Yaşı  yüzüne bakılarak tahmin edilemeyecek kadar ilerlemiş olan yaşlı kadın, başını, iyice seyrekleşmiş uzun ak saçlarının dağıldığı beyaz gül resimleriyle süslü pembe yastıktan bir santim bile kaldıramayacak haldeydi. Yalnızca gözleri, dikkatli bakıldığında seyrek aralıklarla parlayan fettan ışıkların oynaştığı ela gözleri, bir zamanlar çok canlar yaktığı duygusunu veriyordu insana.

Odanın bir köşesinde kadının başucundakilerin pek fark etmediği biri dikiliyordu. Olan biteni orada çıplak gözle izlemeye gelmiş bir gözlemci; elinde ara sıra not almasına yarayan kalemle küçük bir defter bulunan gençten bir adam. Adeta ölümün gözlemcisi!  Olanları dikildiği köşeden sessizce izliyor ve   kadının  yüzündeki derin çizgilerden, gözlerinde bir görünüp bir  yiten ışıltılardan hayata ve ölüme dair  dersler çıkarmaya çalışıyordu. Yatağını çevreleyen dört beş kişinin ortasında uzanmış yatan ve gözlerindeki ışığın usulca sönmekte olduğunu görülebilen kadının, ardında kimseciklere söyleyemediği bir çok giz bıraktığı kanısındaydı… Gözkapakları, adeta üzerlerine bindirilen ve bir ömür boyu taşıdıkları görünmez yükü hala taşımak istiyor da bunu başaramıyor gibi sonsuz kapanışa direnmeye çalışıyordu. Güçlükle konuşmaya başladı. Konuşurken çıkardığı gücünü yitirmiş, bezgin, bıkkın, her şeyden caymış sesine, yaklaşan ölüm yansıyor gibiydi.

”Anlatacak çok şey bırakıyorum ardımda” dedi, ”her birini öğrenmek için can atıyorsunuz belki de; ama artık vakit yok ve siz onları asla öğrenemeyeceksiniz.”

“Asla!” dedi ölgün bir sesle.

Başını, kendine karşı gücünü yitirmiş bir öfke ve hissedilir bir üzüntüyle öbür tarafa çevirirken, “keşke” diye fısıldadığı duyuldu, “keşke hepsini anlatabilseydim de merak ettiğiniz hiçbir şey kalmasaydı arkamda.”

Kadın, yüreğinden gelen son yaşama tutunma arzusunun, son dileğin ve son merak’ın verdiği gözle görünür hınçla,

“Keşke,” diye fısıldadı yeniden, “keşke herkese her şeyi anlatabilseydim!”

Başında bekleyenlerden yetmişine çoktan merdiven dayamış yüzlü olanı,

“Artık yorma kendini anacığım” dedi avutmak istercesine, “olan-oldu, geçen geçmişte artık; sen bize kötü şeyler bırakmıyorsun asla. Hem daha çok vaktin olacak anlatmak için!”

Yüzüne yılların kırışıklıkları oturmuş, gözlerinden görmüş geçirmişlik edası okunan saçları ağarmış bu adam, kadının en büyük çocuğuydu. Konuşurken, bu yaştan sonra hiçbir şeyin kendisini şaşırtmayacağı, aslında ölmekte olan anasının anlatacaklarını da artık merak etmediği gözlerinden okunuyordu. Onu kırmamak, son bir avuntu vermek için konuştuğu, kendisinin de insanın her şeyi merak ettiği günlerinden epeyce uzaklaştığı gün gibi ortadaydı.

Yaşlı kadın, gülümsemek isteyip de bunu çektiği acılar yüzünden becerememiş bir yüz ifadesiyle başını oğlundan yana döndürdü yeniden,

“Anlatırım inşallah oğlum!” dedi.

Bunun, bir mucize gerçekleşse, istenen vakit verilse bile asla olmayacağını ikisi de biliyordu.

