Siberuzayda iletişim ve yalnızlık / Nihat Ateş
Zamanın dışında durduğumuzu hayal ederiz; kendi yüzyılımızı düşünür; akşam ne yapacağımızı merak ederiz. (Regis Debray, Sosyalizm Bir Hayat Döngüsü, NLR 2007, s. 244) Televizyonla daha çok izin günlerimde bir iki futbol maçı ve ilgimi çeken birkaç belgesel izlemek dışında alışverişim yok. (Hadi itiraf edeyim: Arada sırada da hâlâ çizgi film izlemeyi severim.) Son zamanların ünlü tartışma programlarında da neler yaşandığını “siberuzay”daki paylaşım sitelerinde insanların yaşanan “kavga” (Tartışma değil.) ile görüşlerini aktardığında öğrenirim. Aslında buna pek “öğrenme” de denemez. Çünkü bu ortamlarda “televizyon olay”ı ilgili görüşlerini aktaranlar, daha çok mahallede bir kavga olduğunda balkondan, pencereden yaşananları izleyip de kendince tuttuğu tarafı haklı görerek içeride dizi seyreden ev ahalisine kavgayı anlatan “izleyiciye” benziyor. Bu aktarımda da dizi izleyenlerin ne kadar dışarıda yaşananlarla ilgili olduğu, aktaranın tuttuğu tarafı tutup tutmadığıyla ilgili belirleyenlerle ilgili olduğu için “kavga”nın nedeni, o anda yaşananlarla hiçbir açıklayıcı fikir vermez. Bu paylaşım ortamlarında, her ne kadar kendi başına bir “medya”, (Sosyal medya mı deniyordu?) olarak pek önemsense de bu kendi başına “medya”daki gündemi asıl belirleyenin “televizyon uygarlığı” olduğunu söylemek gerekir. Bu bizim ülkemiz için özellikle böyle. İnsanlar sürekli bir futbol maçını, bir televizyon kavgasını, kadın veya erkek bir dizi oyuncusu üzerine görüş belirtip durur. Herkes ekranları başındadır ve orada yaşananları bir bir “sanal medya”ya aktarmaktadır o kadar. Haksızlık da etmemek gerek belki. Bu “sosyal medya” aynı zamanda bu kadar “kavga”nın, itiş kakışın arasında kendi sesini duyuramayıp duyabilecek olanlara seslerini duyurma olanağı da yaratır. Örneğin ezilenler televizyon uygarlığında, (basılı medyada olduğu gibi) sesini duyuramaz ve bu “paylaşım” ortamları bu sesleri duyabilecek kadar duyarlı kulaklara kolaylıkla ulaşma olanağı yaratır. Yine de bu olanak televizyon kavgasıyla belirlenen gündemin hayhuyu ve gürültüsü içinde kaybolup gitmeye mahkûmdur. Çok değil birkaç ay önce Pozantı Cezaevi’nde çocukların yaşadığı şiddet televizyonların, oradaki “kavga programları”nın (Bu ülkede kavga her zaman rating nedenidir.) gündemiyken bu “sosyal medya”da da önemli bir başlıktır ama ülkede gündem hızla değişir ve yaşanan bu insanlık utancıyla ilgili her türlü yeni gelişme artık gündemimizde değildir. Bir iki ses duyarsınız ama dediğim gibi o kadar cılızdır ki artık ancak yaşanan insanlık utancını kulaklarında ve yüreğinde bir uğultu halinde hâlâ duyumsayabilenlerin duyabileceği bir sese dönüşür. Bence bu şu demektir: “Gündem” bütün uçuculuğuyla gelip aklınızı ve yüreğinizi de buharlaştırır. Bu buharlaşma aynı zamanda kalıcı, iz bırakan bir tepkinin oluşmasını da önler. “Gündem” o an yaşanabildiği kadar, o an gerçekleştiği kadar vardır. Evet televizyon, basılı medya, siberuzay veya basılı medyada hiçbir şey “kaybolmaz” ama arşive döner. Arşivse bu çağın ve insanlık gündeminin talep ettiği “hız”ın çok uzağındadır. Ona ulaşacak ne bir dakikanız ne de sabrınız vardır artık. Bir başka boyutsa şimdi yaşadıklarımızla (Ne Pozantı’yla başladı ne Pozantı’yla bitti elbette!) artık arşive kalmış uzak bile değil yakın geçmişimiz arasındaki bağın kopmasıdır. Van’da deprem olur insanlar çadırlarda yaşam mücadelesi verirken kış günü çadırlarda yangınlar başlar çocuklar ölür. İstanbul’da bu kez inşaat işçilerinin kaldığı çadırlarda işçiler yanarak ölür ama kimse Van’da yanan çadırlarla İstanbul’da yanan çadırlar arasında bir ilişki kuramaz. Her “olay, yaşanmış”lığın kendi başına bir anlamı ve içeriğini aramaya başlanır. Geriye dönüş yoktur bu hız içinde. Van’daki çadırlarda yanan çocuklar arşivdir. Arşivse aklın ta kendisidir ve bize bugün yaşadıklarımız hakkında sağlıklı fikir yürütme ve ilişki kurarak soyutlama olanağı verir. Régis Debray, “Bir Hayat Döngüsü” adlı makalesinde “Bir fikir mirası otomatik olarak aktarabilir değildir. Tıpkı elektrikte iyi ve kötü iletkenler olduğu gibi, soyutlamaların iletilmesinde de iyi kötü tarihsel dönemler vardır” der (NLR, Türkiye 2007 Seçkisi içinde s. 226) ve arkasından şunları yazar: “Eğer haber bültenlerinin, tarihi bir gösteri şeklinde takdim eden araçlar olduğu düşünülürse, arşiv de tarihi pratik olarak sunan araçlardır.” Evet, sanal medya, siberuzay, bizden talep ettiği hız ve bizi mahkûm ettiği tarihsizlik yüzünden “fikir mirasının” aktarılmasında kötü bir iletkendir. Her gün televizyon uygarlığında ve siberuzayda “yazılan” tarihle bağımızı kopardığı için de kalıcı bir vargı ve fikir yürütmenin en önemli koşulu olan “soyutlamayı” bizi arşivden kovduğu, yaşam deneyimlerimizden (pratiklerimizden) kopardığı için de başaramayız. Televizyon ve siberuzay uygarlığının bunların dışında belki de en önemli özelliği “çoğul” olanı dikkate almasıdır. Evet yukarıda sözünü ettiğim gibi “ezilen”ler ve “dışlanmış”lar için önemli bir olanak sunar gibi gözükür ama bizi bu “çoğunluğun” içine gömer. Çoğunluksa arşivsizdir. Yine Debray’ın sözünü ettiğim makalesine döneyim. Debray, “medyasfer”i (Aktarım ilişkileri açısından medyanın birbirini takip eden aşamalarını) üç bölüme ayırır. Yazının icadından matbaanın bulunmasına kadar uzan süreç, (Logosfer) matbaanın icadından 1968'de televizyonun icadına kadar olan süreç (Grafosfer) ve bugün içinde yaşadığımız süreç (Videosfer). İşte bu son dönemde kitap bir kaide olmaktan çıkarak görünür olan, saydığım önceki dönemlere yani Logosfer’in Tanrısı’na, Grafosfer’in “yazı”sına üstünlük kurar. Bu çağda “görünür” olmanınsa “çoğunluk” olmayla eş olduğunu düşünürsek bugünkü “sfer”in bize nasıl bir “demokrasi” vaat ettiğini de daha iyi görürüz. Debray, bu makalede çizdiği bir tabloda bunu şu şekilde özetler: “Kişisel otorite ölçütü: “Logosfer dönemi: Tanrı bana dedi, Grafosfer dönemi: Okudum ve Videosfer: Televizyonda gördüm.” İletişim fırtınasında yalnız ada Siberuzay, internet, iletişim, haberler, haberler, haberler... Dönüşen ve değişen dışsallık acaba nasıl yansıyama başladı içimize? Buraya kadar anlatmaya çalıştığım “yeni gerçeklik” toplumsallaşırken, yalnızlığımızın içinde bu “iletişim” sağanağına nasıl yanıtlar veriyoruz? Şimdi biraz da buraya bakmaya çalışayım. İşte gecenin sabaha doğru evrilmeye başladığı saatlerdeyim. Twitter'dan “kullanıcı”ların yazdıklarını okuyorum. (Siberuzay ya da ülkede benimsendiği biçimiyle “sanal âlem”de insanlar, ister blog yazsınlar, ister Twitter'da yazsınlar, ister Facebook'ta not yazsınlar; bir “yazar” değil bir “kullanıcı”dır. Bu yazıyı yazdıktan sonra da Twitter hesabımı büyük bir mutlulukla kapattım.) Okuyorum ve sayfanın sol yanında beliren ülke gündemi, en çok tartışılan konular vb. hakkında yazsalar da korkunç bir yalnızlık duygusuyla yazdıklarını görüyorum. Ülkede tartışılan sorunlar hakkında düşünce belirtmekten çok (Bir düşünceye varmak bu kadar kolay mı?) “ben buradayım” der gibi söyledikleri. O anda, kendisiyle aynı anda ülkenin veya dünyanın başka bir yerinde ekrana bakan birilerinin olduğunu ve yazdıklarını okuyacağı düşüncesiyle bir şeyler “yazmak”. İşte burada bu yazmak eylemini tırnak içine almak gereksinimi duyuyorum. “Kullanıcı”nın “yazması” gibi bir olguyla mı karşı karşıyayım? Hayır. Yazanın bir “özne” olması koşulunun hâlâ “yazı” için en gerekli koşul olduğunu düşünüyorum ve ekrana bakarken “yazar”ları değil “kullanıcıları” görüyorum. Belki de “yazı” derken haksızlık yapıyorum: Satırları okurken yazmak değil de “söylemek” desem ekranda “oku”duklarıma... O zaman da şu soru takılıyor: Ama o “söylenenleri” duymuyorum ki “oku”yorum. Öyleyse karşımdakiler bir yazı. Yazı ki bana “oku” eylemini yaptırıyor. Okuyorum o zaman yazılanları. İster yazsınlar ister söylesinler. Kötü mü? Gecenin bu saatinde insanların kendilerine önemli gelen başlıklarda bir şeyler “söylemesi” neden kötü olsun? Olmaz tabii. Yine de yazının başında yazdığım duyguya kapılıyorum. “Yazılanların” sadece o anda okuduklarınla sınırlı olmadığını “cümlenin” çok büyük bir bölümünün yazılanın dışında kaldığını “kâğıt”tan okurken öğrendim. İşte bu ders bana, ekranda okuduklarımın bir düşünceyi veya duyguyu “paylaş”maktan çok büyük bir “yalnızlık içinden ben buradayım” diye yazıldığını, ikisinin arasındaki farkı öğretmişti. Böyle olsa ne olur? Olan şu belki de; o anda yazılanın aynı anda “paylaşıma” girmesi (Yayımlanması diyemedim yine.) “söyle”nenle gerçekten “yazı”lan arasındaki farkı görmemi de sağlıyor. Bu kadar kalabalık içinde yine “düşünce ve duygu” zincirlerini birbirine ekleyecek satırlara çok az rastlıyorum ama rastlıyorum. Tıpkı matbu okumalarda olan burada da oluyor. Çok yazılıyor, çok okunuyor ama nitelikli olan hemen ayrılıyor. Yine de bu kadar “paylaşımın” bu kadar iletişim içinde olmanın bile insanlardaki kesif yalnızlığı giderdiğini söyleyemeyiz! Gidermesi gerekiyor mu ki? Gerekmiyor. İnsanlar yalnızlığını yazsın ne var bunda? Ama yalnızlık yalnızlık üstüne katlanarak gidiyor. İletişim örgütlemek değil midir? Bu kadar iletişim içinde olup da en azından duygularını bir türlü örgütleyemedikten sonra ne anlamı kalıyor iletişimin. Ortada tek başına şişmiş birçok egoyla, internette iletişim içinde olduğu belki de hemen hiçbirini tanımadığı insanlar hakkında yargılara varmak, onları kendi şişmiş egosu içinde ezmek. Şöyle demek. “Yalnızlık mı? Sizin ki mi? Benimkinin yanında nedir ki?” Yoksa diyorum insanlar “gözetlendiklerinin” farkında mı? Onun için bu kadar bir “kendi oluş” hali siniyor bu satırlara. Bu kadar “görünür” olma kaygısının içinde “görünürken” silinmek istemek, “görünerek” kendini gözetleyen gözlerden uzak tutmaya çalışmak gibi bir kaygı kemiriyor insanların içini. Örneğin bu konulara kafa yormuş bir bilim insanı şunları yazmış: “(...) Süperpanoptikon saptamasından (Lyon. 1997) hareketle Facebook, vb. toplumsal paylaşım ağlarının tümevarımda internet coğrafyasının dört duvarı görünmez kablolar, IP numaraları vd. ile örülü bir tür hapishane olduğunu belirtmek abartı sayılmayacaktır. Günümüzde artık şu olgu kesindir: herkesi; 'arka pencere'den biri ya da birileri gözetlemektedir. (Ali Toprak, Yeni Medya Dolayımıyla Çıkılan Kamusal Alan: Toplumsal Paylaşım Ağlarında İlişkilenme Biçimleri, Evrensel Kültür Dergisi, Aralık 2009, Sayı: 216, s. 69) Belli belirsiz bir önseziyle bu paylaşım ağlarında kendimizi görünür kılarken satırlarımıza sinen acaba bu hapishane içinde olmak duygusu mu? Bizi gözetleyen süperpanoptikon'a şunu mu demek istiyoruz: “Bak beni gözetliyorsun ama tehlikesizim. Ne kadar görünüyorum, ne kadar ortadayım, gizli kapaklı bir iş çevirmiyorum ve buna rağmen ne kadar yalnızım. Temelsiz de olsa düşüncelerim, bazen sana ters de gelse benden korkma. Bu hapishane içindeki 'özgürlük' benim için yeterli.” İletişimin son hedefinin belli bir düşünce etrafında örgütlemek ve örgütlenmek olduğu ise Aydınlama'nın kocaman bir yalanı. Artık öyle değil. Hepimiz kendi yalnız adamız içinde şişmiş egolarımızla birer “bireyiz.” Yıllar önce seyrettiğim bir Yeşilçam filminde kadın sevgilisini başka bir kadınla yakalıyordu. Adam canhıraş bir şekilde şöyle bağırıyordu: “Sevgilim sevgilim, gözlerine değil bana inan!” “Görüntü”nün arşivi olabilir belki ama televizyonda veya siberuzayda “görülen”lerin olabilir mi çok şüpheliyim. Nihat Ateş Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR