İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Şeb-i Aruz törenlerinde Türkçe Kuran okunması ve kadın semazenlerin, semaya katılması eleştirildi. Bunda haklı olunan noktalar olsa da, yıllardır Hz. Mevlana’nın ölüm yıldönümünde camii’lerde Cuma hutbesi okunmaması ayrı bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.

Ayrıca dini nikah merasimlerinden tutun, etli pideci açılışlarına, alış veriş merkezlerinde Ramazan günlerinde saati dört yüz liradan semazen kiralanıp mavi kırmızı tennurelerle döndürülmesine kimsenin sesi çıkmamıştı.

Tatil köylerinde Türk Gecesi adı altında yıllardır tek kişilik sema gösterileri yapılmasına, televizyon kanallarında Ramazan ayında iftar programlarında bir iki semazenin dönmesine kimse karşı çıkmamıştı.

Biri yapınca eleştiri, birileri yıllardır yapınca ses çıkarmamak ne kadar doğru. İşi artık politikaya da alet ettiğimiz zaman geçmişte yapılanları da eleştirmek gerekiyor. Umarız hepsi edebin yolunu bulur.

KENDİNE HAS BİR DİNİ ANLAMI OLAN, SEMA AYİNİ ve SEMA GERÇEKTE NEDİR

Günümüzde sema törenleri, birçok ilimizde yoğun ilgi gören gösteriler haline geldi. Sema töreninin görsel güzelliği, ney ve def’in insan vücudunda uyardığı titreşimler nedeni ile sema törenleri yerli ve yabancı turistlerin beğeni ile izlediği programlara dönüştü.

Genellikle tasavvuf musikisi dernekleri tarafından sevdirilmeye ve yürütülmeye çalışılan bu törenler, tasavvufa ilgi duyanlar için bir ruhsal uyandırma sağlasa da, Mevleviliği ve tasavvufu yalnızca sema törenlerinden ibaret zanneden bir genç nesil de yetişti.

Gelin Sema konusunda ki bilgilerimizi bizi yetiştirenlerden öğrendiğimiz kadarı ile arz edelim... Sema, Allah’ın sonsuzluğuna teslim oluştur. Sema sağdan sola kalbin etrafında çark atıp dönerek, Allah’ın sonsuzluğuna teslim oluşu anlatan bir ibadet olduğunu unutmamak gerekir. Makro ve mikro alemin yani bütün evren ve atom’un çevresindeki elektronlar sistem üzerine bir ahenk içinde dönerek var olurlar.

Sema’yı bazı düşünürler, Kâbe'nin etrafında tavafa benzeterek, hacılar’ın Kâbe'nin etrafında dönerek günahlarından arındıklarını, sema eden derviş’in de kendi gönlünün etrafında dönerek kötü duygularından arındığını  ifade ederler.

Sema töreni, Mevlevi mukabelesi ise, kainatın oluşumunu, insanın alemde dirilişini, Yüce yaratana olan aşkı ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip, "İnsan-ı Kamil”e doğru yönelmesini ifade eder.

SEMAHANE

Semahane ise sekizgen şekildedir ve evreni  temsil eder. Sağ tarafı görünen ve bilinen madde alemini, sol tarafı ise mana alemini ifade eder. Semahane denilen yer aslında nefs ile bir savaş halinde olarak kamil insan olma yolunda ilerleyen semazen için başlangıçta bir savaş meydanıdır. Ney’in o muhteşem inleyişi ile başlayan tören, ilahi’ler ile insanın hep o yüksek duygulara yönelmesi için bir araçtır. Anılan ise yüce yaradan yani Allah’tır.

Semahaneye girişte tam karşıda şeyh postu vardır. Post ile girişin arasında olduğu varsayılan çizgiye “Hatt-ı İstiva” denir. Bu, gerçeğe ulaşan “Bir”liğe giden en kısa yoldur. Bu çizgiye ayinde şeyhten başka kimse basamaz. Şeyh Mevlana’yı temsil eder. Post ise en büyük manevi makamdır. Kırmızı rengi ile doğuşu ve var oluşu ve ahret gerçeği ile bir arada yaşamayı temsil eder. Hazreti Mevlana da güneşin batmasına yakın saatlerde Hakka vasıl olduğu için kızıl renk "vuslat rengi" olarak bilinir. Güneş doğarken de sema kızıl renk bir alır ve burada da ölümden sonra ikinci doğum sembolize edilir.

SEMA NASIL DOĞDU?

