Sergi / Osman Gür
Sessiz ve sinik adımlarla yürüdü. Kuşkuyla bakan yüzlerce gözü saklıyordu örtük pencereler, dallarından yemiş sarkan ağaçlar. Açıklığa ulaştığında derin bir nefes aldı. Muavinin gösterdiği yer burası olmalıydı. Ötesi denizdi. Boynunu kerten askıdan kurtulmanın sabırsızlığında yere bıraktı çantasını. Terlemişti. İki karış yüksekliğindeki duvara oturdu. Cadde boyunca sessizlik hâkimdi. Çantasını açıp plastik şişesinden su içti. Yerine geri koydu. Bir sigara yakıp etrafı seyretmeye başladı. Kimi kahverengi kimi sarı deniz taşlarından tek katlı, iki katlı evler sıralıydı. Cephesi ufka dönük. Kızıla çalan cilalı tahta kapaklarıyla pencereleri örtük, bahçeleriyse sessiz ve temizdi. Evlerle denizin arasından özensizce çekilen kalın bir çizgi gibi parke taşlı yol uzanıyordu. Evler, deniz, ağaçlar, sokak derin uykularındaydılar. Genzini, sıcakta kavrulan kuru ot kokusu doldurdu. Yabanıl zeytinlikler, karşısındaki dağların örtüsüydü. Çantasından çıkardığı bezi yere serdi. Seslenerek uyaracak birinin bekleyişinde sağına soluna bakındı. Kimse yoktu. Duvarın arkasından getirdiği taşları bezin uçlarına koydu. Sonra çantasındakileri boşaltmaya başladı. Hemencecik de bitti. Oturup bir sigara daha yakarak beklemeye başladı. Ağustos böceklerinin sesleri önce huysuzlanarak çoğalıyor, sonra usul usul sönüyordu. Bu çoğalıp azalma, sözleşmişler gibi aynı anda başlayıp aynı anda bitiyordu. Elbet bir gizi olmalıydı. Yolun, evlerin sessizliği içini bir pişmanlık ezinciyle büktü. Hemen toparlanıp gitmek istedi. Göğsüne yumruk yemişçesine, kent geri itti onu. Döndüğünde yüzüne bakacaklardı. Kurulacak sofranın telaşında genç bir kadın, huysuzlanan çocuk, sabırlı bir suskunlukta ananın bakışları karşısına durdu. Hesap sorarcasına değil, güç verircesine “Kal. Gitme.” dediler. Önünde serili duranlara baktı. Gidemedi. Denizde boğuldu; kıyının, evlerin taşları altında ezildi. Bir bardak çay içimi sığınacağı gölgelik arandı. İlkin ak boyası, sonra da kutu gibi sevecen hâli gözüne ilişti. Girip çıkanlar olmuştu. Karşı kaldırıma geçip yürüdü. Yaklaştığında sonuna kadar açık kapı, penceresiyle umduğunun fazlasını bulmuştu. Tahtadan üç dört alçakgönüllü masa, sandalye; üzerine kol kanat germiş asmanın serin gölgeliğinde konuk bekliyordu. Bir yanı kahve, bir yanı marketti. Aradığı yeri bulmanın rahatlığında geri döndü. Metalik bir ses yükseliyordu. Köşeden yavaşça dönüp kendisine doğru aynı hızda devam etti. Küçük tümsekleri bile gürültülü sarsılışlarla aşıyordu. Kaportasının boyaları dökük, tekerlek kapakları eksikti. Deposunda kalan son damlalarını harcarmışçasına yavaş gidiyordu. Gelip önünde durdu. Kasanın arka kapağı ve yankapaklardan biri açıktı. Gerili tentenin altında sebze kasaları vardı. Kasanın içindekilerinin sıcağa, beklemişliğe direnecek halleri nerdeyse yoktu. Pörsümüşlerdi. “Nasıl?” Çenesiyle yerdekileri göstererek sormuştu. Gözlerinin içi gülen sevimli bir yüzdü arabanın camından uzanan baş. Motoru durdurdu. Elindeki mikrofonu torpidonun üstüne koyup, sigarasından bir nefes çekti. Sorusuna karşılık almış gibi, canı sıkkın uzaklara doğru bakıp: “Tadı yok.” dedi. “Yeni geldim.” “Nereden?” Geldiği taraflara doğru elini salladı. “Ha, anladım. Fena sıcak var bugün.” “Onun için mi ortalarda kimse görünmüyor?” “Yok. Akşamüzeri hareketlenir ya. Gene de ı- ıh. Bir şey çıkmaz.” Sözlerinin aksine, şişman yüzünde iyimser bir tebessüm geldi geçti. Gülümsedikçe de gözleri kayboluyordu. Verdiği molanın yettiği düşüncesiyle tekrar motoru çalıştırıp, eliyle selam vererek “Her taraf yanıyor, yanıyor. Hadi eyvallah.” diyerek uzaklaştı. Hoparlörden yükselen tarazlı ses, ortalığı bir daha inletti. Usuldan bir esintinin dalgası vurdu kıyıya. Söğüt yapraklarına benzer uzun uzun otları, çöpü taşıdı. Çantadan çıkardığı sudan bir yudum aldı, içemeden tükürdü. Sıcak ve buruktu suyun tadı. Avucuna döküp, serinlemeyi umarak tepesini ıslattı. Ağustos böcekleriyle güneş yarış ediyordu. Biri sesini artırdıkça öteki de sıcağını artırıyordu. Küçük bir motosiklet terkisindeki damacanayla uğunarak gelip, geçti. Sıcak, sessizlik ve donup kalmış bir zamanın ortasında bekliyordu. Düz damlı yer, yeniden gözüne ilişti. Yüzündeki çizgiler gevşedi. Gülümsedi. Asmaların gölgesi içini ferahlattı. Çantasını, sergisini öylece bırakıp yürüdü. Işıkla kamaşan gözlerini kısmaktan şakakları ağrımıştı. İnce belli bardakta çay ve yanında da su geldi. Suyu bir dikişte bitirdi. Şekerini atıp keyifle çayını karıştırdı. Arada, kalkıp sergisine bakıyordu. Mahzun ve de ürkekti. Sıcağın karşıkonulmazlığında yere daha çok yapışmış zavallılıkta duruyordu sergisi. Her baktığında içi jilet kesiği bir sızıyla çiziliyordu. Başka yana kaçırdı bakışlarını. Kayalıkların ötesinde yükselen binanın kibirli, uzak duruşu vardı. Evler gibi taş yapı değil, betondandı. Yüzünü gizlercesine laciverdi koyulukta camla maskelenmişti cephesi. Önündeki demir direklerde bayraklar asılı, denize doğru uzanan iskelesi boştu. Etrafını kuşatan çalılık, yarı bele kadar yükseklikte özenle biçilmişti. Kendisinin izin vermediği kimselerin giremeyeceğinden öylesine emin duruyordu. Baktıkça içinde öfke kabartan sıkıntıyı duydu. Denizin uçsuz bucaksızlığına dönüp çayını yudumladı. İçtiği çay açlığını duyurmuştu. Kapının önünde ekmek dolabı, gazetelik ve kasalarda da bira şişeleri vardı. İçerideki buzdolabı, yenileceklerin seçiminde güçlük çektirmeyecek kadar yiyecekle doluydu. Küçük paketlerde peynir, yarısı doğranmış sucuk, açık kapta da zeytin vardı. Peynir ve ekmek istedi. Parasını verirken “Masaya da su bardağında çay getir.” deyip asmanın altındaki yerine geçti. İki büyük lokmayı açlığın sabırsızlığında yedi. Çayı getiren ocakçıya “Pazar nereye kuruluyor?” Ocakçı, üşengeç bir tavırla “Buraya kurulmaz. Karşıya kurulur pazar. Herkes de oraya gider.” Onun ‘karşı’ dediği tarafa bir şey görmeyi umarak baktı. Güneş orayı da eritip yok etmişti. “Dün kuruldu pazar. Hem, niye dün gelmedin ki?” “Yetişemedik işte.” diyerek sorgulayan bakışına terslendi. Başka söz etmeden ekmeğine yumuldu. Dönüp gidinceye kadar da başını kaldırmadı. Ekmeğinin tadı buruklaştı. Ocakçının ardından kızgınlıkla baktı. Kıyıya gelenlerin olduğunu görünce son yudumunu da ayakta içti. Çayın parasını ödeyip hızla sergiye yürüdü. Ocakçı, masada uyuklayana aldırmadan televizyonun sesini biraz daha çoğalttı. Acele gidişine bakıp dudağının kenarında alaysı bir gülüşle kendi kendine: "Koş koş, müşteriler seni bekliyor." dedi. Üzerine çöken ağırlığı içtiği taze çay ve sigarayla atmıştı. Güneşe meydan okurcasına yeniden dikildi sergisinin başına. Bakışları dinçleşti. İkişerli üçerli gelenler oluyordu. Bir insan sesi duyacak olsa yüreği daha hızlı çarpıyor 'Belki budur.' diyerek merakla beklemeye başlıyordu. Hiçbiri görmedi. Onlar için yok biriydi. Yüzdükten sonra, hepsi de çok kalmadan gidiyordu. Her gelip geçenin uğrattığı düş kırıklığından sonra, arkalarından bir küfür savuruyordu. Çabucak uzaklaşmaları, usanç veren yalnızlığını daha da çoğaltıyordu. Bir başına kalışının sıkıntısıyla söylendi. ‘Para yerine, bir çanta dolusu döküntü. Neymiş efendim işler kötü gitmiş de batıyormuş da eleman çıkartmaktan başka çaresi kalmamış. Elinde olan bunlarmış. Satıp paraya çevirirsem hem ben paramı almış olacakmışım hem de o borcundan kurtulacakmış. İş değiştiriyorum, artık bunlara da ihtiyacım yok. Başıma bela olmaktansa al, hem senden hem bu döküntülerden kurtulayım, diyerek başından savmadığını anlamadık sanki. Kime satacaksın? Hani? Kim var? İn cin top oynuyor. Güneşin altında durmuş, biri gelecek diye umuyorsun. Bekle bekle. Çok gelen olur da…’ Kıyıya doğru gidip taş seçti. Beliren her yüzü bütün gücüyle bir bir taşlayarak denizin sularında boğdu. Tekrar yerine geldi. Gene de geçmemişti öfkesi. Eline geçen çöple yerde yazılar yazıp şekiller çizdi. Aklına gelen, hiçbirinin sözlerini tam bilmediği, ezgiler mırıldandı. Ne gelen vardı ne giden. Dönüş zamanını sorduğunda saat başı hareket ettiklerini söylemişti muavin. Saatine baktı, geçen zamanı hesapladı: “Demek, geleli beş buçuk saat olmuş. Elde var sıfır.” Sığ yerlerinde yosunlu, iri taşlar kaplıydı. Yüzmeye gelenler, ip cambazları gibi elleri iki yana açık, ayaklarıyla taşları yoklayarak adımlarını atıyorlardı. Tedirgin adımları düzlükte sona erdiğinde, ürperen bedenlerini suyun serinliğine salıveriyorlardı. Sırtındaki incecik gömlek, kuruyan teriyle sertleşip kalınlaşmıştı. Kıyıya usulca vuran dalga seslendi: “Sen de gel.” Yüz vermedi. Önce uzaktan uzağa, sonra gittikçe yaklaşan sesler çalındı kulağına. Telaşsız, ölçülü. Kesik kesik dilleniyordu sözler. Bezgin, kısık gözlerle oturduğu yerden dönüp baktı. Görünüşleri bir çocuk resmi gibi abartılıydı: Dev adam, çöp kadın ve aralarında da cüce. Dev’in sesi duyuluyordu. Hep aynı tonda, ağzı sıcak bir lokmayla doluymuşçasına çabuk ve kısaydı konuşması. Çöp Kadınınsa tizdi sesi. Dev, sorulara mı karşılık veriyordu, yoksa bir şey mi anlatıyordu bilemedi. Çünkü sözleri başka diyarların diliydi. Yaklaştılar. Yüzleri, güneş yanığı kızarıklığında; kolları, bacakları sarı tüylüydü. Cüce’nin çilli burnunun derisi kavlamıştı. Başını yana eğip, alttan yukarı yüzlerine bakarak konuşmaları dinliyordu. İşi öylesine başından aşkındı ki gelen olduğunun bile farkında değildi. Yaklaşıyorlar. Ne çok dağılıyordu bu sergi. Şimdi iyice görecek kadar yakınlar. Derlenip toparlanmalıydı. Kulağı tetikte küçük bir seslenişlerine hazır bekliyordu. Önce Cüce geçti önünden. Önemsemedi. Umudu bir çakıl taşı büyüklüğünce eksildi. Sonra Dev geçti. Bakmaya bile değer görmedi. Gövdesince umudunu yıktı. Çöp Kadın da geçti, bir kıymık da o götürdü. Birden aklına gelmiş gibi, Çöp Kadın geri döndü. Gelip karşısına durdu. Yüreği hop etti. Dev’e seslendi. Ne olduğunun merakıyla ikisi de döndü. Yanına çağırdı. Dev, uysallıkla istenileni yaptı. Çöp Kadın, uzun zamandır aradığı bir şeye rast gelmişliğin hevesinde bakındı. Yalnız gülüşü mü, göstermek istediği şeye uzanan parmağına dek zarifti. Hemen açıverdi paketin yapışkanını. Üstelik, birkaç tanesini de o istemeden açtı. En büyükleri bile Dev’i örtmezdi. Kendisine olmalıydı. Seçtiğini gösterdi, Dev, olabilir de olmayabilir de, dercesine omuz silkti. Bir başkasını gösterdi. Bu sefer başıyla onayladı. Benzerlerinden ikisini daha açarak eline uzattı. Çöp Kadın maviş maviş gülümseyişiyle aldı. Seslendi. Uzakta duran Cüce gelip, yüzüne baktı. İsteksiz adımlarla yanlarına geldi. İyice açıp Cüce’nin üzerine tuttu. Cüce’den geriye yalnız ayakları ve başı kaldı. En küçüğünü aradı; bulunca sevinçle, Çöp Kadın’a uzattı. Yok. Olmadı. Hemen daha küçüğünü aramaya başladı. Demin elindeydi de koyduğu yeri bulamıyordu. Sıkıntıyla karıştırdı. Gene bulamadı. Olmalıydı ‘Ah, akılsız kafa! Neden bir iki tane de en küçük bedenlerinden almazsın? diyerek’ hayıflandı. Bir tanesini, kararsızlıkla tekrar üzerine tuttular. Cüce izlemek ve söylenileni yapmakla yetiniyordu. Biri ötekinden bir parmak uzun olanla kısa olan arasında kararsız kaldılar. Ellerin, yüzlerin, gözlerin anlatabileceği kadarıyla Cüce'ye yakıştığını, giyebileceğini anlatmaya çalışıyordu. Kollarını katladı, eteğinin uçlarını pantolonunun içine soktu tekrar. Azıcık geriye çekilip yüzünde sevecen bir gülümseyişle kadına bakıp, yakıştığını anlattı eliyle. Dev, gösterilenlerin hepsine omuz silkti. Çöp Kadın elindekini uzattı. Cüce’nin üzerindekini de çıkarttı. Yüzüne baktı. İstiyor mu, istemiyor mu? Anlayamadı. Aralarında konuştular. Soluğunu tutarak izledi konuşmalarını. Kadın bir şeyler söyledi. İstemedikleri bir şeyi tutmanın gereksizliğinde, kendisine geri verdi. Acı bir gülümseyişle kadının gözlerinde umut arandı. İstemeyişin kesinliğinde iki el karşı durup baş iki yana sallandı. Çekip gittiler. Güneşin kendisine oynadığı bir yanıltmaca oyunu olmalıydı. Elinde kadının geri verdikleriyle öylece kaldı. Bir söz, omuzunda duyacağı bir el arandı. Yoktu. Boş gözlerle etrafına bakındı. Sıcağın terli, yapışkan ağırlığı külçe gibi çöktü üzerine. Tükenen gün değil, son umuduydu. Sabah geldiği yola doğru baktı. Yol hiç bitmeyecek kadar uzundu. Osman Gür
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR