Sormayın yaşımı Anadolu kadardır / Sami Günal
Yaşgünü (yaş alma) kutlamasıyla ilgili hem tarihsel hem güncel bilgiler içeren duygu dolu bir yazı...
Naçizane bir yazı çiziktirmemizde demişiz ki, “Hiç kuşkusuz ki ‘piyasa’ algımız ideolojik yapılanmalarımıza göre şekillenmektedir. Bir zamanlar özel günlere hepten karşı çıkmasam bile burun kıvırdığım olabiliyordu. Peki neden? Özel günlerin piyasa şartları çerçevesinde ‘kâr’ vesilesi yapılması kuşkusuyla refleks gösterebiliyorduk da ondan.” İdeoloji, insanın gözünü işte böylesine kör eder mi edermiş (!). Oh ne âlâ! Toplumcu ekonomiye mi inanmışsınız hemen her kötülüğü yığın bakalım zavallı kapitalizm üzerine (!). Yine de kuyruğu dik tutmaya çalışalım. Doğru söylemişiz ama eksik söylemişiz. Çünkü konumuz orijin tartışması değildi. Bir şairimizin doğum günü tarihi üzerine bir tartışmaydı. Doğum günü kutlama ritüelinin ortaya çıkış yaşı, kapitalizmden büyük. Yani daha öncesinden icat edilmiş. Dolayısıyla bu, melun bir kapitalizm soykası değil. Hani sokak literatüründe çok yerinde şiirsel bir söz var ya “Kapitalizm satamadığı ağacın gölgesini satar.” diye. İşte doğum günlerini de öylesine evirip kendine çevirmesini bilmiştir. Kapitalizm, temelini sakın ola bu yaş günleri geleneğinden almış olmasın? Yaş günü kutlaması gibi hoşça bir anı yaşama işinde bile eşitsizlik varmış. Dolayısıyla adaletin bu mu dünya, sitemi oldukça köklü bir zamandan gelmektedir. Okuduğumuzda görüyoruz ki ilk icat ediliş dönemlerinde kadın-erkek eşitsizliği var bu işin temelinde. Nedense Artemis'e ayrıcalık tanınmış. Bu doğum günü kutlamasını Anadolulu bir tanrıça olan bizim Artemis icat etmiş iyi mi? Her ayın altısında un ve baldan yapılan bir pasta eşliğinde doğum gününü kutlarmış. Böylesini de ilk kez duydum. Yılda 12 kez doğan bir kahraman. Mitolojide, olmadık şeylerin oldurulması olağandır deyip devam edelim. Babiller’de sadece prenslerin doğum günleri kutlanırmış. Bilinen ilk doğum günü partisini de zamanını öğrenemediğim yıllarda bir firavun vermiş. Anlaşılacağı üzere Voltaire'nin "Babil Prensesi"ne doğum günü kutlaması yok. Güya Kleopatra’nın da Markus Antonius’un doğum günü şerefine bir parti verdiği söyleniyor. Görüleceği üzere yine kadın erkeğin emrine amade. Ünlü gezgin Marco Polo'nun dediğine göre Cengiz Han’ın torunu Moğol İmparatoru Kubilay Han da kutlamaktaymış doğum günlerini. O güne ilişkin bir minyatür korunarak günümüzde kadar gelmiş. Burada da kadının adı yok. Peki, parya denilen ayaktakımına ne zaman nasip olmuş bu doğum günü kutlaması? Romalılar zamanında. Roma döneminde de yine erkeklere kutlama var kadınlara yok. Hristiyan dünyası ise doğum günü kutlamalarını uzun yıllar reddetseler de sonradan çok sevmişler. En sonunda dünyada geniş topluluklarca en çok doğum günü kutlanan şahsiyet İsa Peygamber olmuştur. Evet, şimdi tarihin derinliklerinden aktarma bilgilerden çıkıp kendi diyeceklerimize gelelim. Canlı dediğimiz varlıklar yaş alır, cansız dediğimiz varlıklar ise kimyasal tepkimeye ya da fiziksel eskimeye uğrarlar. Diyelim ki bir zeytin ağacı 800 yıl yaşamıştır; bir kaya parçası binlerce yıl rüzgâr aşındırmasıyla fiziksel değişime uğramıştır. Ya da bir elbise eskimiştir. Cansız varlıklar için illaki zamansal bir tanımlama yapılacaksa şu kadar yıllık herhangi bir "şey"dir dersiniz. İnsan öyle mi ya? Yaş alır almasına da sadece rakamla mı anılır? Yine zeytine dönecek olursak ona yaşı için ancak bir nicelik biçebilirsiniz, kişilik veremezsiniz. İşte yaşı itibarıyla meyvesi eskiye oranla düşük rekoltede alınıyor dersiniz. İnsan dediğimiz varlığa yaşını sormasanız da olur. İnsan, sadece sayılarla ölçülen bir varlık değildir. İnsan, yaşının ötesinde yaşadıklarının, kendinden özge insanlara yaşattıklarının ve tüm bu edimlerin sonunda