Kaynaklar, Mevlana’nın herhangi bir kurala bağlı olmadan, vecde geldiği her zaman istediği her yerde sema ettiğini bildiriyor. Mevlana’nın semaya başlaması için çarşıda bir demircinin çekiç seslerindeki ruha yönelik ahengin bile yeterli olduğu, genellikle de semaya başladığında iki saat üç saat durmadan sema yaptığını kaynaklar belirtiyor. Hazreti Mevlana bir şiir, bir nağme dinlediği zaman hisleniyor, heyecanlanıyor, coşuyor, vecde geliyor, elinde olmadan kalkıp dönmeye deveran etmeye başlıyordu. Asla önceden kurgulanmış, tasarlanmış bir hareket değildi. Daha önceki sufilerde de genellikle sema ve deveran böyleydi.

Mevlana’nın vefatından sonra ortaya çıkan sema ve deveran Mevlana’nınkinden epey farklıdır. Sema, bireysel bir eylem biçimi olmaktan çıkıp kuralları belirlenmiş bir tören haline Mevlana’nın oğlu Sultan Veled döneminde gelmeye başlamıştır. 1460’larda Sultan Veled’in üçüncü kuşak torunlarından Pir Adil Çelebi zamanında ise resmi olarak mevlevi ayininin bir parçası olmuştur.

Mevleviler bu kurala bağlanmış sema törenini üç farklı aşama, daha doğrusu düzeye ayırırlar: Bunlardan birincisi “Doğal Sema”dır. Bu sazla, sözle, raksla hem dönenleri, hem seyredenleri derin bir coşkuya götüren bir düzeydir. İkinci düzey “Ruhani Sema”dır. Ruhani Sema, tasavvuf yolunda olgunlaşmış kişilerin içinde tanrısal sırların doğmasını ve oluşmasını sağlayan semadır. “Velinin” ulaştığı ve tanrısal sırlarla yaşayan kişilerin “Sema” sı ise “Rabbani Sema” olarak adlandırılır.

Mevlevi mukabele şerifi de denilen sema ayinini başlamadan önce meydancı dede, şeyhten sema için izin istemesi ile başlar ve şeyhin eyvallah demesi ile meydancı dede, dervişlerinde duyabileceği kadar yüksek bir sesle ve özel bir okunuş şekli ile “abdeste ve tennureye sala” seslenir ve postu semahaneye götürüp usulünce yayar.

Semazenler, abdest alıp, semahaneye girerler. Abdest almak su ile temasa geçmek dirilmek demektir. İnsan su vasıtası ile dirilerek ve temizlenerek Yüce Yaradan’ın önünde hazır durur.  Gönülde duyulan bir anlık hayranlık kavuşmak istediğin Yüce Yaradan’ın huzuru demektir. Bütün ibadetlerden maksat aslında "huzur"u bulmaktır. Huzursuz namaz, yatıp kalkmaktan, huzursuz oruç ise dilin damağa yapışmasından ibarettir. Huzurdan maksat ise edebtir. Bir insan su ile abdest aldığında yalnızca bedenen temizlenir. Oysa günahlardan korunmak ve temizlenmek için lazım olan su, ibadet ve hayır işlemektir. Nefsin isteklerini gidermek için lazım olan su ise Yüce Yaradan’ın tavsiye ettiği ahlâkla ahlâklanmaktır.

Tasavvuf’ta ve Mevlevilikte bir önemli kavramda "Sırrın abdesti"dir. Bunun su’yu da dünya ile bağları terk edebilmektir. Gerçekte semada, aşk ve muhabbet çeşmesinde yıkanıp dört tekbiri bir etmeyince, hakiki olarak sema yapılmış olmaz. Pekiyi dört tekbiri bir etmek ne demektir. Bu bir terk etme silsilesidir. Ayrı bir konferans konusu olacak kadar geniş olan bu “terk” kavramları, dünyayı terk, ahreti terk, varlığı terk ve nihayet terk’i de terk etmektir. Sırrın abdestini almak yokluk mertebesini bulduktan sonra insanın varacağı yer ikiliksizliktir. İşte bu mertebe Yüce Allah’la seyir mertebesidir.

SEMAZEN

Sema törenine çıkmadan önce semaya ve vecde niyet edilir. "Neveytü’l vecd" vecde niyet ettim denilerek semahaneye çıkılır. Daha önce de belirttiğimiz gibi burada da önemle belirtelim. Vecd, sözlükte "hayranlık duyma, muhabbet, kendinden geçerek unutacak kadar ilahi bir aşk hali" anlamlarına gelir. Her türlü dikkat, nefse ait her türlü şuur geçici olarak yok olur anlamındadır.

Semazen nefsinin ölümünü temsil eden özel bir kıyafet giyer. Başına giydiği sikke mezar taşını, hırka mezarını, hırkasının altına giydiği beyaz tennure de kefeni temsil eder. Otururken ölmüş sayılan derviş, adeta sur sesini duyup dirilir ve Devr-i Veledi’ye başlar. Bu bakımdan Devr-i Veledi, ölümden sonra dirilmeye benzer. Tanrı adeta bir noktadır. Hızla dönüşünden, gerçekte yok olan bu âlem var gibi görünür. Mutlak varlığın devri adeta bir dairedir. Bu dairenin sağ yanındaki kavis zahir âlemdir, sol yanındaki kavis ise içrek âlem. Şeyh makamı mutlak varlık makamıdır. Oradan kapıya kadar çekilen "Hatt-ı İstiva" bu daireyi mevhum (hayali) iki kavise ayırır. Bütün varlık âlemi, bilginin seyri gibi bu hayali dairede devreder. Mürit de bu devreye uyup döner.

Dünya’daki sur sesi mürşidin, “Ey yolcu nereye gidiyorsun” diye seslenişini duymaktır. Yolcu aslında bu sesi duyduğunda bir yandan titrer ve bir yandan da bir gerçeği dile getirir. "Her şeyim var ama ben mutlu değilim, peki huzuru nerede bulacağım?" Bunu buluğa erme veya reşit olma hali de denir. Sonra kendinden üstün bir varlığın ona hükmettiğini hissetmeye başlar. Bu aşamaya iman denir. Sonra o varlığın üstünlüğünü ve kendi hiçliğini idrak eder, buna da tevbe denir. Sema ayini daha sonra semazen’in zahiri ve batini yönünün hakkın nuru ile aydınlanmasıdır.

Sema’da kolların açılıp sağ elin açık, sol elin parmaklarının yere doğru sarkık, başınsa sağa doğru eğik, yüzün sola dönük oluşu kılıç kabzasını temsil eder. Gövde ve bacaklarsa kılıcı… Mürit, böylece geçici varlığı kesmekte, yok etmektedir. Haktan aldığı enerjiyi mürit halka dağıtır. Eller ayaklar tersine biri temsil eder. İnsanın gövdesiyle birlikte bu şekil şuna dönüşür: (La ve illa kelimeleri.) Bu şekil “Tanrıdan başka tapacak yoktur!” anlamına gelen "La ilahe illallah" sözünü temsil eder ve "varlık birliği" inancına göre mutlak varlığı ispat amacı taşır.

Mürit, sema ederken varlık doğusundan yokluk batısına, yokluk batısından da Tanrı varlığıyla varoluş doğusuna döner. Değirmen unu nasıl öğütürse semada hayali (mevhum) varlığı öğütür. “Semaya girdin mi, iki dünyadan da dışarı çıkarsın. Sema’nın şu alemi, iki alemden de dışarıdadır.”

Edebi bu ama ya gerçeği?

Mevlevi geleneğine göre bizzat sema dedesinden sema öğrenmiş, gerekli dersleri adap ve erkanı gereğince öğrenip destur yani izin almış kişiler sema edebilir. İşin en üzücü yanı, semazenin çark etmesindeki, tennure’nin dönüşlerindeki görsel güzelliğin, televizyonlardaki iftar ve din sohbetlerinde arka planda döneleyen iki semazen görüntüsü ile ya da lokanta açılışlarında kaldırım üstünde semazen kılığında dönen saati 400 liradan kiralanan oyuncularla yapılmaya başlamasıdır. Artık iş o kadar kültürsüzleşmiştir ki, tatil köylerimizde yabancı turistlere ney müziği altında dönen animatörlerle bu iş iyiden iyiye ticari bir hal almıştır. Mevlâna yılı dolayısıyla bazı modacılar, mankenlerin ortasına iki semazen koyarak Mevlana defilesi yapacak  kadar edepten çıkmışlardır. Bu gibi üzücü olayların tek nedeninin, ülkemizde Mevlana’ya sahip çıkacak bir akım, bir kurum ve etkili bir sivil tolum örgütü olmamasından kaynaklanmaktadır. Son yıllarda Konya esnafı üzerinde yapılan eğitim programları sonucunda, üzerinde Mevlâna’nın resimleri bulunan, ayakkabı çekeceği, sırt kaşıyıcısı gibi hediyelik eşyalar yavaş yavaş ortadan kaldırılmaktadır.