“Nasıl anlatırım be çocuğum?” diye düşünüyordu yaşlı kadın,”hayatımın her gizli kalmış noktasını, yeterli vakit olsa bile sana hangi yüzle açıklarım? Hem sen anlatabilir misin sevgili küçüğüm, benim bilmediğim her şeyini?  Ölümüyle bana koskoca evrende tek başına terkedilmişlik duygusu veren rahmetli baban anlatabilir miydi?” 

Ölümün gözlemcisi, yaşlı kadının başında, her an her şeye hazır durumda, olası bir son nefesin ardından gözyaşı dökmek için bekleşenlerin, sabit noktalara diktikleri bakışlarını, aslında kendi iç dünyalarına çevirdiklerini düşünüyordu. İnsan bilincinin ortaya çıktığından bu yana, bu dünyadan gelip geçen herkesin, olayları algılayabildiği kısa-ya da uzun yaşam sürelerinde bir iç dünyaya ev sahipliği yaptığına inanırdı. Kolay kolay ortalığa dökülüp saçılmayan iç dünyaları ilginç bulurdu doğrusu! İnsanın hiçbir şey ifade etmeye gerek duymadan, en özgür biçimde duygusal devinimlerini sürdürebildiği, korkuya, cesarete, aklıbaşındalığa ya da saçmalığa, gelmiş geçmiş tüm tabulara başkaldırmaya, tüm değerleri yok saymaya ya da yeni değerler yaratmaya olanak bulduğu sonsuz bir mekan olduklarına inanırdı! Ona göre, en dindar olanlar iç dünyalarında bir kez olsun tanrıyı bile reddetme günahının baldan şerbetini içme keyfini yaşamışlar, en sadık köleler kölecilerine doyasıya   küfretme olanağına sahip olmuşlar, en namuslular kendilerine haram kılınmış bir karşı cins mensubunun utanmaz hayallerini kurmuşlardı. İç dünyalar, asla açığa çıkarılmayacak arzuları, tutkuları, gizli sevdaları, ihanetleri barındırırdı. Bu gizemli mekanlar, her biri bilmeden çift kişilik taşıyan insanlık ailesinin her bireyinin sığınakları, kaçış yerleri, bütünüyle özgür olabildikleri tek ortamlarıydı!                    

Görünen oydu ki, ölmek üzere olan görmüş geçirmiş yaşlı kadın ve başında sonsuz hüzünlerle bekleşen yakınları, bir insanın belki de ölmeden söylediği son sözlerin ardından bir an için kendilerine varlığını kimseciklerin bilmediği sınırsız özgürlükleri sunan bu sonsuz özgürlük ortamına dalmışlardı; yani iç dünyalarına…

Gözlemci, bakışlarını kadının başında bekleyenler üzerinde dolaştırarak ne düşündüklerini çözmeye çalışıyordu.

Kadının, yaşça yakın ve son zamanlarda geldikleri yaşdönümü çağının da itkisiyle artık birbirlerinden fazla hoşlanmadıklarını anlayan iki kızından biri, ötekinin annelerine kendini daha yakın göstermek için ne numaralar çevirdiğini düşünüyor gibiydi.  Kardeşi ise annesiyle bu kötü kalpli olduğunu düşündüğü kız arasında kendisinin bilmediği bir sır olup olmadığını merak ediyordu sanki. İçtenlik giydirilmiş hüzünlü bakışlarla birbirlerine bakarken ve belki de az sonra geliverecek mukadder ölümün ardından gözyaşlarıyla kucaklaşmaya hazırlanırken, ömür boyu saklandığı sanılan aralarındaki acımasız yarışmanın bundan sonra bürüneceği şekli merak ediyorlardı. Bu gizli kavgada gerçek duygular yine anlatılmayacak, aile dışındaki kimseyi bu denli ilgilendirmeyecek olan ortak hüzün paylaşılacak, çocukların başarıları gibi dokunulmaz konularda ortak sevinçler üretilecek ve annesini yitirmiş iyi insanların oyunu, çevreye sergilenecekti.   

