Kimi şairler daha ilk şiirleri ve kitaplarıyla kendi sesini bulur. Kimileri ise ikinci hatta üçüncü kitapla bu olgunluğa ulaşabilir.

Bir şairin kendi sesini bulabilmesi, “şiirsel karakterini” bulduğu anlamına gelir.

Eğer şair bu “karakteri” bulamamışsa edebiyat tarihi onu er ya da geç unutacaktır!

İkinci  Yeni şairlerinden Cemal Süreya, Ece Ayhan, Sezai Karakoç gibi şairler ilk kitaplarıyla bir ses, bir karakter sahibi olmayı başarmışlardır. Yine aynı kuşaktan İlhan Berk, Turgut Uyar ve Edip Cansever’inse İkinci  Yeni şairleri arasında sayılabilmeleri için, ikinci ya da üçüncü kitaplarını beklememiz gerekti. Mehmet H. Doğan, bu altı  şair dışında, bir de İkinci Yeni’nin izleyici şairlerini sıralar: Gülten Akın, Hilmi Yavuz, Ahmet Oktay, Özdemir İnce ve Ülkü Tamer gibi on iki şair…

Bu şairler İkinci Yeni içerisinde değerlendirilmeseler bile kuşkusuz Türk şiirinin en önemli şairleri arasındadırlar.  Mesela Hilmi Yavuz şiiri, dönemin “anlamsız şiir” suçlamalarının dışında kalabilmesi ve en başından beri farklı bir yol tutmasıyla dahi önemlidir. Hilmi Yavuz sadece bir örnek tabii. Ülkü Tamer de daha ilk şiirleriyle özgün bir tutum ve ses sahibi olmayı başarmış şairlerden. Öyle ki İlhan Berk gibi İkinci Yeni’nin kurucuları arasında sayılan bir şair bile sıkça Ülkü Tamer’e öykünmüştür. Hatta Tamer’e göre İlhan Berk’in yaptığı öykünmekten öte çalıntıdır. Bu sebeple, “Artık İlhan Berk’e ihtar çekmenin zamanı geldi” diyerek, Berk’in kendisinden “aşırdığı” dizeleri sıralar:

Senin denizinin kuşları savrulur
Dökülür beyaz külleri gölgeme benim
……
Senin aşkının dalgın ordusudur.
(Ülkü Tamer)

Senin aşkının kapanık şafağıdır
Süren o atlarını önüme benim.
 (İlhan Berk)

Büyür uykusunda İstanbu  (Ülkü Tamer)

Büyük uykusunda İstanbul  (İlhan Berk)

Yay geçen dağlıları bulun (Ülkü Tamer)

Dağlarda yay çeken dağlılar (İlhan Berk)[1]

Cemal Süreya, Ülkü Tamer için, “en soyut atılımını bile çok yalın bir dille yaptı” diyor. Bu cümlenin, şairi anlatan onlarca sözün içerinde ayrı bir yeri var. Çünkü kuşak arkadaşları ya da “İkinci Yeni izleyicisi” kimi şairler çoğu kez günün siyasi atmosferi ile şiir dışına savrulurken o, halk şiiri gibi Türk edebiyatının “asıl” kaynaklarını kendine özgü “ironi” ve “lirizmiyle” keşfedebilmişti. Bugün Ülkü Tamer deyince mutlaka andığımız meşhur şiir “Güneş Topla Benim İçin” işte bu asıl kaynaklardan yani gelenekten nasıl yararlanılabileceğinin en güzel örneğidir.

Ben şairlerin, dergilerde yayımlanan fakat her nedense hayattayken kitaplarına almadıklarışiirlerin de önemli bir inceleme konusu olduğunudüşünüyorum. Bu incelemelerden hem şairler ve okuyucular hem de akademisyenler önemli ölçüde faydalanacaklardır.

Kitaplarına girmemiş şiirler, her şairin gençlikten ustalığa uzandığı yoldaki tüm durakları göstermesi bakımından da ayrıca önemlidir. 

Ülkü Tamer, bir şiirinde şöyle diyordu: “Şiir her zaman yeniden başlar.” Şairin, “kitaplarına girmemiş şiirleri”nden oluşan Lucia, işte bu dizenin somutlaşmış hali gibidir adeta.[2]

Okuyucu, Lucia ile birlikte,Tamer’in 1950’li yıllardan 1970’lere kadar geçen süredeki poetik yönelimlerini bir bir görmüş oluyor.

Örneğin, “Bir Kuşun Karnı” ve “Saklı Kuş” gibi şiirler kimi yerleri değiştirilerek yahut yeni eklemelerle başka kitaplarına girmiştir şairin. Bu sayede bugünün okuyucuları, büyük bir şairin şiirleri üzerine nasıl “kafa yorduğuna” ve bir karınca gibi nasıl “çalıştığına” şahit olabiliyorlar.

Lucia, gerek tema ve imge dünyası gerekse sözdizimiyle Ülkü Tamer’in 1950’li yıllardaki şiir yönelimlerini yakından takip ettiğini ve okuduğunu gösteriyor.

Bu nedenle Lucia’daki şiirlerin hemen hepsinin Tamer’in ustalığını taşıdığını söyleyebiliriz.

Ceviz sabahlarına uzanmak bir adanın
Yerli kadınlarını bırakmak bir kolyeye
O kolye işte en incisidir suların
Uzanan balıkların içdenizine
Akarsuda ölmeli insan ölürse.