Yine de Şeb-i Arus’ta veya önceki günlerde ülkemizden ve Japonya’dan Amerika’ya kadar bir çok ülkeden binlerce insan, Konya’ya gelip türbesini ziyaret etmeye devam ediyor. Ne buldunuz onda diye sorduğumuzda, "Mevlana bana gerçek kimliğimi, özümü, gösterdi. Geri kalan her şey bana sıfatlarımı gösterdi. Sen İngiliz’sin veya sen Çinli'sin dendi. Bir kadınsın veya erkeksin dendi, dinin şu, inancın şu, şu akıma bağlısın dediler. Zengin’sin fakirsin diye saydılar. Mevlana dışında herkes sıfatlarımı saydı, bir tek o özümde olandan gerçek benden haber verdi" diyorlar.

Günümüzde yoga, transandantal meditasyon uygulamalarından çeşitlenen yüzlerce akımın yanı sıra, insanın bu dünya da aradığı huzuru kendilerine vereceklerini iddia ederek çeşitli dernek görünümlü ticarethaneler kurarak, bazen de Mevlâna’nın adını uluslar arası kardeşlik gibi ifadelerle karıştırıp kullanarak faaliyetlerini sürdürüyorlar.

Sahte sema

Yurt dışında da bu konuda yüzlerce dernek, insanlara iş dünyasının yoğun kent yaşamının baskıları altında huzur vaat ediyorlar. İnsanın yitirdiği en yüce şey olan ilahi aslını bir şekilde yeniden insanlara kazandırmak için çeşitli yollar, teknikler deneniyor. Tasavvuf kelimesi de bu arada uluorta kullanılarak aslından ayrılmış bir şekilde yeniden ele alınmaya çalışılıyor.  Modern hayatta, sahte inisiyasyonlar, sahte ezoterizmler de çoğalıyor. Gerçekte özünde hiçbir şey olmadan “piyasada benim de malım olsun” diyerek çırak-kalfa-usta taliminden geçmeyen insanların oluşturduğu örgütlenmelerde giderek artmaktadır. Tasavvuf’ta insanın su alacak kabının dolabilmesi için çeşmenin altında sabırla durulması gerektiği, katılım ve eğitimle olgunlaşma sağlanacağı ve bir ustanın yorumladığı sembolizm ile eğitimin sürdürülmesi esası yatar.

GÜNÜMÜZDE MEVLEVİLİK

Günümüzde gerçek anlamda tasavvufu ve Mevleviliği öğreten ve biraz da manüplasyonlardan koruyan ciddi bir kurum olmadığı için, sahte mürşidlerin, kıymeti kendinden menkul şeyhlerin de piyasada olması normaldir. Yurt içinde ve dışında da bir gizemlilik modası var. Bu modaya kitap yetiştirebilmek için hiçbir manevi eğitim almadan Hz. Mevlâna’nın bazı sözlerini satır aralarına koyarak Mevlâna romanı veya tasavvuf romanı diye yayınlar da bulunuluyor. Turistik, folklorik ve birazda ajitasyona yönelik unsurlarla Şems’e bazı sıfatlar yakıştırarak pazarın ihtiyacına uygun manüplatif romanlar, Mevlâna’yı ve Şems’i ve tasavvufu da yanlış tanıtıyorlar.

Ne yazık ki, Diyanet İşleri Başkanlığı da Tasavvuf ve Mevlâna konusunda çeşitli yayınlar hazırlamalarına rağmen, yıllardır yapılan bütün taleplere rağmen, 17 Aralık haftasında camilerde bir Mevlâna hutbesi okutmak konusuna hep soğuk bakmışlardır. Ülkemizde her 17 Aralık törenin de, her Hacıbektaş anma etkinliklerinde boy gösteren bazı politikacılar, tasavvufu sürekli olarak destekler gibi görünmekte, aslında dünya Petro-dolarlarına hakim olan vahabi-selefi yoldaşlarına kötü bir mesaj vermemek için bu oynanan garip oyunu yıllardır sürdürmektedirler. Mevlâna tüm dünyada yükselen satan ve sahiplenen bir değer olarak başta İran ve Hindistan tarafından sahiplenilen bir değer olmaya başlamıştır. Mevlâna’ya gibi bir değere sahip çıkamaz isek, Mevlevilik, İslami kaynağından kopartılmış uluslar arası bir değere dönüşmek üzeridir.

Sahte sema

İslamiyet ne yazık ki tasavvuf boyutunun göz ardı edilmesi ile, 11 Eylül saldırılarından itibaren, İslamiyeti, El Kaide, IŞID benzeri yabancı örgütler tarafından kurulmuş işin yalnızca fıkıh ve bu fıkıh görüşünü sonuna kadar destekleyen, selefi-vahabi görüşlerle ortaya çıkan cihatçı örgütlerle bir tutulmaya başlamıştır. Bu tür örgütler sonunda bir düşman yaratarak varlıklarını idame ettirebilecekleri cihad kavramını sürdürebilmeleri için bir düşman yaratmak zorunda oldukları için kendilerini kuran ülkelere savaş açmaktadırlar. Aslında bu oyun İslamiyeti yalnızca cihatçı bir din olarak gösterip, İslamiyete karşı bir nefret oluşmasını sağlayan ve İslami ülkelerin ellerinde bulunan kaynakları sömürmek isteyen ülkelerin sahneye koyduğu bir oyundur. Taliban denilen örgütün ilk önce ABD tarafından kurulduğu ilk tanıyan ülkenin Suudi Arabistan olduğu ve sonuçta neler olduğunu hepimiz iyi biliyoruz.

İslamiyet, yalnızca fıkıh ve kelam boyutuna sıkıştırıldığında ise Hazreti Mevlâna'nın yapmak istediğinin aksine pergelin iki ayağı da yere saplanıp bağnazlığın pençesinde kıvranmaktadır.

Bugün ne yazık ki İslamiyet, vahabi-selefi görüşlerin petro-dolarlara kurduğu hakimiyet nedeniyle, tasavvufi akımlardan gün geçtikçe uzaklaşmaktadır. Ülkemizde her 17 Aralık törenin de, her Hacıbektaş anma etkinliklerinde boy gösteren bazı politikacılar, tasavvufu sürekli olarak destekler gibi görünmekte, aslında dünya Petro-dolarlarına hakim olan vahabi-selefi yoldaşlarına kötü bir mesaj vermemek için bu oynanan garip oyunu yıllardır sürdürmektedirler Bu ise islamiyeti bir kafa kesen din olarak algılattırma eylemine yardımcı olmaktadır. İslamiyeti tasavvuf geleneğinden kopardığımızda ise İslam dininin, manevi, içsel ve ezoterik yönü kalmamakta, İslamiyet kimin nereye hangi amaçlarla, hangi çıkarlarla çekiştirdiği belli olmayan bir bağnaz din haline gelmektedir. Bugün yurt dışında da aynı algı operasyonu sufizm, Bektaşilik, ve Mevlevilik konusunda da sürdürülmektedir. “Sufizm çok güzel ama, İslama gerek yok, biz sufizmi alalım ama İslam bir kenarda kalsın, yada Bektaşilik iyi ama biz bunun kaynağı olan Hz. Ali’ye ve daha doğrusu İslamiyete karşıyız” türü fikir akımları gelişmektedir. Aynı bağından koparan davranışlar Mevlana için de geçerlidir. Mevlana’yı kendi sözlerinin aksine, din bağlarından kopmuş, İslamiyet ile bağını koparmış gibi göstermek, pergelin iki ayağını da oradan oraya sürüklenir halde, kim nereye çekiştirirse oraya gidecek halde bırakmaktır. Oysa Mevlâna'nın bir ayağı İslami kaynaklı tasavvuftatır. Yani İslami ezoterizmdedir. İslamiyet, sevgi ve hoşgörü dini olarak tasavvufla yayılmış, başta balkanlar olmak üzere bütün dünyaya, Bektaşi, Mevlevi, halveti dergahları ile yayılmıştır. Hazreti Mevlâna’nın dediği gibi insanın öyle halleri vardır ki, melekler ona bakar ve imrenir, yine insanın öyle halleri vardır ki, şeytan bile ona bakar ve iğrenir.

Hz. Mevlâna sevgisi ve onun ölümünden sonra gelişen Mevlevilik ise onu sevip sayanların Allah ve İnsan sevgisine, edep ve törelerimize emanet edildi. Yani hepimize.

Bize bildirildiğinden fazlasını bilemeyiz.

Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç hocamıza teşekkürlerimle.

Sinan Vargı
Gerçek Edebiyat

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)