Sorgu / Selim Esen
Tam dört gündür kör karanlık, idrar ve rutubet kokan, duvarlarında kan izleri bulunan daracık bir hücreden alınıp, altıncı kata, huzura çıkarılmıştı nihayet. Büyücek bir odaydı burası. Pencerenin tam karşısındaki duvarda bir televizyon, altındaki sehpanın üzerine pahalı bir sinema-müzik sistemi özenle yerleştirilmişti. Yer duvardan duvara gülkurusu bukle halı kaplıydı. Kapıyı karşıdan gören köşede neredeyse odanın yarısı büyüklüğünde bir makam masası, lüks deri koltuklarla çevrelenmişti. Masanın başında kısa boylu, ablak suratlı, seyrek saçlı kalıpsız bir adam ayakta duruyordu. Pencerenin yanı başında dışarıyı seyreden uzun boylusu ise, yarım çene sakallı, ileri safhada omuz tiki olan bir kaşı aşağı sarkmış, ağzındaki sigarının dumanından korumaya çalıştığı gözü yarı aralık pazar yeri esnafını andırıyordu. Sessizliği masa başındaki bozdu: “Bak, sen bizi yorma, biz de seni zorlamayalım. Sen TİT üyesi değil miydin?” “Doğrudur, TİT üyesiyim.” “Nedir bu TİT’ in açılımı?” “Tokat İşadamları Teşkilatı” “Siktir lan! Türk İntikam Tugayı değil mi? “Bizim Tokattaki adı bu.” “Söyle bakalım, seni teşkilata kim kaydetti? “Ahmet Zıdlıy” “Kim lan bu adam, teşkilatta ne iş yapar?” “Getir götür işlerini.” “Mesleği nedir bu herifin?” “Yazıcı, yazı yazar…” “Teşkilatın üst yöneticisi kim? “Metin Narut.” “Kim bu hırdavat? “Milli boksör.” “Bak ibneye… Lan, milli boksörden teşkilatçı olur mu?” “Boksu bıraktıktan sonra oldu efendim.” “Aydın Keşmiş varmış. O neyin nesi?” “Efendim o, juri başkanı.” “Nasıl yani…” “Nerede olduğu bilinmez onun.” “Lan, dalga mı geçiyorsun dümbük… Şu “Kopuk ve Hiç” adlı kitabını Datça’dan o yollamadı mı sana. Hem de imzalı olarak.” “Efem…” “Adresini ver” “Bilmem efendim, hiç konuşmazdı.” “Lan, yolladığı kitabın üzerinde adres yok muydu?” “Kitap zarf içinde gelmedi efendim. Ben yoktum, kapıya bırakıp gitmişler.” “Teşkilatın diğer üst düzey yöneticileri kimlerdi?” “Talat Icva, Ahmet İkez Ulsum, Oğuz Şabmüt, Mehmet Kıdas Ilmırık.” “Ne biçim isim lan bunlar… Bir de kadın varmış…” “Ha, Sultan Us Nese.” “Bu nasıl isim lan, o ne bok yiyor teşkilatta?” “Mütercim efendim.” “Nasıl yani!” “Almanya’dan gelen işadamlarıyla ilgili yazışmaları Türkçeye çeviriyor.” Tam bu sırada pencereden dışarıyı izleyen adam salona dönerek gözlerini sorgulanana döndürdü, kırık bir Türkçeyle: “TGS’ yi nerede sakladınız?” “Anlamadım…” “Numara yapma, TGS, ‘Taretli Geri Tepmesiz Silah’ değil mi?” “Değil efendim.” “Ne peki? “Tokat Giyim Sanayi...” “Yalan söyleme lan göt!” Kıdemce daha yüksek olduğu anlaşılan masa başındaki adam ile pencere yanındaki karşılıklı bakıştılar. Aralarında sessiz bir anlaşma yapmış gibi sorgunun bu bölümünü tamamladılar. Ama sorgu tamamlanmış gibi gözükmüyordu. Bu sefer pencere yanındaki sigarasını yakınında duran sehpa üzerindeki kül tablasına hırsla bastırıp, söndürdükten sonra, kendi çevresinde iki tur atıp koltuklardan birisine kuruldu. Patlamaya hazır 155’lik obüs gibi açtı ağzını: “Uydurma lan her şeyi biliyoruz. Bak, güzel güzel anlatırken sapıtıp boş yere kaşınma …” “Kaşıntım falan yok benim efendim. Masumum ben…” “Bak sen şu hıyara... Bir de kafa buluyor bizle… Söyle lan, Taşlıçiftlik teşkilatını nasıl kurdunuz? Deyince, masa başındaki adamın birden suratı sarardı. Akşam yediği nohutların verdiği gazla dörtnala tuvalete koştu. Ucuz deodorantların bok kokusuna karıştığı tuvalete zor yetişti. Karnına giren burguyu söküp atamayacağını anlayınca musluğa yöneldi, yüzüne su serpti. Sırrı solmuş aynada suratına baktı; “Ben kimim, neyim… Neredeyim, ne yapıyorum?” düşüncesi içinde olayı anımsamaya çalıştı. Nöbetteydi… Gecenin bir yarısı gelen “yan dairede kavga var” telefonuyla olay yerine gitmişlerdi. Şikâyetçi olunan evde üç genç vardı. Alkol duvarını aşmışlar, kendi aralarında TİT’ in emek sömürüsünü tartışıyorlarken, kapı koçbaşıyla kırılmış, odayı polisler doldurmuştu. Polis, tartışmayı örgüt üyelerinin tartışması olarak değerlendirmiş, lider olarak mimlediklerini arabaya atarak Taşlıçiftlik Karakolu’na getirmişler, dört gün nezarethanede tuttuktan sonra da Ankara’ya götürmüş, DAL’ a teslim etmişti. Kısaca DAL olarak bilinen Derinlemesine Araştırma Laboratuvarının Operasyon ve Sorgu şeflerinden ‘Komiser Kemal’ olarak tanınan Yazıcıoğlu ile Komiser Alper’in sorgusunda o da yer almıştı. Sorgulanan adamın örgüt üyeliği bir yana, amacı sadece yazmaktı. Ama kahrolası beğenilmek arzusu, sinsice hep eline dolanmıştı. Çocukluğunun yazarlarını düşünürdü; nasıl yazmışlardı, nelere katlanmış, neleri göze almışlardı? Hayatlarına bakıp hikâyelerini, hikâyelerine bakıp hayatlarını anlamaya çalışmıştı. Yazar olmak için hayal gücü, yetenek, disiplin, tutku ve daha bir sürü şey gerekiyordu. Bu durumları bilmesine karşın, bazen kalem başını alıp gidiyor, aksileşiyordu. Kendisinde hangisinin ne kadar olduğunu bilemiyordu. Neyine güvenip de yazacaktı. Yazma sanatı, sanatların en zoru, düşlerin terbiye edilişi büyük emekti. Edebi yazı yazmak yaşamdı. Beğeni almak en büyük düş en büyük mutluluktu. Kimi zaman sözcükler kurşun olur karşıyı vurur, döner sahibini vurabilirdi. Bir yere isabet etmek, bir yere tutunmak, hayatına biraz olsun anlam katmak için bildiği en iyi adres yine de yazmaktı. Yazmak günü geleceğe bırakmaktı, anlatmaktı… Bu düşü gerçekleştirmek isterken başına gelecekleri nasıl bilebilirdi? O gece de aslında hararetli bir şekilde yazarlığı tartışıyordu arkadaşlarıyla. Bir ara söz Tokat İşadamları Teşkilatı’nın düzenlediği, Tokat Giyim Sanayi’nin ödüllendireceği öykü yarışmasına gelmiş, üç arkadaş sırayla öykülerini okumaya başlamışlardı. Sıra ona geldiğinde, “Eksiltilmemiş metin eksik metindir” diyerek metnini eksiltince ortada metin adına bir şey kalmamıştı. Şimdi DAL’da daha ne kadar süreceği belli olmayan sorgu günlerinin uzun gecelere yansıyan sesleri duvarlarda, rakılı gecelerde kafa bulmuşluğun tutturduğu türküler, hücre penceresini örten Amerikan bezi ve dört duvar tuvaletin ikide bir patlayan ampulü kalmıştı geriye. Bir de dar mekânda sahibi gibi aç dolaşan karafatmalar… Yakışmışlardı hücrenin boşluğuna… Selim Esen Gerçekedebiyat.com
Dağarcığında gezinen geçmişi dilsiz bir kasnağa gerilmişti. Kırık dökük ortada kalan her şeye kendi ruhunu kattı, isteksizce uykuya daldı
YORUMLAR