“Salondaki antika büfeyi bunların hiçbirine bırakmam” diye düşünüyordu kızlardan eşya estetiğine hep önem vermiş olanı,

“o benim hakkım zaten,ben büyük kızım.!”                     

“Şimdi bu ben büyüğüm diye salondaki antika büfeyi bile almaya kalkar utanmadan!” diyordu kendi kendine daha küçük olan kız, “ama vermem, yedirmem onu sana!.”                        

Sonra, aynı anda annelerinin üzerine eğiliyor, bir ihtiyacı ya da isteği olup olmadığını yüreklerinden taşan en içten duygularla soruyorlardı.

“Ölmekte olana karşı başındaki herkes hiç kuşku duyulmayacak biçimde içtendir” diye düşünüyordu Ölümün Gözlemcisi, “sözleri, davranışları aslında sahtekarlık içermez, iç dünyayı olduğu gibi söze dökerek dışa yansıtır. Bunlar da en azından şu an için içten duygularını gösteriyorlar; her türlü dünyevi tutkudan bağımsız olarak! Az sonra anaları ölünce kısa bir şok yaşayacaklar, her şeyin yalan olduğunu düşünecekler sonra da daha mezarın toprağı bile kurumadan kendi doğrularına dönecekler.”

Ona göre, hastanın başındakilerin, yetişkin bir insanın anası gözlerinin önünde yok ölürken nasıl davranacağı konusunda en ufak bir fikri yoktu. Bırakın bu durumda ne söyleneceğini ya da nasıl davranmak gerektiğini bilmeyi, insanın hangi düşünceleri üretmesinin yakışık alıp almayacağından da habersizdiler. Hepsi toplum içinde saygın yere sahip, önemsenen insanlar oldukları kanısındaydı ve gözlemci, böylelerinin benzer durumlarda genellikle yapmacık davranışlar sergilediklerine inanırdı. Ölmekte olanın ananın ardından gözyaşlarıyla bezenmiş duygusal yüz ifadelerini sergilemek, toplumsal konumlarının gereğiydi. Yoksa, çevrelerinde anaları ölürken ne denli duygusuz davrandıkları dedikodusunun alıp yürüyeceğini bilirlerdi. İç dünyaları ise daha doğaldı; çünkü orada, yukarıda da belirtildiği gibi, dışa vurulması istenmeyen her şey sonsuz özgürlük içinde dile getirilirdi. Orada, anadan kalacak antika büfenin ya da olası banka hesaplarının ya da bir köşeye saklanmış akla gelmedik bir değerli şeyin hesabı da yapılırdı. Hesabı tek yapılamayan, ölmekte olanın yaşamış oldukları ama anlatamadıklarıdır.

*

Başını, iyice seyrekleşmiş uzun ak saçlarının dağıldığı yastıktan artık bir santim bile kaldıramayacak haldeki yaşlı kadın,bir zamanlar diri bakışlarıyla çok canlar yakmış ölgün gözbebeklerini son bir gayretle başında hüzünle bekleşenlere çevirdi .Gözleri,yürekten sevdiği, yemeyip yedirdiği,giymeyip giydirdiği, başarılarıyla kıvanç duyup acılarını kendilerinden çok hissettiği bu insanları artık göremeyecek olmanın acısıyla dolu doluydu . Babalarını küçücükken yitirmelerinin ardından uzun süren yaşamı boyunca onlara hep sevecen davranmış, yapmayı çok istediği her şeyden vazgeçmiş, adanmış, ergenliklerindeki başkaldırılarına, yaş dönümlerindeki huysuzluklarına büyük sabır göstermişti. Kendi öz çocuklarının aşağılamalarına, hakaretlerine, yok saymalarına karşı iç dünyasında kurduğu tümceleri söylemeyi sürekli ertelemiş ama bu karşılıkları bir gün hepsinin yüzüne vuracağı umudunu da canlı tutmuştu. Çocuklarına en çok kırıldığı ya da kızdığı zamanlarda, onları hayalinde karşısına almış ve deyim yerindeyse vermiş veriştirmişti. Ne onların kötü olduğunu bırakmıştı ne de nankörlüklerini . “Biliyor musunuz” demişti hatta bir hayali repliğinde, “siz küçükken önüme çok hoşlandığım bir adam çıktı, bana kur yaptı. Bir an, hepinizi, her şeyi bırakıp peşinden yürüyüvermek geldi içimden, kendi öz benliğimin mutluluğu için. Ama yapmadım, yapamadım. Siz,sevgili çocuklarımın ayaklarınızın üzerinde durabileceği günlere erteledim her şeyi. O içimde en büyük gizlilikle yaşattığım, benden başka bir tek kişinin bile bilmediği büyük aşk, banyoda kendimi doyuma ulaştırırken yaptığım hayali sevişmelerde kaldı. Sonradan bunu yaptığım için ne kadar kendime kızsam da, gizli utançların pençesinde ne denli kıvransam da, yaptım bunu! Gerçek hayatta yapmaktan sizin için vazgeçtiğim o yasak eylem, hayalimi süsleyebildi bir dönem…Bunun ne büyük özveri olduğunu anlayabilir misiniz ey siz beni kendinize paspas olmak zorunda biri gibi gören nankör yaratıklar!”

Ölüm döşeğinde, kafası karmakarışıktı. Kimi zaman geçmiş kızgınlıkları bir türlü çocuklarının yüzüne söylememenin hıncını duyuyor; kimi zaman ise onları daha yeni konuşmaya başlamış bebek halleriyle anımsayıp içi geçmişe özlemle kavruluyordu. Sonra ilk tatlı bebek sözcüklerinin söylenmeye başlandığından itibaren, büyüdükçe kendine karşı kimi zaman saldırganlaşan, kimi zaman küstahlaşan, terbiyesizleşen nankör konuşmalar aklına geliyor, bir an önce buralardan çekip gitmek istiyordu. Bu isteğinin yerine gelmesinin gecikmeyeceğinin de farkındaydı.

 

Tam, artık çekip gitme zamanının geldiğine kanaat getirdiği, canının gövdesinden çekilmekte olduğunu duyumsadığı bir anda,birden gözlerinde dikkatli bakanların görebileceği son bir solgun ışık parladı.Kendisini güçlenmiş, yaşama dönüyormuş, istese şu anda kalkıp yeniden eskisi gibi yürüyüverecekmiş gibi hissetti.Çocuklarına döndü,

“Bir vasiyetim var!” dedi,”Ama bunu mutlaka yerine getirmelisiniz! Yoksa mezarımda kemiklerim sızlar,dünya-ahret iki elim yakanızda olur!

Oğlu ve kızları, merakla yatağın başına biraz daha yaklaştılar; sanki, çok yakın oldukları bir insanın yaşamının,bilmedikleri en büyük sırrını öğreneceklerdi!

“Çocuklarım” dedi yaşlı kadın,”Benim kıyamadığım güzel çocuklarım! Salondaki antika büfeyi bana yıllardır bakan Fatma hanıma verin olur mu? Ona benden bir hatıra olsun!”

Kadın bu sözleri söyleyince odaya bir süreden beri egemen olan “ölüm hüznü” darmadağın oldu, dile getirilemeyen yaşanmışlıkların yarattığı gizemli hava yerini yaşamın katı maddeciliğine bıraktı.

Yetmişine merdiven dayamış büyük oğlu şaşkınlıkla kardeşlerine bakarken, iki kızı, “senin yüzünden oldu” der gibi, artık gözlerinden okunabilen bir nefretle birbirlerini süzdüler.

Kadın son nefesini verirken, ölümü gözleyen adamın yüzünde, gören kimsenin kolay anlam veremeyeceği bir gülümseme belirdi.

 

Coşkun Kartal

Gerçekedebiyat.com

                           

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)