Türkiye'deki liberal yazarları diğer ülkelerdeki yayınevlerine pazarlayan uluslararası 'copyright'  ajansı Kalem Ajans "Türkiyeli" olarak adlandırdığı Ankara Haymana doğumlu Burhan Sönmez'in Uluslararası PEN başkanlığına seçildiğini bildirdi.

Geçmişte H. G. Wells, Arthur Miller ve Heinrich Böll gibi yazarların başkanlık yaptığı Uluslararası PEN’in şu anki başkan yardımcıları arasında Margaret Atwood, Svetlana Alexievich, Orhan Pamuk ve J. M. Coetzee gibi liberal dünyanın yazarlar yer alıyor.

Ajansın haberi şöyle:

Kalem Ajans tarafından temsil edilen ve eserleri 42 dile çevrilen Burhan Sönmez, Uluslararası PEN Başkanı oldu. 

Yazar kabul konuşmasında "Uluslararası PEN, özgür ifadenin savunucusu ve risk altındaki yazarlar için bir sığınaktır. İstisnasız genç yazarlar, kadın yazarlar, azınlık ve ezilen topluluklardan gelen yazarlar olmak üzere tüm yazarlar için bir konukseverlik yeridir." sözleriyle Uluslararası PEN'in vizyonunu vurguladı. 

BURHAN SÖNMEZ Haymana’da dogˆdu (1965). I·stanbul U¨niversitesi Hukuk Faku¨ltesi’ni bitirdi. Uzun yıllar Britanya’da kaldı. Kuzey (2009), Masumlar (2011), I·stanbul I·stanbul (2015), Labirent (2018) romanlarını izleyen Taş ve Gölge (2021) Burhan So¨nmez’in beşinci romanıdır. Masumlar, 2011 Sedat Simavi Edebiyat O¨du¨lu¨’nu¨ ve I·zmir St. Joseph Roman O¨du¨lu¨’nu¨ aldı. Bir Dersim Hika^yesi (Metis, 2012), Bana Adını So¨yle (YKY, 2014) ve Gezi (Almanya, Binooki, 2014) o¨yku¨ derlemelerine katılan So¨nmez, BUYAZ’ın verdigˆi 2015 O¨yku¨ Onur O¨du¨lu¨’nu¨n sahibi oldu. S¸air William Blake’in Cennet ile Cehennemin Evliligˆi kitabını Tu¨rkc¸eye c¸evirdi (Ayrıntı, 2016). ODTÜ’de edebiyat üzerine dersler verdi. Romanları kırk altı dile çevrildi. ABD’de Vaclav Havel O¨du¨lu¨’ne (2017), Britanya’da EBRD Edebiyat O¨du¨lu¨’ne (2018) degˆer go¨ru¨ldü. 

BURHAN SÖNMEZ’İN AĞZINDAN HAYATI

Burhan Sönmez, Sedat Simave Ödülü’nü aldığı 2012 yılında Faruk Bildirici’ye anlattığı hayatı şöyle:

burhansönmez

Haymana’nın Şeyhhanı köyünde doğdum. Türkçe adı Büyükkonakgörmez. Ankara’nın 100 kilometre ötesinde bir köydü. Çok bilinmez ama Ankara’nın civarı hâlâ büyük ölçüde öyledir. Sosyal anlamda Kürtçe ana dildir. Türkçeyi ilkokulda öğrendim. Köyümüze elektrik geldiğinde 14-15 yaşındaydım. Elektriğin olmaması kültürel açıdan büyük bir avantajmış aynı zamanda. Kadınlar bir odada toplanır, erkekler ayrı odada. Çocuksunuz, kadınların yanında masallar, destanlar dinlersiniz. Annem hep "Kewe ana bir gün şunu anlattı" der öyle başlardı annesinden dinlediklerini anlatmaya. On yıl kadar önce sağlık sorunları nedeniyle yurtdışına gitmeden önce birkaç gün annemle babamla kaldım. 1998 yılıydı. Orada öleceğimi düşündüğüm için onlarla gitmek istedim. Kayıt cihazıyla gitmiştim. Küçükken anlattıkları masalları, türküleri kaydettim. Birkaç türküden Masumlar romanımda söz ediyorum. O yüzden gittiğim söyleşilerde, imza günlerinde Kewe ananın bir türküsünü dinlemek istiyor insanlar. Tabii söylemiyorum, kayıtları şimdilik hazine sandığımda. Belki ilerde bir şekilde çıkar. Masumlar’da, İngiltere’de sürgün bir devrimci, büyükannesinin hikâyelerini anlatarak kendisini inşa ediyor.

