Salâh Birsel ile konuşma / Sennur Sezer
Türk deneme yazınının büyük ustalarından Salâh Birsel'le yıllar öncesinde yine değerli edebiyatçımız Sennur Sezer'in yaptığı söyleşi tarihte yolculuk gibi. Birsel'in ödül kurumu ve akranı yazarlarla ilgili dokundurmalarıysa tadı damakta kalan cinsten.
SORU: Önce bir yan tutma sorununa açıklık getirmek istiyorum Salâh Birsel, ikinci şiir kitabınızın adı Hacivat'ın Karısı idi, Günlüklerinizi de Hacivat Günlüğü adı altında topladınız. Bu, Hacivat yanını tuttuğunuzu gösterir. Bunda özgürsünüz elbet. Ama neden Karagöz değil de Hacivat? SALÂH BİRSEL: Kimileri Karagöz'e ezilen, unufak edilen halkın bir simgesi gözüyle bakıyor. Ben öyle değilim. Bana göre Karagöz kaba kuvvettir. Okumuşların, ince ve duygulu şeylere merak getirenlerin aznavurudur. Kendisinin bilmediği şeyleri bildiği için ikide bir Hacivat'ı patağa çeken bir abulavuttur. Hacivat ise sağduyudur. Bilgi ve düşüncedir. Ben ona bir de yazarlık, şairlik yükledim, Çünkü toplum içinde boyuna tepizlenen, ezelenen şairin yazgısı ile Hacivat'ın yazgısı aynı palamara bağlıdır. SORU: Denemelerinizde söz ettiğiniz tarihsel olaylar ve gösterdiğiniz kaynaklardan, pek çok tarih kitabını elden geçirdiğiniz anlaşılıyor. Bu kitapları okurken mi kuruyorsunuz denemelerinizi, yoksa denemeniz için bir konu seçtikten sonra mı kaynak araştırıyorsunuz? SALÂH BİRSEL: Genel olarak okuduğum kitaplar — bunların çoğu edebiyat kitabıdır — konularımı hazırladıktan sonra elime tutuşturur. Yalnız bu bir birikim sorunudur. Yıllardan beri okuduğum yazılardan bende kalanlar defterlerimde, fişlerimdedir. Haa bir de belleğim var. Gerçek defterlerim (dağarcıklarım) de belleğimdir. Beni düş ve gerçek oyunlarına iteleyen bunlar, bunların çevresinde oluşan düşünce, duygu ve çağrışımlardır. Denemelerimde gerçek payı ne kadar ağır basarsa, düş de kendi borusunu o kadar öttürür. Ben okuduklarımdan kalanlara mantar bahçesi adını da veririm, Bu Hikmet Birand'ın Anadolu Manzaraları adlı kitabında rasladığım bir deyimdir. Mantar bahçeleri ağaçların altına düşen yaprak, dal ve kabuklardan oluşur. Bunlar kısa zamanda — bütün çerçöp de bu senfoniye katılır — beyaz sarı, yeşil şarabi, siyah küf bağlar. Bu küflerin — mantarların — ipince iplikleri de koskoca kütükleri, kabukları, dalları çürütüp humusa eklerler. Bundan da yepyeni bir orman fışkırır. Benim çalışmam da üç aşağı, beş yukarı budur. Şu var ki, kimi zaman bu humus da, bu karaşin toprak da düşüncemi yeterince anlatmaya yetmez. İşte o zaman her işi bırakır, düşünceme açıklık getirecek, kafamdan geçenleri somutlaştıracak bir olay aramaya koyulurum, “Kel Bayır Soruları”nı yazarken günlerce yüreklerinde kötülük barındıran kişilerin bir ellerinde de çiçek tuttuklarını gösteren gerçek olaylar aradım. Sonunda da buldum, Amerika'nın ulusal katillerinden Büyük Jim kendini haraca bağlamaya yeltenen bir azılıyı hacamat ettirdikten sonra bir adamına şöyle buyurmuştu: “Bana unutturma da cenazesine gül gönderelim.” Aynı araştırmayı Hitler'in çevresinde de yaptığım vakit gördüm ki Nazi Piştovcusunun öyle çiçekle miçekle bir girdisi, çıkıntısı yoktur. Sanata ve edebiyata da kapalıdır. Denemeyi yazarken, insanların, ağaç ve çiçeklerin albenisini umurlamadan bir orman kenarında, yada orman içinde birbirlerini kıyasıya (öldürdüklerini belirleyecek somut bir olay aradımsa da bulamadım. Daha sonraki yıllarda Führer Cenapla rının Uzun Bıçaklar Gecesi'nde, Münih'ten 70. km. ötedeki Bad Wiessee köyüne canberaberi Ernst Roehm'i — iki buçuk milyonluk S. A. lideri — tavuk gibi boğazlamaya giderken, bir yanı göl, bir yanı koru bir yoldan geçtiğini saptadım ama denememi çoktan bitirmiş ve yayınlamıştım. Hitler'in, elde tabanca, Ernst Roehm'i enselemeye gidişini daha sonra “Ve Huurya İşkencelere” adlı denememde ele alacaktım ama o «doğa ve cinayet» imgesini orda da kullanamıyacaktım. Çünkü saptamayı o işkence denemesinden de sonra yapabilmiştim. SORU: Son yıllarda denemeye ve anılara ağırlık veriyorsunuz. Ama sizin ilk gözağrınız şiirdi. İlk kitabınız Dünya İşleri'nin ardından, şiire bakışınızı açıklayan Şiirin İlkeleri de yayınlanmış, birkaç baskı da yapmıştı. Bence bugün de geçerli olan ilkeleriniz arasında «şiire vefasızlık» yoktu. Ama şiir kitaplarınızla anı ve denemelerinizi karşılaştırdık mı, vefanızdan pek söz edilemez. Hatta, deneme ve anılara daha çok özen gösterdiğiniz savlanabilir. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz? Şiirin İlkeleri'nde «Dize yaşantılardır. Dize kurabilmek için yaşantıları buyruğumuz altında tutabilmeliyiz» diye özetleyebileceğim bir ilkeniz vardı, Denemeler ve anılar, yaşantıyı buyruk altında tutabilmenizi mi sağlıyor Salah Birsel? SALÂH BİRSEL: Ben gizli bir denemeciyim. Yani 1947-1951 yıllarında yazılan Şiirin İlkeleri olsun, 1955'te yayınlanan Günlük olsun miniminnacık denemelerdir. Şimdilerde deneme sazına iyisinden yapışmam. yadırganmamalıdır. Bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim: denemelerimde şiiri hiç mi hiç savsaklamadım. Onları hep şiir yazar gibi kurdum, şiir yazar gibi elekten geçirdikten sonra gün ışığına çıkardım. Gerçekte, şiir yaşantılar yaşantısıdır. Şair: «Pdydos bundan böyle çılgınlıklara» dediği vakit dizesine bir sürü yaşantı boca etmiştir. Ama insan bir yerde bu çılgınlıklara da yönelmek istiyor. O güne değin önünden geçtiği ama içine ayak atmadığı yepyeni bir meyhaneye de dalıp bir tek atmak hevesine düşüyor. Bir başka deyişle, şeker yanığı yaşantıları, gerçekleri bağırmak için al tındaki atı değiştirmek gereğini duyuyor. Bu, şiire vefasızık anlamına alınmamalıdır. Gustave Flaubert, düzyazıyı şiirden üstün tutsa da ben üst köşeyi şiire veririm. İlk gençliğimden başlıyarak, şiir üzerine ilkeler döktürmeye kalkışmam da bunu gösterir. O ilkeler kimseyi şair yapamaz ama insanları şiir önünde şapkalarını çıkarmaya iteler. Bence bütün ozanlar, birinci gradodan eleştirmenler şiirler için boyuna ilkeler sıralamalıdırlar. Bu, şiirlerin doğru dürüst değerlendirilmesi için de gereklidir. Ben bunun acısını çok çekmişimdir. Bir sürü yergi şiirim olduğu halde çokları bunları aşk şiiri sanmıştır. Bu da yetmiyormuş gibi "Şiir Dersi" şiirim toplumcu şiire karşı gösterilmek istenmiştir. Oysa ben o şiiri toplumcu şiir ticareti yapan bezirganları, ucuzcu ve sahteci ozanları yermek için yazmıştım. Ne bileyim, toplumcu şiirden yana olanların en azdan o şiire arka çıkması gerekir, , SORU: Eleştirmenler ve sanat tarihçileriyle baştan beri başınızın hiç de hoş olmadığını denemelerinizi okuyanlar pekala bilirler. Ama sizin bu sitemleriniz onları etkilememiş olmalı ki, size pek sevecen davranıyorlar. Ne dersiniz Salâh Birsel? | SALÂH BİRSEL: Beni daha çok genç yazarlar, genç eleştirmenler seviyor. Benim kuşağımdan olanlar, sevmek şöyle dursun yazılarımı bile okumuyorlar, Okuyanların da akıllarını çelmeye çalışıyorlar. Ama biliyorum, ben de onlara çok görgüsüzce davrandım. Herkeslerin önünde onların çarelerini kestim, Oysa yazarlık politikası diye bir şey var. En kitipiyoz eleştirmenin bile ağzından girip burnundan çıkacaksın. Çıkmadın mı vay haline. Komprador eleştirmenlerimizden biri beni bu konuda uyardı. Bir yazısında kendisine gönderilen kitaplarda, imzaların yanısıra yeralan yağcılık formülleri ile yağcı yazarların adlarını açıkladı. Satır aralarından da bana şöyle sesleniyordu: «Bak Salah, bu dünya al gülüm ver gülüm dünyası. Pohpohlayacaksın ki pohpohlanasın. Sen bizi pamuklara sarıp başının üstünde gezdirmezsen biz de sana zırnık övgü koklatmayız. Bu böyle. Gücenmece, darılmaca yok. Bir senden, bir bizden.» Oysa ben yine onlara alkışlı bir dostluk gösteremedim. Diyeceğim, kitabınızı yazmakla iş bitmiyor. Bir de kendinizi. çingene pembesine boyamanız gerekiyor. Bense bu gibi işlere talimli değilim. SORU: Bir sanat eserinin kalabalıklarca beğenilmesinin, nerdeyse o eserin kötülüğünü kanıtladığını yazmıştınız. Eğer kırk yılın başı değerli bir eseri kalabalıklar okuyorsa, kalabalığın eseri anlamasından değil, eserin kalabalığı oyalayacak bir yanının varlığından oluyormuş hu. Buna örnek olarak da Don Kişot'u ve onun saldırdığı değirmenleri göstermiştiniz. Son yıllarda denemelerinizin okunmasını nasıl açıklayacaksınız Salâh Birsel? Sözü sakızlandırıp meyanesini kaçırmadan anlatışınız mı etken bunda, yoksa kalabalıklar mı değişti? SALÂH BİRSEL: Çok satan kitaplar karşısında korku duyulması gereğini ilk Andre Gide atmıştır ortaya. Ben de ilk gençliğimden beri bu düşünceye katılırım. Yalnız bu gibi yapıtlara örnek olarak Don Kişot'u gösterip göstermediğimi anımsamıyorum. Çünkü çok yazıyorum. Artık ben de ne yazdığımı doğru dürüst aklımda tutamıyorum. Ama kuşkusuz ç sözümle Don Kişot'u da, değirmenlerini de küçümsemiş değilimdir. Yalnız Don Kişot'ta kalabalıkların alkışını çekecek kimi veriler vardır, bu yadsınamaz. Benim 'denemelerimin çok okunması da bu ilkenin geçerliğini ortadan kaldırmaz. Şunu bilin ki, denemelerim şimdiye değin en çok 15 bin satmıştır. Bu da Kerime Nadir'ci okurların ellerinde benim kitaplarımla sokağa çıktığı anlamına gelmez, Yalnız bir deneme kitabının 15 bin satması elbet sevinçle, —hiç değilse benim sevincimle karşılanacak bir olaydır. Bu da elbet Türkiye'deki okur tabakasının kalınlık kazandığını, deneme okuyan - yeni kuşaklar yetiştiğini gösterir. Laf aramızda, hani benim denemelerim pek fingirdek şeylerdir. Abuns suratlı okurları bile kahkaha-kuhkuhu çukurlarına yuvarlar. SORU: Denemelerinizde yeni sözcükler ve deyimler üretmeyi seviyorsunuz. Paf ve Puf'taki bir denemenizde ölüm ve işkence için «ölüm çiftetellisi», «değişik bir ölüm sunmak», «işkence ile paspas edilmek”, «ölüm tangosus, «enselerini kurşunla sıvamak», «ömür eteklerini kısaltmak», «bamburuklarını sökmek», «gaz alabandasından geçmek» gibi deyimler, deyiş özellikleri kullandığınızı anımsıyorum. Bu, işkence tarihi gibi acı bir olayı okuyucuya rahat okutabilmek için mi? Yoksa bu acı alaycılığın bir başka yanı var mı? SALÂH BİRSEL: İyi bir aşçıyım ben. Sözcük ve deyimlerin ne kadar ateşte tutulacağını, ne zaman. bir taşım kaynatılıp indirileceğini iyi bilirim. Şiir olsun, deneme olsun dilden geçer. Kanı çekilmiş bir tümceye öyle bir sözcük kondurursunuz ki ondan önce ve sonraki bütün sözcükleri canlandırıp uçurabilirsiniz. Benim tek düşüncem bu canlı anlatımdır. Gerçekte her olay, her öykü canlıdır. Ama onun zıpzıp yanını bulmak gerekir, Ben sözcüklerimle bu işi yapıyorum. Onlarla olayların üstündeki pasak ve küfü kazıyarak altındaki altın damarı su üstüne çıkarıyorum. Yalnız bu iş için 100 yıl garantili alaylama pertavsızları da kullanıyor, olay ve sözcükleri gülmece-güldürmece sularıyla paspas ediyorum. Şu da var yola çıkarken dağarcığımdaki bütün sözcükleri hazırola geçiriyorum. Onlar da yazı yazılırken boyuna üstüme atılıp «Beni de al, beni de al» diye sıkboğaz ediyorlar. SORU: Bütün bunlardan sonra denemelerinizde yaptığınız işe tarihi canlandırmak diyebilir miyiz? Tarihin sürekliliğini mi amaçlıyorsunuz? Yoksa düpedüz tarih bir tekerrürden mi ibarettir? SALÂH BİRSEL: Ben bir insanın dünyada yaşamış olmasına, belli bir havayı ciğerlerine çekmesine ve dehlemesine, belli insanlarla karşılaşmasına, belli düşünceler ileri sürmesine büyük önem veririm. Boğaziçi Şıngır Mıngır'da, Mono Bey'de, çıkış noktam da bu oldu. Yaşamış insanları yeniden yaşatmaya çalıştım. Çünkü bir ev, bir sokak, bir şehir belli bir özellik gösteriyorsa bu, ondan yaşamış olan, şimdiler yaşamakta olan ve de gelecekte yaşayacak olan insanların onların başına serdar dikilmesinden kaynaklanabilir. İnsanları gün ışığına çıkaran ise içinde yeraldıkları olaylardır. Ben, denemelerimi olaylarla yazıyorum, derken, biraz da insanlarla, gönül çeken, patküt gülen, kazma sallayan, işkenceye vurulan, curcuna yaratan, çarşaf yırtan, vizite veren, curnal yiyen, kekalarda yüzen yada bombozuk çalan insanlarla yazıyorum demek istiyorum. SORU: Paf ve Puf adlı kitabınızla İş Bankası Büyük Deneme-Eleştiri ödülünü aldınız. Ödül kazanan yazarlar üzerine ve ödül kazanan Salah Birsel üzerine ne düşünürsünüz? SALÂH BİRSEL: 1976 yılında Şiir ve Cinayet adlı deneme kitabım Türk Dil Kurumu deneme ödülünü kazandı. Birkaç yıl önce bir denemem (Keçi Çobanı Kuzu Çobanı) de TRT'nin bir başarı ödülünü devşirdi. Birincilik ödülünü alamadı. Kimse de alamadı. Çünkü seçici kurul üyeleri arasında deneme yazanlar vardı. Dedim ya, bu işlere ben hiç akıl erdiremiyorum. Gerçekten ben ödülleri pek umurlamam. Ama başkaları çok önem veriyor. Birkaç yıl önce Ankara'ya bir Fransız gelmiş. Bana ilk sözü kaç ödül aldığımı sormak oldu. Ben o zamanlar daha hiç ödül kazanmamıştım. Doğrusu çok bozuldum. Neyse şimdiler yüzümde kir diye bir şey kalmadı. Salah Birsel'e gelince, bu ödül onu hem mutlu etmiş, hem de utandırmıştır. Salah Birsel, pimpiriklerin, tuzun kuru olanların ödül almasına karşı değildir ama, daha çok gençlerin ödül almasını ister. Dünyanın en büyük ödülünün de Goncourt Ödülü olduğuna inanır. Çünkü Goncourt, yaşı otuzu geçmemiş yazarlara verilir. Bu yıl Akademi Kitabevi de ödüllerini aynı anlayışla dağıttı. (Yazko Edebiyat — Şubat 1983) Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR