‘Çekilecek bir köşemiz olacak. Yatağımız olacak. Yorganı gözlerimize çekeceğiz. Belki bir deniz kenarı, bir ağaç altı, bir rüzgar, bir sessiz kahve, bir bardak çay, bir simit, bir dilim kaşar peyniri, bir yarım kilo şarap bulursak dost olarak bu en iyisi. Ama insan? Yok kardeşim, yok, insan bulamayacağız. Bu şehir bu kadar pisken, bu kadar laubali, bu kadar düşkünken, para kazanıp da kendinden ötesini, beygirini kullanan arabacıdan daha merhametsizce kullanıp da rahat edenler, sessizce, tereyağından kıl çeker gibi kendini aramızdan çekmişleri bir bakıma haklı buluyorum, gibime geldi. Sonra da düşündüm. Onlar böyle ettiler bu şehri. Belki de bu şehre vebalar, belki de bu şehre koleralar gelecek yakında.’(*)

Yukarıdaki paragraf bugün herhangi bir yerde yazılsa, yazarın bugünümüzü anlattığını sanırız. Oysaki bu paragraf, Sait Faik Ustamız tarafından, 1949 yılında Varlık Dergisi’nde yayınlanan ‘Söylendim Durdum’ isimli öyküsünde yazılmış.

Ne kadar da bugünümüzü anlatıyor.

Şu bir paragrafta bile, Usta ne kadar güzel anlatmış o yıllardaki toplumu, insanı.

İşte edebiyat budur. İnsanı, toplumu, yaşamı anlatır edebiyat, ayna tutar bize, bize bizi anlatır. Orhan Kemal, ‘Murtaza’da ilkelerini savunan bir insanın sıkışmışlığını, ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’de köyden şehre göç edenlerin zehir gibi hayatlarını, Yakup Kadri ‘Sodom ve Gomore’de işgal yıllarının İstanbul’unun Batıcılarını, züppelerini, emperyalist işbirlikçilerini anlatır. İstibdat İstanbul’unu, Mithat Cemal Kuntay, ‘Üç İstanbul’da tarih kitaplarından daha güzel öğretir.

Edebiyat yazıldığı döneme ışık tutar. Günümüz edebiyatında maalesef bunları göremiyoruz.

Bundan yüz yıl sonra yaşayanlar, 2020’li yıllarda ülkemiz toplumu, insanı nasılmış, nasıl bir yaşam sürerlermiş diye, bugünün bir romanını ellerine aldıklarında, pek de bir şey bulamayacaklar.

Bol bol tarihini çarpıtan, Türkleri katliamcı, onu, bunu kesen, soykırıma uğratan, sözde edebiyat eserleri ile karşılaşacaklar.

Yaşadığı topraklarla, toplumla hiçbir bağı kalmamış, insanını sevmeyen, vatanını, milletini aşağılayarak, küçük görerek, yurtiçi, yurtdışı ödüller peşinde koşan bir sözde yazar güruhu ile karşılaşacaklar.

Bugünkü köyümüzü, kentimizi derinliğine anlatan bir roman yazıldı mı, ben bilmiyorum.

Bilgisayar başında saatlerce çalışıp, üç kişinin yapacağı işi tek başına bitirmeye zorlanan ve sonrasında girdiği bunalım sonucu intihar eden bir beyaz yakalının öyküsünü, üç kuruş paraya, aldığı siparişi yerine ulaştırmaya çalışan, ulaştıramadığı takdirde yaptırıma uğrayan bir kuryenin romanını yazan var mı?

Günde on iki saat direksiyon sallayarak, mal sahibinin kirasını çıkarmak ve evine ekmek götürmekten başka bir yaşam amacı kalmayan taksicinin, tuvalete gitme saatleri bile kontrol edilen, sesini çıkardığında kapının önüne konulan veya tehdit edilen internet sipariş şirketi çalışanlarının öyküsünü okuyan var mı?

Sait Faik, yetmiş dört yıl öncesinden bugünümüze sesleniyor, bugünümüze, yüz yıl sonramıza seslenen yaşayan edebiyatçımız hemen hemen yok, varsa da kenarda köşede tutuluyor.

Geçmişte kitabevlerinde, yazarın adı veya soyadının alfabetik sıralamasına göre, kitaplar raflara dizilirdi.

Artık bazı büyük kitabevlerinde, gerçek Türk edebiyatçıları en sonlara, arkalara koyuluyor, günümüz popüler romanları, Batı tarafından fonlanan yazarları, yayınevleri baş köşede sergileniyor, okuyucuların büyük bir kısmı da maalesef onlara yöneliyor.

Yaşamı boyunca bir şey okumamış insanların elinde, yakın zaman önce yayınlanmış, bir sultanı allayıp, pullayan bir romanı görüyorum, bu romanlar, bu tür kişilere bile bir şekilde ulaşıyor. Bu bilincimize karşı, özellikle son elli yıldır yapılan büyük bir taarruzdur.

Bizi toplumumuzdan, insanımızdan, gerçek sorunlarımızdan, yaşamdan, edebiyattan, sanattan kopartarak, en basit doğruyu, yanlışı bile ayırt etmekten aciz, insanlık değeri neredeyse kalmamış birer varlık haline getirmek istiyorlar, bunu da büyük ölçüde başardılar maalesef.  

Çok fazla bilgi sahibi olmamakla birlikte, edebiyat dergilerimiz de aynı durumda. Sait Faik’in öykülerini yazdığı dergilerin bugün geldiği nokta ortadadır.

Benim de naçizane öykü ve yazılarıma yer veren, bana göre günümüzün en nitelikli, belki de edebiyat alanında tek olan ‘Gerçek Edebiyat’ sitemizin sloganına bayılıyorum: ‘Türk edebiyatı büyük bir edebiyattır.’ Evet, edebiyatımız büyük, ne kadar yozlaştırılmaya, çürütülmeye, yok sayılmaya çalışılsa da, hem de çok büyük bir edebiyattır.

Bu kadar çürütülmeye, yozlaştırılmaya, bilincimize taarruza, yine gerçek Türk edebiyatımıza, güzel Türkçemize sahip çıkarak ve edebiyatımızı geliştirmek için savaşarak, karşı duracağız.

Sait Faik Usta 1949 yılından, bize seslenmeye devam ediyor:

‘Kestane sat bir çıkmaz sokağın başında. Çürüklerini ayır ayır, sokağa at yine üç yüzden okut. Korkma, ziyan etmezsin. Ama başına bela musallat olurmuş; aldırma koru kendini. Seni tanıyan kimse senden kestane almazmış; senin gözünün önünde, giderler çürüklerini inadına başkasından alırlar da senden almazlarmış. Varsın almasınlar.’(*)

(*) Sait Faik Abasıyanık, Bütün Eserleri, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, s.479-480

H. Murat Doğan
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)