Sandıktaki Sesler / Ali Ekber Ataş
Anılar, anlatılar, küçük öykülerle hayatın sıkıcılığından kurtulup, kitapla birlikte olayların anlatıldığı döneme, yaşandığı o anlara yolculuğa çıkacaksınız. Büyük büyük yazarların, başka ülkelere gidip de kendi ülkelerinin gerçeğini oralardan anlattığı hikâyeleri bulamayacaksınız bu kitapta.
3000 yıl önce yazılmış bir Likya şiiri bakın nasıl sesleniyor, zamandaSİZ olanlara: Beni bulamazsan üzülme, Eşyalarımı bulacaksın. Kestiğim taşları, açtığım yolları, İşlediğim heykelleri bulacaksın. Ve göreceksin ki binlerce yıl öteden, Parmak izlerimiz değecek birbirine… “Parmak izlerimiz değecek birbirine…” Ne müthiş bir imge! Yaşam ve insan gerçekliğine capcanlı ve bütün zamanlara kendini sesleyen bir çağrı. Bugün yazılmışçasına yepyeni. Sımsıcak soluğu, içten seslenişiyle bizi bize, bizi kendisine çağıran bir yakınlık, canbağıyla bir akrabalık. Bütün zamanları aşan yeniliğe sahip bir şiir. Zamandaki izi derin. Bilgi çağında, bu topraklarda yaşatılanlar, dünyayı değiştiren tekniğin gelişmesine zıt, Ortaçağ'ı bugünde yaşatan bir gericilik. Teknik ve dünya bu hızda değişirken, insanımızın aynı hızda cehalet ırmağına dökülmesi, diyalektiğin bir zorunluğu mudur yoksa, diyalektiği reddeden bir zamana gidişi midir? Bu sorunun yanıtını okura bırakmak en doğrusu. Kendi adıma zamanı, “geçmiş bugün ve gelecek” boyutları içinde algılamayı seçmiş biri olarak “Sandıktaki Sesler”e döneyim… Öyle övgüler dizecek lafazanlıklar da etmeyeceğim. Ama şunu diyebilirim ki, okuyacağınız her tümcede, paragrafta, sayfada, bölümde; hayatın nabzı atıp duracak sizin nabzınızda. Kendi geçmişinizden sesler, anılar çağıracak sizi. Bir insanın, Yunusça "kendini bil"me, Erasmus'un aradığı "kendinde insan"ı oluşturma serüveniyle, ilginç ve sımsıcak anlar yaşatacak size. Olayların yaşandığı zamana götürecek. Kimi zaman dalıp dalıp gideceksiniz, yaşanan anlara. Zaman zaman, duygusallığın yarattığı heyecandan uzak, daha sakin, durağan anlara da tanık olacaksınız. Ama şundan emin olun ki, her yazılan metin okuruyla buluştuğu zaman, yazarından bağımsızlaşır ve kendisini okurunda, okurun dünyasında yeniden yazdırır. Yeniden yazacağınız bir kitapla birliktesiniz şu an. Hayatımızın her alanına egemenlik kuran tekniğin baskılarından kendini kurtarmak isteyenler için güzel bir sığınak “Sandıktaki Sesler.” Anılar, anlatılar, küçük öykülerle hayatın sıkıcılığından kurtulup, kitapla birlikte olayların anlatıldığı döneme, yaşandığı o anlara yolculuğa çıkacaksınız. Büyük büyük yazarların, başka ülkelere gidip de kendi ülkelerinin gerçeğini oralardan anlattığı hikâyeleri bulamayacaksınız bu kitapta. "Kendisindeki insan"ı aramaya çıkan içimizden herhangi birimizin karşılaşıp yaşadığı ufak tefek maceraları yaşayacaksınız. Yalın, gösterişten ve abartıdan uzak, olduğu gibi… Bir yandan da iş dünyasındaki başarılı, yardımsever, paylaşımcı bir insanın hayatından izlerle de karşılaşacaksınız. Bir kâğıt toplayıcısıyla geçen sohbette hayatın, "bir varmış bir yokmuş" hikayesini okuyup öfkeye bal kesen bir hüzünle dolacak