Ot çöp dergilerinin ilkinin ve en havalısının müstesna yazıcılarından olan, ilk kitabından bu yana habire ödül alan, yazdıkları tiyatroya uyarlanan, bir eli BirGün’le gazetecilikte, bir eli Yıldırım Türker’le televizyonda bulunan Seray Şahiner’in beşinci kitabı Kul, Can Yayınları’nca okura "arz" edildi.

Kitabın ilk baskısı on bin adet yapılmış. Güzel! Buradan, genç yazarlara cesaret vermek için de olsa tek bir kitap yayınlama fırsatı dahi tanımayan bir yayınevinin Seray Şahiner’in kitabını basarak sadece Ot tayfası bile alsa, kendi kendini sattırır, diye düşündüğü anlaşılıyor.

Yazar, büyük kentte yaşayan alt-orta sınıf kadın karakterleri, günümüzün popüler eğilimlerine uygun biçimde betimleyip gençlere "keyif" verecek bir üslupla anlatması ile biliniyor. 2007’de, Yaşar Nabi Nayır ödülünde "Dikkate değer"(!) görülünce ve Hulki Aktunç’un ön sözü ile ilk kitabı Gelin Başı’nı yayımlatınca her şey kolaylaşıyor. Az değil, Aktunç onun üslubunu Leyla Erbil’e benzetiyor ve şimdiden "usta" diye niteliyor. (Bu arada, Hürriyet’in, ilk sevişmesinin ayrıntılarını ve mastürbasyonlarını anlatmakla ünlenmiş Ayşe Arman hanfendisi de, Şahiner’i yere göğe sığdıramıyor.)

Benim tarafımdansa sadece ortada bir Leyla Erbil değil, Orhan Kemal’i taklit etmekten dolayı kendi tarzını asla bulamayacak bir pop-yazıcı görünüyor!

Kul romanına değinirken bu konuyu kesinlikle atlamamak gerekiyor. Yazarın bu "roman"da anlattığı her şey, aslında otuz kırk sayfalık bir öyküye sığacakken, okuru sıkıntıya gark eden uzatmalarla dolu tatsız tuzsuz bir metin ortaya çıkıyor.

Kendi adıma, Orhan Kemal’in, olayları Adana’da geçen romanlarına bayılırım. Anlattığı işçilerin, köylülerin içinde büyüdüğünden, yazdığı her satırı önemserim. Ancak, aynı kitabını birden çok kez okumakta zorlanırım; çünkü, bilenler bilir, ustanın, karakterlerin içsel monologlarını, onların ağzından anlatmak ve tekrar tekrar anlatmak gibi bir alışkanlığı vardır. Bunu, yazarın, ekonomik kaygılarla eserlerinin hacmini artırmak için yapıyor olma ihtimali mevcut. Çünkü ilk dönem ürünlerinde, örneğin Baba Evi, Avare Yıllar’da (Adana yılları!) buna pek rastlanmıyor. İstanbul’da yaşamaya başlayıp ekonomik sıkıntılar içinde çok sık ve fazla kitap yazdığı zamanlarda bu monologların arttığını görüyoruz.

Seray Şahiner de bunu yapmaya çalışıyor.

Örneğin şöyle yazıyor: “Ne olurdu şimdi kocası yanında olaydı da saçını bir okşasaydı.”

Bu, o an karakterin aklından geçen bir "şey" oluyor ve yazarca, onun aklından çıkarılıp bize sunuluyor. Sunuluyor; ama tıpkı kişilik bölünmesi yaşayan bireyleri anlatan yazıcıların yaşadığı temel sorun gibi, mantıksal hatalar yapma riski de bu noktada artıyor.

Şöyle. Örneğin yukarıdaki cümleyi kuran karakter, -az sonra değineceğiz- naif, kendi halinde, emeğiyle hayata tutunmaya çalışan, eğitimsiz bir kent yoksulu kadın. Bu cümleyi aklından geçirmesi olası; ancak onun Allah’ı sorgulamak, Allah’la mücadeleye girmek gibi bir eylemi olamayacağı da büyük olasılık! Seray, Orhan Kemal’in küfürlü metinlerine yaslanarak, karakterinin zihnine girip, onun için, “Bir hatası bir günahı varsa, Allah Mercan’ı affetsindi.” diyor. Güzel; fakat akıllara zarar biçimde, “Zira Mercan Allah’ı affetmişti... Mercan Allah’ı olduğu gibi kabul etmişti.” gibi karakterin kapasitesini aşan biçimde müdahale ederek epey ileri gidiyor.

Bir kez daha söylemek gerekirse, yazar, kitabında sadık bir “kul”u anlatırken, bu “kul”un Allah’la kendini eşit görmek gibi bir düşüncesi olamayacağını atlıyor, unutuyor. Sanıyorum, kendi düşünceleri ile karakterininkini birbirine karıştırıyor.

Bu Orhan Kemal "mevzuu" önemli olduğundan, romana değinmeden önce not etmek gerekiyor. Ayrıca, post-modernist anlatı yöntemlerine sıklıkla başvuran yeni dönem yazıcılarının, geleneksel olanlardan da kopamamaları nedeniyle, bu tuhaflıklar da maalesef böyle olumsuz bir yöne evriliyor.

KUL

Kitaba geçersek, Seray Şahiner, diğerlerinde yaptığı gibi, bu çalışmasında da yine dişine göre bir kahraman seçiyor. Mercan adını verdiği karakteri kadının Alevi olduğunu, apartman merdivenleri silerek para kazandığını, çok yorulduğunu, işe yaramaz, çalışmayan üstelik de bağımlı bir adamla evli bulunduğunu öğreniyoruz. Şahiner ve benzerleri son zamanlarda ezilmiş kadın vs. edebiyata bol bol meze yapılıyor. Sözüm ona edebiyatçı kaybedenler, -gerçek kaybedenlerin haberi bile olmadan!- onlara benzeyen karakterler yaratıp yedi liralık dergilerde satıyor.

Romanın açılışında, Mercan, kocası tarafından terk edilmiştir ve Mercan kitap boyunca onu bekliyor. Bu "kaçak" kocanın, evde işsiz güçsüz oturduğu ve Mercan’ın kazandığı üç kuruş parayla ot içtiği yazılıyor. "Ot" kelimesi, sayfalar boyunca o kadar çok telaffuz ediliyor ki adeta insana, acaba "subliminal mesaj"a, Ot dergisinin reklamına mı maruz kalıyoruz, sorusunu sorduruyor.

Yahu alkoliği anlarız, kumarcıyı biliriz de otçu koca yaratmak, gerçekten, bütün samimiyetimle merak ediyorum, nereden çıkıyor?

Az evvel bir vesile ile değindik, Mercan, "Kocam keşke gitmeseydi de saçlarımı okşasaydı" diye iç geçirirken, o geri dönsün diye camilere, cemevlerine, türbelere, kiliselere gidiyorken Seray hanım araya girip, “Mercan Hanım sık sık Sümbül Efendi Camii’ne gider. Neden derseniz; Mercan Hanım yalnız yatmaktadır.” diyor.

Mercan’ın bütün saflığı, masumiyeti “yalnız yatmak” vurgusu ile tuzla buz ediliyor! (Bir yazar, karakterine hiç böyle bir kötülük yapar mı? Sormak gerekiyor.)

Mercan, o güne dek bir çocuk sahibi olabilmek için aşındırdığı yolları, şimdi kocası dönsün diye yürüyecektir; ama henüz kendini avutmakla meşgul oluyor. Tek dostu, yoldaşı olan televizyonda gördükleri ile zaman öldürüp "kafa dağıtma"ya çalışırken, birden "diyet yapanlar"a özeniyor!

Yazar, bu kısımda, Mercan’ın diyetle ilgili düşüncelerini bize aktarıyor ve bunu 3 sayfada yapıyor! Ama heyhat Mercan eczaneye gidip de tartıya çıkınca elli kilo geldiğini görüyor ve diyete gerek olmadığına karar veriyor! 

Üç sayfalık diyet muhabbeti sizlere afiyet; Şahiner, diyet yapan mankenlere kendisi laf dokundurabilmek için Mercan’ı kendine oyuncak ediyor.

Okur mu? Edebiyat mı? Onun için böyle kavramlar daha başlangıç bile sayılmıyor.

Mercan bir Pazar günü gazete okurken, gazetenin bebeklerle ilgili ekini karıştırıyor. Ekteki haberler, bebeklerin hastalıkları, beslenmesi, düşmesi kalkması tam 11 sayfa boyunca okura sunuluyor!

Mercan’ın, cemevine gidince dinlediği dede duası ise 8 sayfa tutuyor!

Orhan Kemal öykünmeli tekrarlar ve gereksiz aktarımlar çıkarılırsa, kitap otuz sayfa da yazılabilirdi tezim sanırım doğrulanıyor.

Şimdi, sen anlamazsın, yeni dönem anlatıları böyle, çağdaş roman şöyle falan denilebilir; ama mesela şunları Orhan Pamuk yapınca çok göze batmıyor. Çünkü orada bir bütünlük bir tamamlayıcılık söz konusu iken, burada bu görülmüyor; çok acemice kaçıyor!

151 sayfalık Kul adlı romanın yarısı bunlarla doldurulunca kitabın pek bir değeri ve anlamı olmuyor.

Yine aynı gün, aynı sabah; Mercan kahvaltı ediyor, gazete okuyup kahve içiyor. Dikkat!

Merdiven yıkayarak geçinen, bir bodrum katında yaşayan temizlikçi, emekçi Mercan, güne kahveyle başlıyor. (Sakın bunları Seray hanım yapıyor olmasın!) 

Seray, Mercan’a kendi sevdiği şeyleri yaptırıyor. Çay kahve deyip geçilmesin; burada olan şey bir zihniyete, romancıyım diyen piyasa yazıcılarının özensizliğine örnek teşkil ediyor.

Bir gün kahramanımız Mercan, "Öz Japon Pazarı"ndan üzeri resimli pek çok bardak alıyor. Şahiner bunu, -güya ironi- şöyle aktarıyor: “Mercan suyu kova burcunda, sabah çayını Eyfel Kulesi’nde, akşam kahvesini Thames Nehri’nde içerdi.”

Oysa Mercan adlı emekçi kahramanımız tüm kitap boyunca, defalarca sabah ve akşam vaktinde anlatılmasına rağmen, bir kez bile sabah çayı, akşam kahvesi içmiyor! Bu yeme içme işi sadece Pazar kahvaltısına, o da yanlış biçimde konuya iliştiriliyor.

Mercan, sonra yazarı tarafından nedense eski mahallesine gönderiliyor. Eski arkadaşları oradan ayrıldığı için, şu "tamamen duygusal" cümleler kâğıda dökülüyor: “Onların evlerinin yerine yükselen apartmanlara taşınanlar da ne Mercan’la oturup iki laf eder ne birlikte cemevine giderdi.”

Özensizlik o kadar fazla ki işi apartman merdiveni silmek olan, yani yaşamını merdiven silerek sürdüren Mercan, apartmanların yükselmesinden şikâyet ediyor!

Karakterin "Alevi" yapılması da son dönem moda edilmiş sözüm ona muhalifliğin bir sonucu. "Yeni sağ" ideolojinin karşıtı değil bütünleyeni olan "yeni solcu"luk tam da bunun üzerinden şekilleniyor. İşçinin işçi olduğu için ezildiği gerçeği buz gibi bir gerçek olarak dururken, piyasa yazıcıları ve solcuları, ezilenin cinsiyetini, dilini, dinini, cinsel tercihini didikleyip buradan kendilerine ekmek çıkarmaya bayılıyor. Bunlar hassas ve başka bir yazı konusu olduğu için girmek istemiyorum; ama Seray, “Mercan, bir Alevi kadını yüz metre öteden tanırdı. Yıllardır ağlamış gibi bakardı Alevi kadınlar.” gibi hastalıklı bir algıyı dile getirmekten çekinmiyor.

Alevi kadınlar, ülkemizin hiçbir yerinde ağlar gibi bakmaz! Bütün etnik ve dinsel gruplara mensup kadınlarımız gibi mağrurdur, onurludur, kıymetlidir. Bu piyasa yazıcıları ile birlikte, bu kimlikçi söylemler de edebiyatımızdan, kültür hayatımızdan sökülüp atılmayı bekliyor.

Biraz anlatmaya çalıştığım ve romana benzemeyen, kendi içinde çelişik, içerik yoksunu, üslubu sorunlu anlatı böylece okura tek saniye bile estetik haz sun(a)madan, kupkuru, sürüp gidiyor.

İşin bir de dilsel zayıflık kısmı var ki, içerdiği vahamet açısından birkaç cümle yazmayı hak ediyor.

Seray Şahiner, Mercan’a, "masaya kahvaltı" kurduruyor! "Masaya kahvaltı kurmak" gibi bir söz öbeği, herhalde ülke topraklarında ilk defa yazılıyor. “Dilek dilemek” diyor; dileğin tutulacağından bihaber bulunuyor. “Azıcık aş, bir başına ve kaygılı bir başa razı olacaktı.” yazıyor; deyimlerin parçalanıp bölünemeyeceğini, değiştirilemeyeceğini hiç bilmiyor.

Denilebilir ki Hulki Aktunç, Şahiner’i beğeniyordu, yazar da ona aynı ölçüde mukabele ediyor, mahcup etmiyor; o yüzden "dilde argo" falan…

Şakası bile yapılamıyor; ama ne yazık Türkçeyi kullanamayan birinin kitabı 10 bin basılıyor. Bu işte, yazan çizen herkesin suçu bulunuyor.

Seray Şahiner’in mevcut edebiyat ortamımızda geleceği parlak görünüyor, yukarıda anlattıklarımız bunu gösteriyor.

Ne kadar dipteyse, özgüveni o kadar yüksek olan yazıcılar kuşağı, uzunca bir süre daha edebiyatımızı yönetecek, bu da anlaşılıyor. Ama buna itiraz eden, üç beş kişi de olsa bulunduğunu bu gruba sıkça hatırlatmak gerekiyor.

Bu vesile ile buraya kaydedelim: Hâlihazırda hapiste olan parti lideri için, Seray’ın kişisel sosyal medya hesabında, mealen, “Ne zaman Demirtaş konuşsa, gidip kitap okuyasım geliyor.” dediği kayıt altında, biliniyor. Siyasetçinin adı ve çizgisi beni bağlamıyor; ama bir yazar, bir edebiyatçı, en azından yazar ve edebiyatçı olma iddiasındaki bir birey; bir politikacının günlük çıkar ve menfaatleri gereği televizyonda kurduğu yüzeysel cümlelerden sonra, kendisinin cahil olduğu ve gidip kitap okuması gerektiği sonucunu çıkarıyorsa eğer, oturup nereden gelip nereye gittiğini biraz düşünmesi gerekiyor.

Düşünmezse, yazdığı kitap, işte bu kadar oluyor.

Son. Allah’a, devlete, kocasına kul olan bir kadını, tek satır alt metni bile olmayan bir yazı toplamı ile anlatmaya çalışıp ortaya çıkarılan "şey"e de roman deniyorsa artık ülkemizde nitelikli okura da bu piyasa edebiyatçılarına, Seray Şahiner ve benzerlerine, onlar bizi öyle sansa da “kul” olmamak düşüyor.

Alper Erdik
GERCEKEDEBİYAT.COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)