“Zaman denen canavarı öldürmek,
herkesin yaptığı da bu değil mi?”
(Paris Sıkıntısı)
 
“Her dakika zaman duygusu, zaman düşüncesi altında ezildik.
İki yol var o karabasandan kaçmak, onu unutmak için:
haz duygusu ve çalışma. Haz bizi yıpratır. Çalışma güçlendirir.
Seçim bize kalmış.”
(Apaçık Yüreği
m)

 

 

Belli sözcüklerle anılmak bazı şairlerin kaderi olsa gerektir.

Yalnızca modern şiirin değil aynı zamanda sanatta modernist anlayışın da kurucularından olan Charles Baudelaire “sıkıntı”nın üzerine, hatta içine doğmuş bir şairdir.

1867 Ağustos’unda ölmeden 46 yıl önce 1821 Nisan’ında Charles’ın doğduğu Hautefeuille sokağındaki evde başlıca sıkıntı hiç kuşkusuz yaşı epeyce ilerlemiş bir baba ile genç bir annenin varlığıydı. Bu arızalı durum daha çocukluğunun ilk yıllarında onun üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Bu yetmezmiş gibi henüz altı yaşındayken babasını yitirmesinin onda doğurduğu acılara hemen ertesi yıl daha büyükleri eklenecektir; çünkü çok sevdiği annesi yeniden evlenecektir.

Bu, Charles’ın, annesini manen yitirmesi gibi bir şeydi. Annesine olan tutkulu, arızalı bağlılığı, “Benim gibi oğlu olan bir kadın, yeniden evlenmemeliydi.” sözünden anlaşılmaktadır. Birbiri ardına gerçekleşen bu iki olay Baudelaire’deki ezeli ve ebedi sıkıntının tohumlarını atmıştır denebilir. İlkgençlik yıllarından itibaren yoğunlaşarak ilerleyecek, giderek de büsbütün yerleşecek olan sıkıntı onu hiç de tahmin edilmeyen yerlere götürmüştür. Kumar, afyon, absent, siyah Venüs, şiir, sanat, pasaj gezintileri, vitrinler önünde geçirilen saatler vs. hepsi bu sıkıntıdan kurtulmayı denemenin yollarıdır.

Baudelaire’in, döneminin tanınmış dandy’lerinden olduğu bilinir. İyi giyinmek, modayı yakından izlemek, iyi yerlerde yiyip içmek, sergilerde ve salonlarda boy göstermek günlük yaşam içerisinde onun başlıca tutkuları arasındadır. Böyle yaşayan şairin sanat anlayışı da buna koşut gelişir: Baudelaire sadece bir şair değil, çağının sanatında, modern sanatın gelişmesinde söz sahibi yönlendirici bir eleştirmendir aynı zamanda. Bunu da kentlilik içerisinden, metropolün gizemleri içerisinden gerçekleştirmiştir. Bohem ile dandy arasındaki derin uçurumu kendisinde birleştiren şairdir Baudelaire: “Sanatsal ifade söz konusu olduğunda dandy ile bohemi ayırt eden kökleri veya servetleri değil, mizaçlarıdır. Bohem coşkulu, asi, hayalperest, kayıtsız, açık yürekli, sıcak… Dandy tam aksi: Mağrur, katı, mesafeli, hesaplı-kitaplı, kılığı kıyafeti kadar hali tavrı da ölçülü biçili. Biri kendini dışavurmayı, diğeri ise kendini kurmayı marifet sayar.” (Modern Hayatın Ressamı, s. 24) Baudelaire’in durumuna bakarak bunların ne biri ne öteki olduğunu değil, hem biri hem öteki olduğunu söylemek gerek.

Öte yandan, kalabalıklar arasında, vitrinler önünde, pasajlarda tek başına gezinen, kimse tarafından fark edilmezken herkesi fark edebilen flâneur tipi belirlemesinin Baudelaire kadar yakıştığı şair sayısı çok azdır. Adeta modern öncesi zamanların saz şairlerinin (troubadour) kırlarda gezinerek doğadan ilham alması gibi Baudelaire de metropolde dolaşarak imge toplamaktadır.

Aslında Baudelaire metropol karşısında ikili bir tutum gösterir; kendisini cendere içinde tutan metropol, sanat ve hayatın birlikteliği söz konusu olduğunda onun için bir yücel(t)me aracı gibidir. Kente ait her şeyin yüceltildiği bir anlayışla devinir Baudelaire’in hayatı ve sanatı. Geleneksel anlamda estetik olandan şiddetle sıkılırken bir yandan da sıkıntının estetiğini yapar.

Sanayi artıklarını toplayıp yeniden sanayinin hizmetine sunan sokak paçavracısını, çöp toplayıcısını imge avlamak için sıkıntı içinde aylak aylak dolaşan şairle bir tutması, dolayısıyla da modern zamanlarda imgenin aslında sanayi artığı olduğunu duyumsatması bunun sonuçlarından biridir.

Benjamin’in “XIX. Yüzyılın Başkenti Paris” makalesinin hemen girişinde belirttiği gibi büyük pasajların yapımının 1820’lerde başladığı bilinmekle ve birlikte esasen 1850’ler ve ‘60’lar Paris’in baştan ayağa yenilendiği, yıkılıp yeniden yapıldığı yıllardır. Kendisi de aynı zamanda Güzel Sanatlar Akademisi üyesi olan Baron Haussmann’ın kenti yeniden düzenlerken yaptığı köklü değişiklikler, modernist kent atılımları dönemin yaşam ve sanat ruhunun oluşmasında en az sanat atölyelerinin çalışmaları kadar önemlidir.

İmparator III. Napoléon’un kendisine verdiği sınırsız yetkiye dayanarak işe koyulan Haussmann, yaklaşık on beş yıl süren çalışma sonunda merkeze yığılan küçük binaları yıkarak geniş cadde ve bulvarlar açmış, Paris’i göz alıcı olduğu kadar da pratik bir metropole dönüştürmüştür. Bunu yapabilmek için binlerce binayı yıkmaktan çekinmemiş, büyük burjuva binalarıyla sınırlanan geniş cadde ve bulvarlar açmıştır.

Bu aynı zamanda yoksulların, işçilerin, düşkünlerin Paris’in merkezinden uzaklaştırılması hareketidir aslında. Kente kazandırılan devasa hastaneler, kışlalar, tiyatrolar, su ve gaz şebekeleri, meydanlar, caddeler, bulvarlar, büyük pasajlar, ana geçitler Paris’in çehresini bütünüyle değiştirmiş ve kentte yeni bir yaşam anlayışının gelişmesinde çok önemli rol oynamıştır.

Bu yıllar Baudelaire’in olgunluk yaşlarını idrak ettiği dönemdir ve şiirindeki önemli gelişmeler bu yıllardadır. 1840’lardan başlamak üzere yazdığı hemen her şeyde metropolde yaşamanın gerilimi ve sıkıntısı bir aradadır. Hatta denebilir ki onun modernizmi buradan çıkmıştır: “Modern kent hayatı ile kültüründen türeyen, yabancılaşma, parçalanma, zamanın eziciliği, yeninin biteviyeliği, moda gibi olguları sezişi sayesinde Baudelaire, sosyoloji, antropoloji ve kültürel çalışmalar alanında da ilgi odağı oldu.” (Modern Hayatın Ressamı, s. 1)

Bütün bu yenilikçi ve dönüştürücü birikimden gelen güç, onun “modernizmin başlatıcısı” olduğu düşüncesini, inancını pekiştirmiştir. Hauser, “Kuşku yok ki modernizm Baudelaire’le başlar; onunla, mevcut düzene ve geleneğe başkaldırı olarak anlaşılır.” derken, Berman da “Eğer bir ilk modernist göstermek gerekirse o muhakkak ki Baudelaire’dir.” diyerek ona eşlik eder.

Şiirlerinin çoğunda karşımızı çıkan sıkıntı metaforu, Les Fleurs du Mal’i anlamak için en gerekli anahtarlardandır. Daha şiirlere girerken okura seslenişinde çekilen azapların, karşılaşılan çirkinliklerin nedenini açıklamak için “kibar canavar” dediği sıkıntıya vurgu yapar Baudelaire: “İç sıkıntısıdır bu! -sahte yaşlar gözünde, / Darağaçları düşler tüttürüp çubuğunu.” Kitabının ilk bölüm adından da anlaşılabileceği gibi Baudelaire’in hayatı “iç sıkıntısı ve ülkü” karşıtlığının azaplarıyla doludur.

Umutsuzlukla karışık bir umursamazlıktan beslenen bu duygu “Spleen” (Sıkıntı) başlıklı şiirlerde doruğa ulaşır: “Sonsuz tekdüzeliğin meyvesi: sıkıntı” Şair, bu tekdüzeliğin sınırsızlığının farkında oluşu bir varoluş gereği biçiminde kabullenmiştir. “Basık, ağır gökyüzü tıpkı bir kapak gibi / Sıkıntının kurbanı ruhumuza çökerken” dünya nemli bir hücreye dönüşecek, çanlar siyah göğe doğru korkunç seslerle uluyacak, kafatasımızda umutsuz sıkıntıların bayrakları dalgalanacaktır. Sadece şiirlerinde değil, neredeyse yazdığı her şeyde sıkıntının izini süren ve “ideallerini kaybettikten sonra yavaş yavaş melâle (sıkıntı) düşen” (Albatros’un Gölgesi, s. 49) şair, metropol sıkıntılarını anlattığı Spleen de Paris’de kendisini de sıkıntının bir parçası olarak, kentin fotoğrafını tamamlayan bir ayrıntı olarak metinlere yerleştirir. “Neresi olursa olsun! Neresi olursa olsun! Yeter ki bu dünyanın dışında olsun!” diyecek kadar bu dünyadan, varolanın tekdüzeliğinden sıkılan şair, “Görünüm, değişmezliğiyle tepemi attırıyor.” der ve ardından ekler: “Bu ebedi sıkıntıyla dolu gün benimdir.” Robert Kopp, Paris Sıkıntısı’na yazdığı önsözde Baudelaire’in sıkıntılı ruh halinin onu arayışa ittiğini ve yeni bir yazı türüne yönelttiğini belirtir: “(Paris Sıkıntısı’nda) söz konusu olan yalnızca sıkıntılı aylağın ruh hallerine uygulanabilen bir düzyazı bulmaktır. (…) Bazıları sıkıntı denen soylu ayrıcalığa sadece Londra’nın sahip olduğunu, neşeli Paris’in ise bu kara ayrılığı hiç tanımadığını sanıyor. Belki bir tür Paris sıkıntısı da vardır; şairimiz bu sıkıntıyı tadan ve tadacak olan çok sayıda insanın bulunduğunu onaylıyor.”

İçinde yaşadığı zamanın dışına düşme azabını tadan bir adamın, hayatı da sanatı da sıkıntının verdiği bu azapla yoğurması kaçınılmazdır. Hayat onu biçimlendirmemiş, o hayatı ve sanatı biçimlendirmiştir bir bakıma. Hayatın rastlantılarını zaten küçük yaştan itibaren imgeleminde kararlaştırdığı “son”a giden yolda duraklar olarak değerlendirmiş, bu arada kendisi de böylesi rastlantılar yaratmaktan geri durmamıştır. Birbirini tetikleyecek bu umutsuzluk, yorgunluk, boşvermişlik rastlantıları şairin kendi eliyle hazırladığı bir sonun yol işaretleridir. Belki de bu yüzden, biyografi ve şiir bir aradadır hemen daima.

Her şeyden sıkılmaktadır Baudelaire; insanlardan, sessizce akan zamandan, arayıştan, kaçıştan, kendi başkalığından ve başkalarının renksizliğinden, sessizlikten ve elbette onulmaz bir kent âşığı olarak, dingin doğadan: “İnsan insanı öyle sever ki, kentten kaçtığında aradığı yine kalabalıktır, kenti kıra yerleştirmek ister.” (Apaçık Yüreğim, 87) Aradığı hiç durmamacasına bir hareketliliktir. Buna bakılarak denebilir ki Baudelaire aslında XXI. yüzyıl insanıdır. Böyle bir ruh, zamanından erken gelmiş bir ruh elbette sıkılacaktır içinde bulunduğu ortamdan, çağdan, ötekilerden. Şöyle diyor Sartre, şairin sıkıntılı ruh halinin altını çizerken: “Doğal gerçeklerin hiçbir anlamı yoktur onun için. Hiçbir şey anlatmaz onlar. Ve, bir kır görünümünün geniş, sessiz ve düzensiz tekdüzeliği karşısında duyduğu tiksinti ve sıkıntı, ruhunun ilk tepkilerinden biridir.” (Baudelaire, s. 65)

Başkalarını gözden kaçırmasa, kalabalığın ruhunu duyumsasa da, “bir nergis gibi kendi üzerine eğik” bu adamın sürekli bir sıkıntı içinde olması sürpriz değildir. Kendisine bu kadar eğilen, kendi içindeki derinliği gören birinin başkalarından sıkılması beklenen bir sonuçtur. Öte yandan da, başkalarından sıkılan birinin kendi üzerine bu kadar eğilmesi…

Hem neden hem sonuç, hem yara hem bıçak!

KAYNAKÇA

Charles Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı, İletişim Yay., İstanbul 2003 (Sunuş: Ali Artun)

Michel Carmona, Paris’in Kentsel Dönüşümü: Haussmann, Genar, İstanbul 2006 (?) (çev.: Murat Aykaç Erginöz)

Walter Benjamin, Pasajlar, YKY, İstanbul 1993 (Çev.: Ahmet Cemal)

Charles Baudelaire, Paris Sıkıntısı, Varlık Yay., İstanbul 2003 (çev.: Erdoğan Alkan)

Charles Baudelaire, Kötülük Çiçekleri, Varlık Yay., İstanbul 2000 (çev.: Erdoğan Alkan)

Charles Baudelaire, Apaçık Yüreğim: Özden Günceler, Çekirdek Yay., İstanbul 2000 (çev.: Sait Maden)

Ali İhsan Kolcu, Albatros'un Gölgesi: Baudelaire'in Türk Şiirine Tesiri Üzerine Bir İnceleme, Akçağ Yay., Ankara 2002

Jean-Paul Sartre, Baudelaire, Payel Yay., İstanbul 1997 (çev.: Bertan Onaran)

Baki Ayhan T.

(Kitap-lık, sayı 108, Eylül 2007)

GERCEKEDEBİYAT.COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)