yüreğiniz. Dilinizin ucunda sözler dolaştıracak sıradan bir insanın hayatını değil, bugün yaşatılanları, tey o zamandan göreceksiniz. İlerleyen bölümlerde sizi bu duygudan sıyırıp alan, müthiş doğa betimlerinin yer aldığı av sahasında, bir ava dikkat kesileceksiniz. Şehir hayatının tüm kolaylıklarından uzak, doğanın zorlu şartlarında ölüm kalım mücadelesi vereceksiniz. Bazı da bir av sonrası, ateşin çevresinde dostlarınızda koyu bir sohbetin sofrasında… Bir halk deyişinde olduğu gibi “kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi böyle bir karşılaşma” dedirtecek rastlantılar içinde olacaksınız. Tipiye yakalanıp ölümle boğaz boğaza geldiğiniz anlar, yaşama isteğinizi ve sevincinizin bir sınavı olacak. Mutluluk ve şaşkınlık, öfke ve hüzünle siz… İçinizin bir köşesinde saklı ve yarım kalmış ince bir sızı titretecek gönül telinizi. Kuytu yerlerinize yuva yapan kırlangıçlar düşecek aklınıza… Elinizdeki kitap, Yakup Değirmenci’nin ilk kitabı. Zorlu geçen çocukluk hayatından yansıyan birbirinden sımsıcak anılar, anlatılar, öyküler okuyacaksınız. Lise yıllarında bir yerel gazetede başlayan ve aralıksız 56 yıldır sürdürdüğü çalışma yaşamının birikimlerinin kaybolup gitmesine izin vermemiş. "Buluşlar hazır beyinlere doğar" anlayışıyla tam da hazır olduğu bir zamanda "Sandıktaki Sesler" kendisini yeniden yazdırmak için elinize doğdu. Çok doğru bir şey yapmış Yakup Değirmenci. Toplumcu bir düşüncenin, sürekli üreten bir aklın ürünü bir kitap çünkü... Yakup Değirmenci’nin bu ilk kitabı beni çocukluk zamanlarımın en güzel törel bir değerini, bir çeyiz sandığını anımsattı. Annemin, yengelerimin "çeyiz sandıklarında neler var" çocuksu merakıma alıp götürdü beni. Kitapta anlatılanlar tıpkı, gelin kızların çeyizlik sandıklarında sakladıkları çeyizliklerinin anlamını kuşanmış. Yeni bir hayatı kurmanın hayalidir çeyiz sandıkları. Orada, gelecek saklıdır. Yüreklerinde derin bir sevda özlemenin, kuracakları mutlu hayatlarının en değerli ve özel şeyleri vardır: El emeği göz nuru oyalar, dantel işlemeli yastık başları, kanaviçeler, boncuk oyası, iplik oyası, iğne oyası, kanaviçe işlemeli karyola takımı, oyalı yazmalar, mendiller, tülbentler, desenli yün çoraplar… Birlikte kurulacak mutlu bir hayatın göstergeleridir bunlar. Bin yıllar boyu bu gelenek, kuşaktan kuşa sürdüregeldi. Bu güzel halk geleneğini geleceğe taşıyan örnekleri köylerde yaşatılmaktadır hâlâ… Sandıktaki Sesler, Yakup Değirmenci’nin köy yaşamındaki çocukluk ve ilk gençlik yılları, üniversite yılları, banka yöneticilik yıllarının deneyimlerinden özümsenmiş, kendine özgü anlatı diliyle anılar sığınağına dönmüş. Kitabı okuma sürecinde kendisiyle uzun süreli sohbetlerimiz oldu. Yaptığımız bu görüşmelerde, Ecevit’in iktidarı döneminde (1974), bir yıla yakın, yönetici konumda, devlet görevlisi olarak, Doğu Anadolu Bölgesi’nde bazı illeri kapsayan çalışmaların başında bulunduğu o dönemlerine alıp götürecek sizleri… Diyeceğim, siz siz olun anı biriktirmekle kalmayın. Yapıtlaştırın… Ali Ekber Ataş
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR