Bir yazar asla ölümden korkmaz, ta ki yapıtını bitiremeyeceğini anladığı ana kadar…

Asya’dan Avrupa’ya uzanan kısrak başının gözüyle burnu arasına konuşlanmış faredeniz Marmara’nın ayağı Gemlik Körfezi’ni içine alan Samanlı Dağları’yla Samanlı Yarımadası’dır.

Bir sağ elin baş ve işaretparmağının sonuna kadar açılı haliyle bir hilâli andırır Gemlik Körfezi. Elin dört parmağının boğumları sahilin zeytin yeşilinden boza varan Samanlı Dağları’nın uç noktalarıdır. Bursa’dan Gemlik’e doğru gidişte, Engürücük Kavşağı’nı geçtikten sonra, şimdilerde yolun sağ tarafına alınmış geniş bir alınlıkta Orhan Veli’nin, beş-yedi-beş (Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma!..) harika haiku dizelerindeki gibi, denizin koyudan gittikçe açılan mavisini hilalin içinde görürsünüz. Ola ki, yolun sol tarafına bakıp da kurulan sanayi tesislerini görüp sakın şaşırmayın!

Umurbey Köy’ü, güneyinden bakıldığında, Gemlik ve körfezini kuşbakışı tepeden görür. Türkiye Cumhuriyeti’nin Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın başka bir deyişle Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Galip Hoca’nın doğduğu köydür, Umurbey... Adına, müzesi, kırmızı yolluklu modern hamamı, anıt mezarı ve camisiyle turistik sarı alınlığa sahip Köy’e tırmanırken yokuşun sol tarafında birbirine paralel üç caddenin alt ve üstüne iki katlı İsviçre dağ evleri tipinde inşa edilmiş yazlıklara rastlarsınız. Demokrat Parti’nin 1960, 27 Mayıs İhtilali’nde asılan üç devlet adamı, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın adı verilen caddelerdeki bu evlerde kışları da oturanlar vardır.

Şimdilerde isminin hangisi olduğunu hatırlayamadım caddenin üst tarafında oturan komşumuz Şevket Sürayya Aydemir’i, Umurbey Köyü’nde, 1974 yılı yazının sıcak bir günü tanıdım.

İnce ve beyaz bacakları geniş paçaları dizlerine kadar kısa pantolonu içinde kaybolmuş, üzerinde bir atlet, başında tavşan postundan yapılmış bir börkle koltuğunda kitap okuyarak önündeki masadaki kâğıtlara notlar alan, sıkıldıkça eline aldığı bastonuyla bahçe duvarı üzerinde volta atan, zaman zaman, gülleriyle tek tek ilgilenen ve sık sık çay içen, yetmiş yaşın üzerinde bir adam.

Babama komşumuzun kim olduğunu sorduğumda, sık rastlayamayacağımız insan tipi komşumuzun Şevket Süreyya Aydemir olduğunu öğrendim. Çok sevindim. Onu kitaplarından tanıyordum. Hemen hemen tüm kitaplarını okumuştum. Aklıma ilk gelen Suyu Arayan Adam adlı otobiyografisini anlattığı kitabı oldu. O kitapla, Bursa Erkek Lisesi’nin orta birinci sınıfının etüdünde tanıştım, Sait Faik’le tanıştığım gibi, yıl 1965. Okulun edebiyat öğretmeni İbrahim Dekak yine etüt öğretmeniydi ve elinde Suyu Arayan Adam vardı. Kitap her halinden yeniydi ve İbrahim öğretmenin elinde, incitmek istenmezcesine, yarı açık bir şekilde okunuyordu.

O gün eve geldiğimde babam da aynı kitabı alıp getirmişti. O zamanlar bir taşra şehri olan Bursa’da aynı anda bir kaç kişide bir kitap gördüğünüzde, kitapçı Orhan Şekercioğlu’na yeni bir kitap geldiğini hemen anlardınız. Okuduğum ilk kitabı odur. Sonra diğer kitaplarına sıra geldi: Birinci, İkinci Adamlar, Enver Paşa, Menderes’in Dramı, İhtilâl’in Mantığı ve tek romanı Toprak Uyanırsa...

Şevket Süreyya Aydemir’i o gün çay içmeye davet ettik. Kitaplar, politika ve siyaset üzerine konuştuk. Karşımda yaşadıkları ve yaptıklarıyla derya bir kütüb insan vardı. Ağzım açık sadece dinliyor, arada istemsiz söze karışıyor, babamdan da azar işitiyordum. O ise, “Bırakınız Sabahattin bey, çocuk konuşsun!.. Gençler konuşmalı!..” diyordu. Güleçti. Konuşması arasında bana sorular sordu, yeterince cevaplar verdim. Uzun bir süre konuştuktan sonra evinin yolunu bastonunu sağa sola sallayarak tuttu.

Şevket Baba beni sevmişti. (Artık ona Şevket Baba demeye başlamış, bu da onun çok hoşuna gitmişti. Gitmese de zaten o kadar kalenderdi ki, ses bile çıkarmazdı.)  Bahçede olduğu zamanlar, ona sesleniyor, zamanı varsa çay içmeye davet ediyordum. Kâh zamanı olmadığını, kâh belli bir süre sonra zamanı olacağını, kâh da hemen geleceğini söyleyerek, çayı ateşe koyarak demlememi söylüyordu. Onun için en büyük demliği kullanıyordum.

Anlatıyordu Şevket Baba. Sürekli çay içerek anlatıyordu. Yaşadıklarını, günümüz bozulmuş Türkçesi’nin aksine, o kadar düzgün cümlelerle sıralıyordu ki, önce yazmış, sonra da ezberlemişti sanki... Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan akşamın alacası üzerimize hemen çöküyordu.

Yazın son günleri yaklaşıyordu. Onun bilgisinden ve anlattıklarından oldukça etkilenmiş ve bir yazı yazmıştım. Yazdığım yazının ne hakkında ve edebi tipinin ne olduğunu şimdilerde hatırlayamadığım bir yazıydı bu. Bu nedenle ona ilk kez gidecek ve merak ettiğim evinin de içini görecektim. Bir gün öncesinden sözleştiğimiz saatte yazıyı Şevket Baba’ya götürdüm. Ona yazıyı verecek, eleştirisini isteyecek ve o zamanlar bulunamayan Dimitrov’un üç ciltlik Gençlik Üzerine Notlar adlı eserinin kendisinde olup olmadığını da soracaktım.

Havalar, yazın sıcağını yitirmeye başladığından, Şevket Baba da bahçeden içeri çekilmişti. Evin bahçe kapısından beni içeri aldı. İki katlı evin zeytinlik olarak yapılmış taş alt katı olduğu gibi kütüphaneydi. Yukarı kattan aşağıya inen merdivenin açıldığı geniş sofanın iki yanına açılan kapısız iki odanın içi, pencerelerin dışında binlerce kitapla doluydu. Sofada, yanında piknik tüpünün üzerinde kaynayan çaydanlıkla geniş bir çalışma masası vardı ve üzeri kalın ciltli kitaplarla doluydu. Burası, kitapsever insanların öldükten sonra gitmek istedikleri cennet olmalıydı!

Yazıyı verdim ve Gençlik Üzerine Notları sordum. Yan odaya geçerek kitapları getirdi. “Hemen oku ve getir!” dedi. Belli ki kitaplarına çok önem veriyordu. Bu zaten kaçınılmazdı. Masasına oturdu. Önündeki kâğıtlara bakıyordu. Ben de ona bakıyor, bir şey söyleyemiyordum. Sonunda, “Şevket Baba!” dedim, “bir yazı yazdım. Okuyup, eleştirir misin?”

İkiye katlanmış teksir kâğıdına yazılmış yazıma bakmadan çay doldurdu. “Sen,” dedi, “bu yazıyı al ve iki ay sonra bir daha oku ve bana getir...” “İyi ama, “ dedim, “ben, on beş gün sonra İstanbul’a dönüyorum, üniversite açılıyor.”

Gülerek, “İyi işte ne güzel, o zaman getirirsin...” dedi. Bu konu kapanmıştı.

Yazıyı bir kere daha katlayarak kitaplardan birinin içine koydum ve çayımızı içerek konuşmaya başladık. Aklıma takılan bir konu vardı. Onu sormak için eşref saatini bekliyordum. O güne kadar bir çok konuyla ilgili konuşmamıza karşın, Nazım Hikmet Ran hakkında bir kelime bile etmemişti.

O günkü konuşmamızın sonuna geldiğimizi hissettiğim bir anda, aklıma takılan konuyu açtım ve Nazım Hikmet’ten o güne kadar neden bahsetmediğini sordum. Yüzüme baktı baktı ve “Burada gördüklerin ‘Kırmızı Mektuplar’ adlı yeni kitabım,” dedi, “bu kitap çıktığında Nazım Hikmet’le ilgili görüşlerimi okursun...” Yüzündeki ifadeden, bu konuda başka bir şey konuşmamamın gerektiğini anladım.

Dimitrov’u okudum, bir hafta sonra geri verdim ve İstanbul’a döndüm. Aradan bir sene geçmiş, yine Umurbey’deydik. Yine Şevket Baba ve yine sohbetler başladı. Sohbetlerden birinde, damdan düşer gibi, “Yazı ne oldu?” diye sordu. “Ne yazısı?” dedim. “Hani geçen sene getirip vermiştin ya! Okuyup eleştirecektim...” Ben unutmuş, o ise unutmamıştı. “Haa, o yazı mı? Ben onu tekrar okudum ve yırtıp attım,” dedim.

Gülmeye başladı ve “Ben de aynısını yapmıştım. Yırtıp atmıştım,” dedi. “Nasıl?” dedim. Anlatmaya başladı: “Sovyetler’deki, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde okurken bir yazı yazmış ve profesörüme vermiştim. O da bana, ‘Bu yazıyı şimdi al, iki ay sonra oku, öyle getir, demişti. Ben de yazıyı iki ay sonra okuduğum da yırtıp atmıştım,” dedi. Tekrar gülmeye başladı. “İşte,” dedi, “Diyalektik, dediğin budur. Yazının diyalektiği kuru fasülyeye benzer. Ne kadar bekletirsen o kadar lezzetli olur. Kıvama gelir yazı.. kuru fasulye gibi helmeleşerek tat kazanır. Hele bir de ara ara soğuk su ekleyip ısıtırsan yazının tadına varamazsın?”

Bana ara ara verdiği derslerden biri olan bu dersi, hiçbir zaman unutmadım. Kırk altı yaşından sonra yazı yazmaya başladıktan sonra, ne zaman bir kompozisyon, bir hikâye ya da bir roman yazsam, Şevket Baba’yla olan bu anımı unutmam ve metni helmeleştiririm.

O yazın günleri, onu gördüğüm son günlermiş.

Ertesi senenin, 1976 yazını, ağır gelişen siyasi olaylar nedeniyle Umurbey’de geçiremedim. İstanbul’da kalmam gerekiyordu.

Şevket Baba’yı bir daha göremedim.

Üniversite sivil faşist acentelerin saldırıları karşısında süresiz kapatılmıştı. Babamla telefonda konuşmamız sırasında Şevket Baba’nın Ankara’da vefat ettiğini öğrendim. Acele Umurbey’e gelmemi istiyordu.

Umurbey’de gidip, evimize geldiğimde korkunç bir manzarayla karşılaştım. Sokak, Şevket Baba’nın atılmış kitaplarıyla doluydu ve ara ara kitap bombardımanı pencerelerden devam ediyordu. Bugünlerde televizyon kanalarından birinde, Yapılan edebiyat programının jeneriğinde olduğu gibi kuş olmuş kitaplar, sayfaları kanat olmuş uçarak sokaktaki yerini alıyordu!

Babam ve komşular olayı hayret ve elem içinde izliyorlardı. Oğullarından biri gelmiş, önce evin pancur ve kapılarını sökerek satmış. Evdeki eşyaları satacakmış ama evde eşyadan fazla kitap olduğu için önce kitaplardan hıncını almaya başlamış!

Kitapların yanına gittim. Gençlik Üzerine Notlar’a baktım, yoktu. Bir cildini bulsam ve hatıra olarak alsam diye düşünüyordum. O arada üç cilt Serveti Fünun dergisi gözüme ilişti. Onları aldım. Babam kızdı. “Git onları aldığın yere bırak,” dedi. “Bırakırım!..” dedim ama bırakmadım, evin bir köşesine sakladım. Bir süre sonra oğlu gelerek babama, “Komşular sizin kitaba meraklı olduğunuzu söylüyor. Beş yüz lira verirseniz, kitapları size bırakayım,” dedi. Babam kızarak, “Sen önce kitaba hürmet etmesini bil,” dedi ve oğlunu adeta kovaladı. Babama, “Alsaydık, ne olurdu sanki. Bak adam kitapları nasıl atıyor? Hurdacıya verecek…” dedim. Sinir küpüne dönmüş babamdan o hışımla ben de hisseme düşeni aldım. Bir yerden bir kamyonet geldi. Saatlerce matbuu kağıt ve kitap ne varsa taşındı. İçim sızlıyordu. Dokunsalar ağlayacaktım. Göz göre göre bir katliam yaşanıyordu. Kitaplar, cennetinin sessiz güzelleri meçhûle akibetine doğru yol aldı. Akşama kadar konuşmadık. Yemekte üzgün olduğumu gören babam, “Oğlum, Şevket Bey gibi adamlar büyük adamlardır. Ben kitapları alırsam, gazeteler sonra beni yazar,” dedi.

Gerçekten de babanın dediği gibi oldu. Bir çok gazeteci ve yazar geldi. Çoğunluğu Cumhuriyet gazetesindenmiş. Gemlik ve Orhangazi’de ne kadar bakkal kasap varsa dolaşıldı ve Şevket Baba’yla ilgili haraç mezat götürülenler toplanmaya başlandı. Orhangazi’de bir bakkalda Kırmızı Mektuplar’ın izine rastlandı. Sadece bir kısmı elegeçti. Bir süre sonra Cumhuriyet Gazetesi’nde bitmemiş olarak gün be gün süreli yazıldı. Kırmızı Mektuplar’ı gazeteden keserek 12 Eylül Askeri Darbesi’ne kadar saklamıştım. Onların da sonu, diğer kitaplarım gibi SEKA Kâğıt Fabrikası olduğunu biliyorum.

Kitapları satın almaması babamın da içine ukde oldu. Zaman zaman, “Ben neden almadım ki o kitapları, bir kütüphaneye verirdik,” diye hayıflanıp durdu.

Vecdi Çıracıoğlu

(Mayhoş Zamanlar, Marjinal Kitap, İst. 2011)

KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)