Bir bilim adamı, ölen insanların vücutlarından yirmi bir gramın eksildiğini ve bunun, ruhun ağırlığı olduğunu söylemiş. Bense, sırların ağırlığına inanırım. Yoksa kimsenin duymasını istemediğiniz şeyleri, niçin başkasına anlatasınız ki? Bu, artık taşıyamayacağınızı anladığınız kilolarca yükü, yere bırakmaya benzer. Daha yolunuz varsa, o yükü tekrar sırtlanıp yürümeye devam edeceğinizi bilirsiniz. Bir sırrı anlatmak, ancak yolun sonundaysanız rahatlatıcıdır. Ölmekten bahsetmiyorum. Yani ‘tam zamanıysa’ diyorum. Bütün sırların bir ömrü vardır. Onu doldurduklarında, adeta kendi kendilerini ifşa ederler. Ve sırrınızı anlatmak, kurtulduğunuz anlamına gelmez. Anlattığınız kişi son nefesini verene kadar, bir sırdan kurtulamazsınız.

Güvenilmez birine açıldığınızda bu, taşımak zorunda olduğunuz ağırlığa yenilerini ekler. Yeni ağırlığın adı, ‘ya başkalarına da söylerse?’dir. İşte bu yüzden, sırrınızı anlatmanın kendinize ihanet olduğuna inanırım.

İnsanların sakladıklarını merak ederiz. Ama en çok, yabancılarınkini… Çünkü çevremizdekilerin sırlarının, bir şekilde bizi de etkileyeceğini biliriz. Babanızın hep kilitli tuttuğu kutunun içindekilerle yüzleşmekten korkarsınız. Çünkü bir kardeşinizin olduğunu öğrenmek, hayatınızı sonsuza dek değiştirebilir. Oysa yabancıların sırları tehlikesizdir. Acı duyacağınız tek şey, harika bir hayatlarının olduğunu görmektir. İçin için, hüzün dolu hikâyelerle karşılaşmayı istersiniz. Başkalarının acıları onları mutsuz ederken, yabancılara kendi haline şükretme fırsatı verir. Bir kaza yerine bakmadan çekip gidemezsiniz. Tanımadığınız kişilere çarpan arabalar, sizin tekdüze hayatınızın görsel rutin-bozucularıdır. İnsanlar inşaat makinelerini de aynı duyguyla izler. Her gün benzer şeyleri yaşamaktan o kadar sıkılmışlardır ki, normalden daha alçak uçan bir helikopter ya da pencereden giren yarasa, kendilerini bir macera filmin başrol oyuncusu gibi hissetmelerini sağlar. Ama kimse, ‘tekdüze hayatım ne huzurluymuş meğer’ dedirtecek boyutta bir değişiklik istemez. Bu yüzden, başkalarının sırlarına ihtiyaç duyarız.

En heyecan veren sırlar, ünlülerinkidir. Şaşalı hayatlarını yansıtan ayrıntılar ilgimizi çekmez. Onların da ‘insan’ olduğunu gösterecek kanıtlar isteriz.

‘Az sonra yapacağım şeyle gurur duymuyorum’ demiştim. Çünkü bir sırrı açık edeceğim. Bir ünlünün sırrını… Bunu, gündeme gelmek için yapmıyorum. Takdir edersiniz ki üç aylık ömrü kalmış, yetmiş beş yaşındaki bir kadının, televizyona çıkmaktan daha önemli işleri vardır. Bu sırrı, artık hayatım bittiği için de açıklamıyorum. Öyle sırlar, genelde ‘kaybedecek bir şeyim yok’ duygusuyla ortaya saçılır ve sırrın sahibini yaşarken öldürmeyi hedefler. Kimseden alacağım bir intikam yok. Belki hayattan almak isterdim. Ama o, bana gösterdikleriyle sanırım 2-0 öne geçti bile.

Sırlarla dolu bir ruh bedenden ayrıldığında geride sadece yirmi bir gram değil, çok daha büyük bir boşluk bırakır. Bugün, yetmiş beş yıllık yaşanmışlıklarımla, ben bile bu ağırlığı taşıyamıyorken, hepsi kırk yıl önce, sekiz yaşındaki bir çocuğun omuzlarına yüklendi. Bu sırrı açıklıyorum; çünkü artık çok geç olsa da, huzur bulmasını istediğim iki ruh var.

1968 yılında, Durul Işıkerlerin evinde çalışıyordum. Evet, iki yaşından beri filmlerde oynayan, o dünya güzeli çocuk… Küçük yaşta ünlü olmayı, çocuğu dışarıda oynamaya camdan bir fanusun içinde çıkarmakla eş değer tutarım. Her çocuğun, arkadaş çevresinde kendini bulmaya ihtiyacı vardır. Siz de onu bu şekilde tanımaya başlarsınız. Girişken mi, çekingen mi, hırçın mı, lider mi… Hepsi ancak, kalabalıkların içinde ortaya çıkar. Bir çocuğun ünlü olması, onun kendini bulma şansını tamamen yok eder.

Durul devamlı uzman psikologların kontrolündeydi ve ruh sağlığının çok iyi olduğunu sık sık teyit ettiren annesiyle babasının içi de rahattı. Ama benim kastettiğim bu değil. Evet, Durul çok mutlu, saygılı ve sağlıklıydı. Fakat diğer çocukların arasındaki hayatı, neyin sahte neyin gerçek olduğunu asla anlayamayacağı bir oyundan ibaretti. Sürekli onunla vakit geçirmek isteyen çocukların Durul’u gerçekten sevdikleri için mi yoksa şöhretli bir arkadaşla hava atmak istedikleri için mi yanına geldiklerini bilemezdiniz. En iyi arkadaşı Metin, Durul’un fotoğrafları dergilere çıkmasaydı da bazı geceler bizde kalır mıydı? Ya da şimdi adını unuttuğum yeşil gözlü küçük kız, Durul’a tamamen çocukça bir sebepten mi, yoksa şöhretini kaldıramamaktan mı küsmüştü? Çocukların etiketlere aldırmadığı söylenir. Evet, bir bürokratın oğluyla kapıcının oğlunun beraber top oynadığını görebilirsiniz. Ama onlara, ait oldukları hayatı hatırlatacak acımasız bir ayrıntıyla mutlaka karşılaşacaklardır. Metin, Durul’un can dostuydu. Belki gerçekten de öyleydi. Ben yine de Durul’un şöhreti olmasaydı, onu yine aynı şekilde sever miydi, hep merak ettim. Dostluklarının, o korkunç olaydan sonra annesinin Metin’i bir daha bize yollamaması ve sonra Durulların İstanbul’dan taşınması neticesinde bitmesi de, sorumu yine cevapsız bıraktı.

Durul’un annesi Sevin Hanım beni fazla şüpheci bulsa da, Durul’la kardeşi Doğukan’ın ilişkisini, şöhretin şekillendirdiğine inandım. Dışarıda sürekli yanakları sıkılıp öpücüklere boğulan bir ağabeyin görünmez kardeşi olmayı kim ister ki? Büyüdüğünüzde olgunca kabul edebileceğiniz şeyler, çocukken tüm dünyanızı altüst edebilir. Bir çocuğun yaşadıklarından nasıl etkilendiğini ya da mantığının nasıl işlediğini anlamanıza imkân yoktur. Bir filmde, kardeşinin iyileşmesi için ona ilaçlarının hepsini aynı anda içirmeye kalkan bir çocuk görmüştüm. Aslında o kadar mantıklı, o kadar iyi niyetliydi ki…

Kardeşim bu ilaçtan her gün içtikçe, yavaş yavaş iyileşiyor. Hepsini birden içerse, şimdi iyileşir ve biz de beraber oynayabiliriz.

İşte bu yüzden, bir çocuğu başka bir çocuğa emanet etmezsiniz.

Doğukan, Durul’dan iki yaş küçüktü. Ağabeyini herkesten çok seviyordu ve bu sevginin, Durul’un şöhretiyle alakası yoktu. Aksine… Doğukan, ağabeyinin işinden nefret ediyordu. Çünkü filmler, Durul’un tatil günleri evde olmamasına ve sokaktaki oyunlarının, insanların ilgisi yüzünden yarım kalmasına yol açıyordu. Şöhret, Durul’u tüm ülkeyle paylaşmak demekti. Oysa Durul, sadece onun ağabeyiydi.

Metin bize geldiğinde, Durul bazen kardeşini odadan çıkartırdı. Ona, hayatındaki tek gerçek şeyin Doğukan olduğunu anlatmak isterdim. Ama Durul da sadece sekiz yaşındaydı.

Doğukan, ağabeyinin yetenekli olduğu için filmlerde oynadığını duymuştu. Şöhret onun için, evdekinden başka bir dünyaydı. Bana “Sanki uzay gibi,” demişti. “Uzaya sadece astronot kıyafetleriyle gidersin. Ünlülerin olduğu dünyaya da, eğer yetenekliysen gidebilirsin. Ben de yetenekli olacağım. Böylece sürekli ağabeyimle gezebilirim.”

O günden sonra, kendine yetenek aramaya koyuldu. Sevin Hanım’a, Durul’un ruh sağlığı çok iyiyken, Doğukan’ınkinin hiç de öyle olmadığını anlatmak istedim. Onlara göre, bu konuda endişe edilmesi gereken sadece Durul’du. Çünkü Doğukan’ın ruh sağlığını bozacak hiçbir şey yoktu.

“Fırtına kendine zarar vermez; etrafındakileri yıkar,” dedim. Anlamadılar.

Doğukan önce, şansını resimden yana denedi. Ama çöp adam çizmekten öteye gidemedi. Bisiklet kullanırken akrobasi yapma girişimleri, yere düşüp kafasına beş dikiş atılmasıyla sonuçlanınca, ondan da vazgeçti. Ama hastanede, annesi endişeyle onu izlerken, Doğukan çok mutluydu. Çünkü ilgi odağı olan oydu. Ta ki Durul, babasıyla birlikte içeri girene kadar… Doktorla hemşire, küçük operasyon boyunca Durul’la konuştular. Sanki Doğukan, eksik düğmesi dikilen bir gömlekti.

Ertesi gün Doğukan, bahçelerindeki havuzda nefes tutma denemeleri yapmaya başladı ve bu çok hoşuna gitti. Bana “Ona kadar say Gevher Teyze,” diyordu. O daldıktan sonra saymaya başlıyordum. Derken yirmiye, otuza kadar saymaya başladım. Endişeleniyordum, ama onu mutlu eden bir şeyi yasaklayamazdım. Doğukan her seferinde, “Yaptım, değil mi?” diye heyecanla sudan çıktığında, gözleri ışıl ışıl olurdu.

Tam o ara, Durul yeni bir filme başladı. Her günü Ediz Hun ve Türkân Şoray’la film setinde geçiren Sevin Hanım’ın tek bahsettiği şey buydu. Metin’in annesinin de büyük bir Türkân Şoray hayranı olduğu ortaya çıkınca, sete beraber gitmeye başladılar. Metin’in her günü Durul’la birlikte geçirmesi, Doğukan’ı daha da üzmüştü. Onu çekimlere ‘orası oyun parkı değil’ diyerek götürmezlerdi.

Doğukan’ın, kendi de bir yetenek edinerek ağabeyiyle daha fazla vakit geçirme hayallerinin heyecanı, yerini öfkeye bıraktı. Çünkü kimsenin, onun dalış denemeleriyle ilgilendiği yoktu. Oyun oynadığını düşünüyorlardı.

O gün eve geldiğinde, Durul da mayosunu giyip kardeşine katıldı. Doğukan, ağabeyinin bu film bittiği gibi yeni bir tanesine başlayacağını ve o filmin şehir dışında çekileceğini öğrendiği için çok üzgün ve öfkeliydi. Aniden, iki eliyle Durul’un omuzlarına bastırıp onu suya batırdı. Amacı, kendisinin yapabildiği bir şeyi ağabeyinin yapamadığını kanıtlamaktı. Yetenekli olduğunu göstermeye ihtiyaç duyuyordu.

“Beşe kadar bile kalamadın,” dedi, nefes nefese sudan çıkan ağabeyine. “Ben otuza kadar kalıyorum.”

“Bunu bir daha yapma!” diye bağırdı Durul.

Ağabeyini kızdırmak, Doğukan’ı panikletmişti. Onu tamamen kaybetmekten korkuyordu. Ama kıskançlığı ve isyanı baskın çıktı. Durul’u tekrar suya batırdı ve “Sen de bana yap!” dedi. “Otuza kadar kalabilirim. Sen beceremiyorsun bile. Bu kadar yeteneksizken, seni niye filmlerde oynatıyorlar, anlamadım.”

Bazı sözler, aniden atılan bir tokattan bile daha etkilidir.

“Hadi öyleyse,” dedi Durul. “Otuza kadar sayacağım!”

Ve Doğukan’ı suya bastırdı. Bu, iki kardeşin tatlı inatlaşmasıydı. Daha önce Doğukan’ın rahatlıkla nefesini tutabildiğini gördüğüm için müdahale etmedim. Yine yapacaktı. Buna ihtiyacı vardı. Otuza kadar saydıktan sonra sudan çıkacak; Durul “Müthiştin!” diyecek ve o an ağabeyiyle arasında çok özel bir bağ oluşacaktı.

Sevin Hanım ve kocası bahçeye çıktığında karşılaştıkları manzara, Durul’un Doğukan’ı omuzlarından tutup suya bastırarak boğmaya çalıştığıydı. Ekrem Bey havuza atladı. Doğukan’ın cansız bedenini çimenlerin üzerine yatırdığı an, hayatın bize en ağır senaryoyu yazdığını anladım. Durul “Oyun oynuyorduk,” dedi. Şoka girmişti. Haber gazetelere, “Çocuk yıldızın kardeşinin trajik sonu” başlığıyla, bir kaza olarak geçti. Sevin Hanım’la Ekrem Bey’in, Durul’un ruh dengesinin bu kadar bozulduğunu fark etmeyen psikologlara dava açmaya hazırlandıkları sırada, evdeki genç hizmetçilerden biri, Durul’un kardeşini havuzda kendi elleriyle boğduğunu basına anlattı. Siz de mutlaka duymuşsunuzdur zaten. Tabii zamanla, her büyük haber gibi, bu da unutulup gitti.

Yıllardır niye sustum? Belki vicdan azabından… Belki de Durul’un, o an havuzdaki bakışı yüzünden… Sanki kardeşinin bunu niye yaptığını anlamıştı. Doğukan’ı kendisi öldürmüştü. Ama elleriyle değil. Ailesinin, iki yaşındayken onu içine soktuğu dünyanın göz kamaştıran ışıklarıyla…

Sevin Hanım’la Ekrem Bey, yanlarında çalışan herkesi işten çıkarıp İstanbul’dan taşındılar. Durul gibi harika bir çocuğun ‘ruh sağlığı yerinde değil’ raporu alarak psikopat damgası yemesi, etrafımızı saran hayatın ne kadar acımasızlaşabileceğinin kanıtıydı. O sadece bir çocuktu. Doğukan da, o da, hayatımda tanıdığım en özel çocuklardı.

Durul’u bir daha, bu olaydan yirmi yıl sonra, tekrar gazetelere çıktığında gördüm. Işık saçan yeşil gözleri solmuş, saçları biraz koyulaşmıştı. Ama derin bakışları hâlâ sekiz yaşındaki gibiydi. Evindeki havuzda ölü bulunmuştu. Durul Işıker’i, havuzda kardeşini boğan bir katil olarak hatırlayanlar, buna şaşırmadı. Ben de şaşırmadım. Onu, dünyanın en özel çocuğu olarak hatırladığım için… Ruhunda taşıdığı yük, yirmi bir gramdan çok daha fazlaydı. Ağabeyini çok seven ve sırf onunla daha fazla vakit geçirebilmek için nefesini tutmaya çalışan altı yaşındaki ölü kardeşinin elleri omuzlarındayken, kimse suda batmamayı başaramazdı. 

Hanzade Servi

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)