öğrendiklerinin bir yansımasıdır. Denilebilecek söz odur ki insan, rakamlarla değil içerdiği değerlerle kişilik kazanır. Her yaş, birikimlerimizin ve deneyimlerimizin bir yansımasıdır. Duygusal, felsefi ve edebi olarak bakıldığında, yaşın sadece bir sayıdan ibaret olmadığını, aynı zamanda içsel bir yolculuk, öğrenme ve büyüme süreci olduğunu görürsünüz. Bu yaşam yolculuğunda Anadolu'nun derinliği ve zenginliği gibi her yaşın kendi derinlikleri ve zenginlikleri bulunuyor. Bir insanın yaşı için "Anadolu kadardır" demesi sadece coğrafi bir tanım değil aynı zamanda derin bir anlam taşır. Anadolu binlerce yıllık tarih, kültür ve yaşanmışlıklarla doludur. Adeta bir yaşam okulu gibidir. Ben de bu yıllar içinde topladığım tortuların birikimini taşıyorum. Bir anlamda kendi içsel Anadolu'mu örgülemiş oluyorum. Bu okulda geçirdiğim her yılın, her günün ve her anın tıpkı sınıf geçer gibi üst üste konulmuş birer kazanım olduğunu düşünüyorum. "Sormayın yaşımı, Anadolu kadardır" demek, yaşın sınırlarını aşarak yaşamın derinliğine dalışı simgeler. Yaşın getirdiği bilgelik Anadolu'nun kadim topraklarında saklıdır ve her yaşımızda daha da derinleşir. Sonuç olarak, "sormayın yaşımı, Anadolu kadardır” başlığı altında bir doğum günü kutlaması, yaşın yalnızca bir sayıdan ibaret olmadığını, içsel zenginliklerin, duygusal derinliklerin ve felsefi düşüncelerin bir yansıması olduğunu anlatır. Yaşınız, içsel dünyanızdaki sevinçlerin, hüzünlerin, başarıların ve deneyimlerin bir yansımasıdır. Her alınan yaş, içsel dünyanızın zenginleşmesine hizmet eder. Felsefi bir bakış açısıyla yaşın anlamını düşünürken, zamanın kaç yaşında olduğumuzu belirlemek için sadece bir araç olduğunu hatırlarız. Zamanın akışıyla birlikte deneyimlerimiz büyür ve evrilir. Yaşın getirdiği olgunluk ve bilgelik, hayatta daha derin anlamlar arayışımızı besliyor. Geçen yılların getirdiği deneyimlerin her biri birer ders gibi. Yaşın ilerlemesi, hayatın akışını ve değişimin kaçınılmazlığını gösteriyor. Bu nedenle, her yaşın kendi güzellikleri ve değerleri olduğuna inanılır. Yaş konusuna edebi bir açıdan bakıldığında ise bu başlık, yaşın derinliğini ve içsel dünyanın zenginliğini anlatan lirik bir ifadeye dönüşebilir. İnsanın yaşının, Anadolu’nun geniş ovaları gibi derin ve engin olduğunu ifade eder. Edebi bakımdan yaşın bir öykü olduğunu düşünüyorum. Her yıl yeni bir sayfa eklenen kitabımızın her sayfası farklı bir macera barındırıyor. Her yaşın başlangıcı bir perde gibi aralanırken, sonu yeni bir umutla bekleniyor. Yaşın ilerlemesiyle birlikte karakterimizin derinleştiği, hikâyemizin renklendiği ve ruhumuzun daha da zenginleştiği bir süreç yaşanıyor. Yaşamın her anını biriktirir, deneyimlerle şekillenir ve içsel bilgelikle zenginleşiriz. Her yaşımız, Anadolu'nun tarihi toprakları gibi derinliklerle doludur. Bu yaşam yolculuğunda büyümeye ve evrilmeye devam ederiz. İçsel dünyamızın karmaşıklığını, duyguların ve düşüncelerin akışını içinde barındıran “Anadolulu” bir başlıkla yaşın sıradan bir sayı olmadığını vurgularız. Bu yazıyı neden yazdım, ben bu yazının neresindeyim? O da Anadolu’nun ta kendisi demek olan anama kalsın. Çocukken acizlik yarattığımızda analarımız biz yaramazlara seni doğuracağıma bir batman b...k doğuraydım, derlerdi. Geçenlerde bilim insanları imdat çekiyorlardı. Dünya, küresel ısınma evresinden, dönülmez kaynama noktasına geldi, diyorlardı. Şimdi birden Yahya Kemal-Münir Nurettin Selçuk ikilisinin huşu içerisinde kaynattıkları “dönülmez akşamın ufku” terennümüne geçme çağrışımı doğdu ama neyse... Dünyanın geldiği noktaya bakarsak anamgiller, evrenin yavrusu dünya için söylemesi olası bu beddua sözünden intihal (aşırma) mı yapmışlar ne? Sami Günal
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR