Tombik / Özgen Ergin

news-details
Öykü

 

Emlakçı Sami ile altı ay önce tanışmıştım. Kırkına basmış oğluma Çeşme-Çiftlikköy’den küçük bir ev almak istiyordum, Emlakçı Sami’yi buldum. Kibar, edebiyata meraklı, emlakçılara özgü olmayan genişlikte bilgiliydi. Böyle birini Çeşme’de tanımak hoşuma gitmişti. Neredeyse her akşam buluşup edebiyat, siyaset konuşuyorduk. Onu böylesi kısa sürede tanıdım.Bu emlakçının en önemli özelliği, müşterisini ilkin deniz kıyısındaki ‘Balıkçı Muhacir Korkmaz’a götürüp yemek ısmarlayarak gevşetmekmiş. Beni de götürdü, sohbet ederek daha yakından senli benli tanışmış olduk. Garson hesabı getirince açık mavi dışbükey kedigözlerini kısarak benim ödememi beklemişti. Şehla olduğu için nereye, nereme baktığını kestirememiştim.

Çeşmeli Emlakçı Tombik Sami çok okur, çok yemek yer. Boşnak böreğine bayılır, yerken aç kediler gibi açık mavi gözlerini kısardı. Önündeki tabakta hangi yemek olursa olsun, kaşıklarken bile, sol elinin oynak  parmağını kibarca tabağa sokarak kaşığa yardım ederdi 

Yağlı genç göbeği saç kavurma sinisi gibi tümsektir.

Tombik Sami, sosyalisttir, enteldir, nihilisttir,. Kendinden başka her kişiden nefret eder. Araya para ödeyerek bastırdığı bir öykü kitabı sıkıştırmış, yazardır. Ama işin gerçeği, o bir ticaret adamıdır. Ünlü Rus yazar Maksim Gorki ne demişti bir kitabında, “Ticaret yasal hırsızlıktır.” Güzün yaprak döken fırtınası, sabahtan akşama durmadan esmeyi sürdürüyordu. Sakız ağaçları fırtınaya yüz vermiyor zengin evlerinin korunaklı, yüksek duvarlı bahçelerinde dikenli dallarıyla yapraklarını sıkıca tutuyordu.

Aşçı Sabri, kasım ayının soğuğunda müşteri olmadığı için geldi karşımdaki sandalyeye ilişti. Önüne bir bardak rakı sürdüm, bana ‘Emlakçı Sami’yi anlatmasını istedim.

“Sami Bey banka memuru olduğundan beri, Çeşmelilerle düşüp kalkmaz beyim. Yerli Boşnakları hakir görür. Erken emekli olunca, bankada çalıştığı Kaş’tan gelip anasına ve kedilerine kavuştu. Yazıhane tuttu, emlakçılığa başladı.

Böyle hakir görülmek Çeşme’nin yerlisi Boşnakların çok gücüne gitti. Emlakçı Sami’ye Çeşmelilerin kimisi Tombik Sami, kimileri de Keltoş Sami der. Anası bizim Kırşehirli, Abdallardan bir Türkmen köyündenmiş. Bizim oralarda her köyün yerlilerinin kendine göre bir mesleği vardır…”

“Fabrikan mı var oralarda Sabri Usta

“Yok, beyim öyle işçilik değil bizimkilerin işi. Köyün birinde hırsız, ötekinden dilenci, berikinden düğünlere giden çalgıcı olurlar. Davul zurna, keman, kara düdük çalarlar. Sizin klarnet dediğiniz çalgıya büyüklerimiz gırnata der, biz çocuklar gara düdük derdik. Bizim kasabadaki düğünlere de gelirdi çalgıcılar. Onlar düğün evinin kapısında, bağlamacı ise yalnızca erkek odasında çalar türkü söylerdi.

Şarap desen hepsi bizim gara üzümden yapılır küplerde dinlendirilirdi. Halamın düğününü hiç unutmam, emmim kasabamız Özkonak’a arabayla yirmi dakka çeken, Avanos’a gidip bir çuval rakı getirmişti.

Düğünde dek durmadığımız için  emmimden epeyce sille yemiş, yüzüm pancar gibi mosmor olmuştu. Altı yedi yaşındaydım, ahretliğim Demircilerin şaşı Yüksel’e uydum, dedemin evinden limon çalıp getirdim. Yüksel limonu ikiye kesti, bir yarımı kendine aldı öteki yarımı benim elime verdi. Gara düdükçüye yanaşıp arnacında limonları yüzümüz ekşiye ekşiye sormaya başladık. Gara düdükçü, tam da halay havası çalarken bizim limon emdiğimizi görünce, ‘cııııyk ciiiyk’ sesleri çıkarmaya başladı… Çalmayı bırakıp öfkeyle üstümüze geldi, biz pırrr kaçtık. Yeniden çalmaya başlayınca kedi gibi sürtünerek yine öne geçip limon soruyorduk, garibim halay havasını bir türlü tutturamıyor, gara düdükten ‘ciiyk’ sesinden başka sese çıkaramıyordu. Üçüncü kez, aradan öne sızarken emmim ikimizi de kulağımızdan pençeledi. Amanın ne silleler yedik ne silleler...

Hikâyenin sonunu bağlayamadım beyim, uymadı değil mi?  Müsaadenle, ağzım kurudu bi kadeh daha içiyim. Neyse biz dönelim Emlakçı Sami Bey’e. Anası yıllarca önce buradaki esnaf lokantalarında ev yemekleri yaparmış. Babası Selanik göçmeni, Balkan kurnazı acar bir delikanlıymış. Girişkenliği ile incik boncuk işine başlamış. Sizin anlayacağınız, birinden alıp ötekine satmak. Çeşmeli Rumlardan kalma antika gümüş bir aynayı, altın bir gerdanlığı hiç üşenmeden İzmir’e götürür, Yahudi Levantenlere satarmış.”

Aşçı Sabri Usta, Tombik Sami’in karısı Suzan Hanım’ı da anlatmıştı. “Karının kurttan kulağı eksik. Yüzüne bir avuç hedik atsan yarısı yapışır kalırdı beyim. Bizim oralarda kabayaran diyorlar, çorap gibi, tayt mı diyorlar ne diyorlar, işte ondan bir gün beyaz, devrisi gün gün kırmızı giyer, kordonda yürüyüşe gelir. Son günlerde, kendisine çok benzeyen saçaklı, yüzü gözü görünmeyen bir itle dolaşmaya başladı, adını Rita koymuş. Kendisine de hep Suzan değil Suzi densin ister. Her hafta is karası yüzüne yakışmayan, onu daha da çirkin gösteren saçlarını civciv sarısına boyattıktan sonra buraya düşer hava atar...

Yirmi beş seneden beri Çeşme’de çalışırım. Önümüzdeki kaldırımda piyasa yapan tüm yerlileri bilirim. Suzan Hanım, kız meslek mektebinde talebeyken bile, her gün bir başka önden ilikli entarisiyle buralarda piyasa yapardı. Çeşmeli gençler kendi aralarında ona ‘sürtük’ dermiş.”

Sonradan ben de Sami’nin çok kötü bir huyuna rastladım, eşten dosttan, yazarından bile kitap almayı çok severdi. Unutulsun diye mi bilmem, üç beş ay geri vermez. Uyarıldığında, üç aldıysa ‘iki aldım’ der, çemkirirmiş.

Tombik Sami’nin kayınbabası zengin bir İzmir Yahudi’sinin oğluymuş, genç yaşta Çeşmeye gelip baba parasıyla, Dalyan’daki Kocakarı Plajı ve çevre tepelerdeki araziyi zamanında kapmış. Yalnız plajın kira getirisi insanı delirtir.

Tombik Sami bir arsa, ev ya da yazlık sattıysa İzmir’e gider, İtalyan artistlerine benzeyen kadınlarla, hiç olmazsa ‘iğdiş keyfi’ yaparmış. O İzmir’deyken karısı Suzan Hanım kordona gelir, en gösterişli balıkçı restoranı olan bizim Rıhtım’ın önünde fotoğraf çektirirdi. Her zamanki gibi güdük boyunu uzatmak için tek ayağının parmak ucunda yükselir, kalın çipil kapçık göz kapaklarını kısar, mat dişetlerinin görünmesini umursamaz her fotoğrafta sırıtırdı. Suzi Hanım kocasının İzmir’de neler yaptığını duyar tabi, ama hiç kıskanmazmış. “Yatağa girince sırtımı ısıtsın yeter,” dermiş.

Bunları her akşamüstü buraya uğrayıp oturduğun masaya ilişip soluklanan Selanik Çingenesi Samiye Abla anlatırdı bana. Patrona sezdirmeden zuladan verdiğim bir kadeh rakıyı içerken. Samiye Abla evleri, lokantaları, kumrucuları dolaşır, sepetindeki nane, kekik, roka, karabaş otunu satardı... Şimdilerde ise Suzi Hanım, geniş kasnaklı, çok besili semiz bir kadınmış. Samiye Abla’nın öyküsünü dinlerken gözlerim terasın iki köşesindeki iki yaşlı asmaya takılmıştı. Demek ki önceleri fark etmemişim, nerdeyse ağaç olmuşlar. Mutlaka Sakız’a göçen Rumlardan kalmaydı. Bir gün öğleden sonra, önümde bir bardak rakıyla Rıhtım’da otururken Tombik, yine üstünde her gün giydiği polo tişört, altında şalvar gibi pantolon, boynuna doladığı poşu geldi. Kucağında bembeyaz bir Van kedisi vardı. Kedinin bir gözü mavi, bir gözü sarıydı. Sabri Usta sezdirmeden sıvışmıştı. Şef garson Nihat Bey, abartılı bir kibarlıkla masamıza yanaştı, Sami’den sipariş bekledi. Bir duble rakı söyledim.  Dilimlenmemiş eski kaşar istedi. Cebinden ustura gibi parıldayan küçük bir çakı çıkardı. Rakı bardağından küçük bir yudum aldıktan sonra, kaşar peynirinden çok ince bir dilim kesti, dışarı sarkıttığı dilinin ucuna kondurdu, açık mavi kuzu gözlerini  kısarak bekledi sonra çiğnemedin yuttu.

Güneş karşı kıyıdan yükselen Kara Dağ’ın arkasına sığındığında İtalya’ya yük taşıyan büyük yük gemilerinin gölgesi denizin maviliğini karartıyordu. Tombik, ikinci yudumda rakısını dipledikten sonra, mendil cebinden küçük bir mızıka çıkardı çalmaya başladı. Altmışlı yıllarda ünlenen Pepino di Capri’nin söylediği  Melancholi şarkısını çalıyordu. Mızıkayı çalarken ansızın kalktı, daha önce istediği bir küçük rakı şişesi ile iki şişe maden suyunu ceplerine yerleştirip karşımızdaki balıkçı motorlarına doğru yürüdü, gitti. Balıkçı Şahin’le motoruna bindi, kedisi kucağındaydı. Mızıka çalmayı sürdürüyordu, Sesi duyulmayana dek uzaklaştılar denizde. Garson Kadri Bey Sabri uzun uzun gözledi, “Sakız’a mı gidiyorlar?” diye söylendi. Sonra ekledi, “Şimdilik deniz durgun, Allah vere de poyraz başlamasa.” Balıkçı motorlarına çarpan dalgalar köpürmeye başlamıştı, bu, poyrazın huysuzlaşacağının habercisiydi.

Gün kararıncaya dek dönmediler. Karısı merak içinde geldi, Sahil Güvenlikçilere “Kocam kayboldu…” diye ağladı. Sahil Güvenlik Sakız Adası sınırına dek aramış, sonra tüm koyları yoklamış, Tombik’le, Balıkçı Şahin’e rastlamamış. O gece de ertesi günlerde de dönmediler. Sandaldan bozma tekne su alıp battı mı, yoksa Tombik Sakız Adası’na iltica mı etti? Öyle olsaydı, Balıkçı Şahin neden dönmedi…

Özgen Ergin

GERCEKEDEBİYAT.COM

Sosyal Medyada Paylaş

author

Gerçek Edebiyat

gercekedebiyat.com yazarı, info@gercekedebiyat.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..