Lucia’da Ülkü Tamer şiirinin 20-30 yıllık gibi uzun bir sürede, esasen hep aynı damardan aktığını, beslendiğini ve o damarı nasıl genişlettiğini görüyoruz. Bir şairin hep aynı damardan beslenmesi şiirinin “kıtlığını” değil aksine yıllar içinde nasıl yoğun ve oylumlu bir hal aldığını gösterir. Cemal Süreya, Edip Cansever, Cahit Zarifoğlu gibi isimler yıllar içerinde farklı poetik yönelimler gösterseler de temelde hep aynı kaynağa sadık kalmışlardır.

Kitapta Tamer’in, şiiri günü gününe takip ettiğini; ancak en başından beri “verili” şiir görüşlerine yönelmediğini ve onlardan bile isteye uzak durmaya çalıştığını görüyoruz. İşte bu sayede beslendiği kaynağın sürekli genişlediğini söylüyorum. Tamer, bu hacimli ve yoğun ilk dönem şiirleriyle 1950’li yılların önemli dergilerinden Pazar Postası’nın da sürekli şairleri arasına girmiştir.

Ülkü Tamer’in, günümüz şiirinde dahi önemli bir yer kaplayabilecek bu şiirleri kitaplarına almaması onun kitaplarını oluştururken nasıl seçici ve titiz davrandığını gösteriyor. Ben bu şiirlerin, bugün bile edebiyat ortamına önemli bir irtifa kazandıracağını düşünüyorum. Çünkü -açıkça arayış ve çeşitli ilişkiler döneminin ürünleri de olsalar- Lucia’daki şiirlerin, Türk edebiyatında haklı bir yer edinen diğer Ülkü Tamer şiirleri ile aynı duyuş, söyleyiş ve poetik olgunluğa sahip olduğu görülür.

Gücünü İncil’den alan İsa öncesi
                 insanlardık eskiden, ne güzeldi,
Asmalar büyütürdük pervazların kadar
                                     bütün tapınakların,
Denizlere attığımız çakıllar havada
                     ısınırken sakallarımız vardı;
Yeni bir yokluk kadar gerçek şimdi
                               çocukluğumuz.

Ülkü Tamer’in kitaplarına girmemiş şiirleri hakkında ilk kez Mehmet Can Doğan’ın bir yazı yazdığını biliyorum. Yeniyazı dergisinde yayımlanan bu yazıyı Doğan daha sonra Şiir Arkeolojisi adlı kitabına aldı. Doğan’ın aktardığına göre Ülkü Tamer, kitabın açılış şiiri “Dünyanın Bir Köşesinden Lucia” yı, dönemindeki kadın isimlerine yazılmış şiirlere öykünerek kaleme almıştır. Lucia’daki öykünmelere yalnız bir şiir isminde değil; deformasyon, kelime seçimi ya da sözdiziminde de rastlanır.[3]

Şiir okuyucusu daha önce Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü, Ergin Günçe, Edip Cansever, Turgut Uyar gibi isimlerin “kitaplarına girmemiş şiirlerini” birçok yayınevinden okumuştu. Hatta bu şairlerden Edip Cansever, “İkindi Üstü” adlı ilk kitabının hayattayken tekrar baskısını yapmamış ve bu kitabı toplu şiirlerine de almamıştı.

Ancak Yapı Kredi Yayınları, Cansever’in “Toplu Şiirleri”ni hazırlarken şairin reddettiği bu eseri de kitaba dâhil etmiştir. Şairinin reddettiği ya da sağlığında kitaplarına almadığı şiirleri yayımlamak ne derece doğru, bu ayrı ve detaylı bir yazının konusu. Ancak şurası bir gerçek ki sanatçının kitaplarına aldığı şiirler edebiyat tarihi ve okuyucu açısından ne kadar önemliyse kitaplarına almadıkları da en az o kadar önemlidir. 

Lucia ile birlikte Emine Selcen Bekmezci ve Karakum Yayınevi Ülkü Tamer’in şiir külliyatını büyük ölçüde tamamlıyor. Daha önce toplu ve seçme şiirleri yayımlanan şairin, Lucia’daki şiirleriyle günümüz Türk okuru belki de ilk kez karşılaşacak. Uzun yıllar dergi sayfalarında kalan bu şiirleri bir araya getiren Bekmezci’nin de dediği gibi “Boğa”, “kıral”, “giyotin”, “haydut” gibi kelimelerle Lucia, Ülkü Tamer şiirinin özünü yansıtıyor.

Kıral bizi tanımıyor bile tanımıyacak
Giyotinler yeniden kurulsun son
                                         günümüz
Kıralı biz yarattık-önemsiz mızrak
Büyük sorumluluktan kurtulduk
                                        betikler bilir
Keskin bıçak öncesi güçlü gülüşümüz
Çarmıha geriliyor yüreklerimizde”

 [1]Yetik, Hayri K, Edebiyatta Çalıntı, İmge Kitabevi, İstanbul, 2005

[2] Tamer, Ülkü, Lucia-Kitaplarına Girmemiş Şiirler, Karakum Yayınevi, Ankara, 2020 (Haz. Emine Selcen Bekmezci)

[3] Doğan, Mehmet Can, Şiir Arkeolojisi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011

Eray Sarıçam

Gerçek Edebiyat

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)