CAMBDİGDE: BİR AÇIDAN MİNNETTARIM O POLİS KAZASINA!

Hayatımda dönüm noktası, o polis kazası! Bir açıdan minnettarım onlara. Hani gülerek söylüyorum. Ama polisler öyle bir şey yapmasaydı belki daha iyi başka bir şey olacaktım. Polislerle ilgili olarak bende bir tür saldırganlık gelişti. Zaten ya korkarmışsınız ya da saldırganlaşırmışsınız. Bende ikincisi oldu. Polis görünce daha çok üzerine gitme duygusu uyanıyor. Gidip onu rahatsız edeyim diye hissediyorum. Gittiğimde İngilizcem neredeyse sıfıra yakındı. İnek olmanın avantajı var. Sağlık nedeniyle sürekli evde olduğum için habire okuyordum. İlk hallettiğim İngilizce oldu. İki ayrı yeminli tercümanlık diplomaları aldım. Önce garsonluk, taksicilik yaptım ama diplomaları alınca geçimimi tercümanlıkla sağladım. Cambrigde Üniversitesinde roman incelemeleri üzerine bir yıllık bir programa katılmıştım. Bir de dünya masalları çalışmalarına katıldım. Kenya, Kanada, Japonya, İngiltere’den insanlar kendi masallarını anlatıyor, masal tahlillerine gidiyorsunuz. Hoş ve benim için çok yararlı çalışmalardı. İki yıl kadar oldu Türkiye’ye döneli. Vatandaşlığım var, iki pasaportla yaşıyorum. Cambrigde’de daha çok arkadaşım var şimdi. İki ayda bir mutlaka gidiyorum, 10 gün kaldığımda en az beş günü kütüphanelerde ve kitapçılarda geçiyor. Halen Ayrıntı Yayınları’nın yayın kurulundayım, aynı zamanda danışmanlık yapıyorum. İki üç aydır da yazarlık dersleri veriyorum Karakalem Akademi’de. Ben, Ömer Türkeş, Selim İleri, Tanıl Bora.

OKUYAMADIM: ŞİİR BENİM İÇİN ULU BİR ŞEY

İngiltere’ye gittikten sonra ilk bir iki sene hiçbir Türk gazetesi okuyamadım. Zihnim almıyordu. Bir haber okuyordum, iki dakika sonra unutuyordum. İyileşme yavaş yavaş oldu. Yazmaya devam ediyordum ama. Habire notlar alıyordum. Kuzey romanım ile ilgili ilk notları, hastanede kaldığım o ilk üç dört ayda almıştım. Ya televizyon seyredecektim ya da böyle notlar yazacaktım. Üç ay sonra baktım ki 40 sayfayı bulmuş notlarım. İngiltere’ye gidince bir roman şeması zihnimde oturdu. Şair olarak ölme duygum yerini romancı olarak ölme duygusuna bırakmıştı. Hâlâ şiirin daha yüce olduğunu düşünüyorum romana nazaran. Şiir benim için ulu bir şey. Biliyorsunuz Haydager, hayatı boyunca felsefenin sorunlarını yazdı. "Şairler ancak felsefenin gerçek düzlemini açığa çıkarabilir" diye hayatının son dönemini şiir incelemelerine ayırdı.

