Şiirimiz Şehirli mi? Teknoloji ve Şiirsel Duyu / Emrah Sönmezışık
Günlük hayatımızda akıllı cihazların, bilgisayarların, otomasyona dayalı makinaların kapladığı alan iyiden iyiye artıyor. Teknolojik cihazlar üzerinden edindiğimiz bilgiler önceki kuşaklardan aktarılagelen tecrübeye dayalı olanlarının önüne geçmiş durumda.
Bu sonuç yadsınamaz ama makinaların günden güne insanın yerini almasının mutluluk duyulacak bir tarafı da yok. İnsan çabasını asgariye indirgeyen teknolojik bilgiyi yeni, atalarımızdan edindiklerimizi eski bilgi olarak sınıflandırırsak; eski bilgi beş duyuyla dönüşen somuta varma çabası, yeni bilgiyse aklın işlerliğinde soyuta varma çabası şeklinde tanımlanabilir.
Aslında iki bilgi türünün soyut ve somut alana dair ilişkilerini keskin çizgilerle belirlemek mümkün değildir. Yeni bilgi, mevcut araçları sayesinde eski bilgiyi kapsamakta; internetin tamamen açık olduğu ülkelerde bilginin sonsuz bir toplama vardığı görülmektedir.
Yazılı ve görsel ortamdan erişebileceğiniz eski bilginin, yaşantımızda var olup günlük bir pratiğe evrilebilmesinin başarı ihtimali çok düşüktür.
Doğal dünyasında bulunan insan için eski bilgi daha çok Maslow Teorisinin maddi (fiziksel ve güvenlik) gereksinimlerine karşılık edinilmiştir.
Çeşitli mayaların nasıl yapıldığını, ilkel bir tuzağın nasıl kurulduğunu, vahşi hayvanlardan nasıl sakınılacağını, doğada nasıl hayatta kalınabileceğini bilme gereksinimi şehirde yaşayan biri için kalmamıştır.
AKILLI KİTAPLA METRODA
İstanbul’da toplu taşımayla yolculuk yapan, trafiğin olumsuzluklarını artıya çevirmeyi düşünen kişi doğaldır ki cebinde veya çantasında kitapla (akıllı kitaplar dahil) gezer. Varsayalım ki cebinizdeki kitapla şehrin dış taraflarındaki bir ilçeye yolunuz düştü ve geçmekte olduğunuz boş bir arazide veya tenha bir sokakta köpek saldırısına uğradınız.
Şanslısınız da, kendinizi savunabilmek için hemen ayağınızın dibinde taş ve sopa var. Taşı mı, sopayı mı kullanırdınız?
Çok hızlı düşündünüz ve çok zeki de olduğunuz için taşın doğru silah olduğunu buldunuz. Peki, hiç taş yoksa etrafınızda… Tüm gücünüzle bağırsanız, kükreseniz dahi o köpeği kokutamazsınız. İnsanın elindeki silahlardan biri de hile yapabilme ve kandırma becerisidir. Elinizi, birkaç kez avucunuzda taş var gibi savurduğunuzda göreceksiniz ki köpek sizinle arasındaki mesafeyi koruyacak ve tehlike alanından yavaş yavaş çıkabileceksiniz.
Yirmi birinci yüzyılın babaları halen, “Köpeğe sakın sopa gösterme, hiddeti artar ve sopaya sarar; taş yoksa bile taş atar gibi yap.” şeklindeki bir bilgiyi acaba çocuklarına aktarıyorlar mıdır? Bu bilgi bana aktarıldığı içindir ki böyle bir saldırıdan kurtulabildim. Köpeğin zekâsını da küçümsemeyin, bir yere kadar kanıyor hayvan, ne zamanki yerden taşı aldığınızı görür o zaman tam anlamıyla geri çekilir.
Isırılma korkusuyla düşürdüğüm ve sonunda bir taş bulup köpeğin üzerine üzerine gitmek suretiyle (taşı atar gibi yaparak) geri alabildiğim, dönüş yolunda okumaya koyulduğum Dağlarca’nın Çocuk ve Allah kitabındaki bir şiirine değinerek konuyu biraz genişletelim:
Korkmuyoruz, geceler insin / Dağlar gibi lambalar da yakarız. / Büyüsün, dev gibi denizleri, / Daha büyük gemiler de yaparız. // Çölleri var ki nasibi yok eder, / Ağaçlar dikeriz o çöllerde. / Ve bir yudum içmek için, / Altın sular da buluruz, yerde. // Ve ateş de yakarız üşürsek, / Sade rüzgâr olsun duyulan. / Korkmuyoruz çoğaldıkça bu âlem içre, / Şarkılarda söyleriz bir ağızdan.// Korkmuyoruz katiyen ne varmış, / Parlasın, havuz. / Çıkarsa bir cenaze aramızdan, / Ölümüze dualar da okuruz. //
Şiirde geçen “biz”in ne kadar parçası olup olamadığımı düşününce içim burkuldu, oturduğum yerde küçüldüm.