İSLAMİ EĞİTİM ALDIM

Aldığım İslami eğitimin birikimimdeki etkisi büyük. 10-15 yıldır da çok sistemli olarak İslam felsefesi çalışıyorum. Polatlı’da, 7 yaşından 15 yaşına kadar seve seve gittim dini eğitime. Kuran kursları, özel hocalar, son iki yılı ise Diyanet’e bağlı özel bir program vardı. Programın resmi görünüşü başka, altta verilen eğitim ise medrese eğitimiydi. Tam da 12 Eylül öncesi. Bütün aile, ağabeylerim devrimciydi. İyi herkes devrimci gibi görünüyordu bana. Kuran kursundaki din hocalarımızın en iyi devrimciler olduğunu tasavvur ediyordum kafamda. Sene 1978 ya da 79. "Abi bana devrimci kitap ver" dedim. Abim de Özdemir Asaf ve Enver Gökçe’nin şiir kitaplarını getirdi. Çevremdeki gençler hep böyle şiir okuyan, şiir seven insanlardı. Devrimcilik şiir sevmek, hayata sahip çıkmaktır diye bende bir imge oluştu. O yüzden daha o yaştan o kitaplarla birlikte şiir ezberlemeye başladım. Şiir de yazıyordum da zaten. Hatta iki şiir ödülüm var. Biri Ankara Üniversitesi’nin, diğeri de İTÜ’nün açtığı yarışmalardı. İstanbul’dakinin seçici kurulunda Melih Cevdet vardı. Zaten onun ismini görünce katılmıştım. Sürekli yazıyla haşır neşir olan biriydim.

KUZEY: RÜYA GÖREMİYORUM KAHRAMANIM RÜYA TOPLUYOR

Fethi Naci, özellikle vurgulardı, "yazarın düşüncesini de romanda hissetmeliyiz" diye. Tezli romanlar yazmıyoruz. Ama ister istemez hayat ve insan algınız romanda ortaya çıkıyor. Ben öz olarak insanın iyi olduğuna inanıyorum. Böyle bir tercihten yanayım, vicdani bir tercih. Benim açımdan karakter yaratımı, atmosfer ve oradaki dünya, içe doğru bir yolculuk aslında. Aynı zamanda geleceğe doğru bir umut. Derinlik ve umut, kopmaz bir ikili olarak sürekli var olacak romanlarımda. Genelde siyasi kimliğinizi biliyorlar. Sen devrimci roman yazıyorsundur veya Kürt meselesini anlatıyorsun diyorlar. Hayır öyle bir şey yapmıyorum. Ama bunlar da var içinde. Farabi, üç farklı akortta çalabilirmiş. Ağlatan akort, güldüren akort, bir de uyutan akort. Roman ya da bu tür uzun anlatı yöntemlerinde genel bir şema içinde farklı tarzlar denenmeye çalışılır. Bunların akortlarını belki biraz zorlamak gerekir. Biz de kendimizce o tele yeni bir tını katabiliyorsak ne mutlu. Benim romanlarımda hangi akort var? Aslında iki romanımda da uykuya ve rüyaya özlem var. Tabii hikâyede hissedilmiyor bu. Uyuyamadığım zamanlarda yazıyordum, sürekli uyuma özlemim vardı. İki üç yıldır iyi uykularım. Ama rüya göremiyorum. Kuzey’de sonradan kör olan bir adam rüya görememeye başlıyor, başkalarının rüyalarını toplamak için kuzeye doğru yola çıkıyor. Rastladığı herkesten bir rüya alıyor, karşılığında ona bir eşya veriyor. Aslında bu benim o zamanki sorunumun farklı ifadesiydi. Bu her iki romanımda da hissediliyor. Kuzey’de masal ile felsefe dilini birleştiren bir üslup kullandım. Kurguda klasik yöntem masal masal içindedir. Bin bir Gece Masalları’nda bir zarf açarsın, içinden bir masal çıkar. Ama orada bir masal en fazla bir öncekiyle bağlantılıdır. Ben bu hikâyede çok farklı olayların kurgusunu iç içe geçirip, sonra hepsini felsefi derinliği içinde birbirine bağladım. Bir tür bilimkurgu dünyasını, fantastik olmaktan öte gerçekçi bir tarihsel bilim kurguya taşıdım. Bu üçü biraz zor yan yana gelen şeyler. Niyet ettim bunlar olmalı diye.

(Hürriyet Pazar / Faruk Bildirici 1 Ocak 2012)

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)