Her mesleğin icra edilebilmesi için bilgisinin öğrenilmesi şarttır; özellikle mühendislik dallarının.
Ama burada başka bir şey var; daha büyük bir gemi yapmaktan, dağ gibi lambalar yakıp hep bir ağızdan şarkılar söylemekten bahsediliyor.
Ölümden korkmayan bir topluluğun, “biz”den aldığı güçle zorluklara karşı meydan okuması seziliyor. İyi de daha büyük gemi yapabilmek için birlik olmak yetmez ki. O geminin denize dayanıklı yapıda inşa edilebilmesi için en az bir kişinin teknik bilgisine ihtiyaç vardır. Şimdi bu geminin yüzebilmesi, teknik bilgiyi ortaya koyanın eseri mi, yoksa o işi gerçekleştiren topluluğun mu? Hemen söyleyeyim: benim eserim değil; boşuna sevinmeyin sizin de değil…
Büyük atılımlar ve gelişmeler o kadar küçük gruplar tarafından gerçekleştiriliyor ki bizler sadece faydalananları oluyoruz. Şiirde yüceltilen “biz” öznesi bu küçük gruptur bana kalırsa. İnsan insanı beğenir, eşek eşeği. Ama unutmayalım ki; insan hem insanın (biz öznesinin) hem de hayvanların asalağıdır.
Bilimsel ve teknik gelişmeler evrende bulunan olay, cisim ve sistemlerin incelenmesi, modellenmesi, malzeme bilgisi ve bunlardan çıkarım yapılmasıyla elde edilir. Atalarımız elbette büyük tekneleri matematiksel bağıntıları kullanarak yapmıyorlardı. Bugünkü büyük sac gemilerin verisine ahşabın uzun yıllarca çeşitli süreçlerden geçip en doğruya yakın şekli almasıyla ulaşabildik. Biriktikçe dönüştü bilgi, yeni cihazlar, yeni insanlar ortaya çıktı. Yeni insanlar, içinde bulunduğumuz modern zamanda büyük oranda eski bilgiyi terk edip varlık alanı şehir olan yeni bilgiyi kullanarak yaşamaya başladılar. Böylelikle ihtiyaçlarımızı karşılayan küçük toplulukların daha da ellerine bakar olduk.
İŞÇİLERİMİZ ARTIK YORULMUYOR!
Teknolojik ve bilimsel bilgi evrene tabii olduğundan tanım alanındaki bütün matematiksel ve fiziksel bilgiyi barındırır. Bilimde eski bilginin kesinliği vardır, yanlış temelleri ve yetersizliği yoksa terk edilmesi olanaksızdır. Yeni bilginin Maslow üçgenindeki maddi, sosyal ve manevi gereksinimleri daha konforlu bir şekilde sağlamasıyla eski bilgi, eksikliğine, yetersizliğine ve geçersizliğine bakılmaksızın dışlandı. Rahat ettiğini duyumsayan vatandaş derin bir uykuya daldığını; arkadaşlarıyla oturduğu kafede içtiği Türk kahvesinin yanında satın aldığı suyun orada çalışan iki garsonun maaşını karşıladığını, yılda bir kez bile uluslararası bir müzik topluluğunun konserini izleyebilecek bütçesinin olmadığını fark edemez oldu.
Yeni bilgi sayesinde işçilerimiz çok düşük ücretlere günde on saat bile çalışsa yorulmuyordur artık. Sonsuz bireyliğimizle, o yalancı konforun büyük hazzı içindeyizdir çünkü(!) İnsan yaşadığı şehrin imkânlarının istilasına uğramış, onun formuna, karakterine bürünmüş durumdadır. Şehirler herkesin aynı kümede toplandığı ve topluca sömürülebildiği birimler haline geldiler. Bu bakımdan dünyanın küresel bir köy gibi tanımlanması oldukça trajiktir. Oysa köylerin benzemezliği vardır; değişik iklimleri, bitki örtüleri, dağları, kavrayışları…
Benzer yapıları, benzer caddeleri, benzer insanlarla tükettiğimizden dolayı tek tipleşmeye başladık. Bu durumla savaşabilecek etkin bir malzememiz de yok. Eserler otomatik bir bakışla üretildiği için sanat bile işlevini yitirmek üzere; çünkü sanat başta onu var eden yaratıcısını kaybediyor. Sanal zekânın dünyanın en güzel şiirlerini yazabilmesi işten bile değil. Şiir üreten uygulamalar cep telefonlarımızda yerini almışken, daha büyük gemileri yapma gayreti içinde gelişen yeni bilgi acaba insanı yok mu ediyor?
Gemiyi ulaşım aracı olarak kullanan da biziz; savaş aracına dönüştüren de. Katkımızın olmadığı “biz öznesine” vereceğimiz bu kararla içkin olabiliriz. Bilginin kullanım amacı önemlidir; ancak maddi çıkarlar doğrultusunda etik yozlaşmayı körükleyen seçimlerimizi gözden geçirerek asalaklığımızı dönüştürebiliriz.
Bu kapsamda, henüz tamamen kirlenmediği için taşrayı, “İlim İlim bilmektir / İlim kendin bilmektir” dizelerini, insan sesini, insan elini çok önemsiyorum. Aslında sözü yalnızca gelenekten beslenmeye getirmek istemem. Sözün varması gereken nokta bireyin kendisidir; doğasına dönmesi, eski bilgilerinden vaz geçmemesidir. İnsanın asfaltı değil toprağı, pirzolayı değil koyunu tanımasını, kendini var eden iç gerçeklik kadar dış gerçekliği deneyimlemesini hayati görmekteyim.
Şehrin bize dayattığı ve insanın sadece kendine gömüldüğü güncel şiirin çıkmazından duyarlılığımıza sarılarak kurtulabiliriz. Hangi yolu kullanırsa kullansın Laleli’den kalkan tramvayın dünyaya varması sakıncalı bir durumdur artık. Çünkü varılan dünya büyük şehirlerle kısıtlı kalmakta ve çıkış noktamızla varış noktamızın aynılığı beraberimizde getirdiklerimizi de aynı kılmaktadır.
Şehirden hareket alan şiir, mekanik bir algıyla, şairinin şahsına dönük beklentileriyle gelişiyor.
Şiir şehir insanıyla beraber duyarlılığını ve sezgisel özelliğini yitiriyor.
Dünyadaki sorunları dillendirmek, her şeyin karşısında tavır takınmak kuru bir farkındalıktan öteye geçmiyor.
Farkındalığın talep görebilmesi için kavranabilir olmasının yanı sıra duyarlılık içermesi gerekir. Sanat, bir ideolojiyi aktarsın veya aktarmasın estetik yasaları karşılayabilmelidir.
Estetik ve sezginin önem kazandığı bir çağı tükettiğimizi düşünüyorum. Şairin kendini bulmasını, özgün olmasını yeterli görmüyorum, şiirini estetik bir amaçla hedefine yöneltmesini öneriyorum. Sezgisel beceri, eski bilginin dışlanmaması ve kırsalda kalan duyarlılığın tekrardan kuşanılmasıyla yeniden kazanılabilir.
TEKNOLOJİ ve DUYULARIMIZ
Duygularımıza kadar belirleyiciliği olan teknoloji dilimizde yerini almakta, hatta argo ve mecaz kullanımlar kazanmaktadır. Yeni bilginin hızlı değişiminden dolayı kalıcı sözcükler üretememesi kısa vadede sorun gibi gözükse de, böyle sözcüklerin sönümlenecek oluşu uzun vadede büyük sıkıntı yaratmayacaktır.
Teknolojiye dayalı sözcük ve imgeleri bu sebeple şiirin malzemesi yaparken dikkatli davranmalıyız.
Modernleşme süreciyle birlikte ekonomik ve sosyolojik gelişmeler çevreye karşı ilgisiz bir toplum üretti. Genç şiir emekçilerinin bilgisayar ve internet ağını, yenidünyanın aracı yerine gerçekliği sanmalarından ve teknolojik yapay dili öncül görmelerinden ötürü şiirin yapısı sanal ortamın kapsamıyla ilişkilendi.
Betonlaşmanın doruğa ulaştığı şehirlerde ağaçların kesilmesine yönelik kitlesel bir tepki zaman zaman ortaya çıkar gibi olsa da bireyin bilinçli bir uyanışından bahsedilemez. Gül, karanfil, papatya, gibi çiçekleri tanımakla yetinen insanımızdan beklenen tersine göç hâlâ gerçekleşmiyor.
El becerisini, sezgisini, doğa bilgisini ve yaşam alanını yitiren modern insanın dışa dönük yetenekleri körelmiş olup içindeki zindan gittikçe derinleşmiştir.
Sanatın tematik eksikliği, sanatçının tematik yoksunluğundan kaynaklanmakta; şiirimiz dünyayı kucaklamak yerine şehirlerde gezinmektedir.
Hayata dönük olamayan şiir eleştirilirken, şairin havasını soluduğu ortamın ürünü olduğunu unutmamalıyız. Şiirin gizi insana dokunabiliyor oluşundadır.
Bu yüzdendir ki birbirine dokunamayan şehir insanın şiiri, şehrin dış taraflarındaki bir ilçede kendini savunabilecek donanıma sahip değildir.
Emrah Sönmezışık
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR