Şairin vesikalık fotoğrafı / Hüseyin Ferhad
Ahmet Haşim’in hayatı, kişiliği, aşkları minvalindeki bütün tahminler, tespitler, maalesef ‘gülünç’türler. Gülünç oldukları kadar da trajiktirler...
Kin kötücül bir duygudur. Birinden, birilerinden öç alma, birini, birilerini cezalandırma, birine, birilerine kötülük etme arzusu. Hüküm tek yanlıdır. Suçlu o!dur, orada!dır, oradaki!dir. İntikam alınır veya “divana kalır” ama o kahhar, habis leke büyümeye devam eder. Mümkünü yok, bu ve benzeri duygular (hınç, garaz) her şaire musallat olur. Durduğu yer (cephe, saf), yazdığı dergiler, arkadaş çevresi, yaşadığı şehir, mezun olduğu okul, içine doğduğu coğrafya, din, mezhep; mezkûr duyguları ya husumete dönüştürür, dönüştürmüştür, ya hasede, pozitif kıskançlığa. Poetik tartışmalar, restleşmeler, sözüm ona kalem kavgaları ortada… Ahmet Haşim “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar” başlıklı yazısında “Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silâhtır ki, şerefsiz bir miras halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından batına intikal eder.” der (Dergâh, 5 Ağustos 1921): “Onun için hiçbir edebî nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele, ilim ve edeb sahalarında nekre ve maskara, gâh âlim, gâh münekkid, gâh sanatkâr kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî âdâba riayet edildiğini görmeği ümit etmek çocukça bir safvet olur.” Ahmet Haşim modern Türk şiirinin ilk kalemşorlarındandır. Öncü, kurucu, taht sahibi şairlerinden. Eserleri şiir antologyamızın ‘hudut kapısı’dır: Garp’a, guruba açılan kapısı. Mezkûr yazısı da “bir modernizm manifestosu” sayılır. Sayılmaktadır! Ona göre “[Ş]iir, resullerin sözü gibi, muhtelif tefsirâta müsait bir vüs’at ve şümulü hâiz olmalı. Bir şiirin mânâsı diğer bir mânâ olmaya müsait oldukça, her okuyan ona kendi hayatının da mânâsını izâfe eder ve bu suretle şiir, şairle insanlar arasında müşterek bir teessür lisanı olmak pâyesini ihraz edebilir.” İtiraz ne mümkündür. Şiir budur, hiç değilse son yüz küsur yıldır yazılan şiir! Şaşırtıcı, daha doğrusu yadırgatıcı olan, Ahmet Haşim’in “kalem erbapları”na gösterdiği reaksiyondur. Ona göre “Âsâr-ı sanatta hamâkatına gıda bulamayan ve arzın her tarafında en fazla münteşir olan bu tufeylî, her devirde ve her memlekette sanatkârın candan düşmanı olmuştur.” Müphem, karartılmış bir şiirdir Ahmet Haşim’inki. ‘Alıp götüren’ ama her okuru ‘bir başka âlem’e götüren bir şiir. Alışılmadık, benzersiz bir şiir. Mevcut tasniflere, tariflere sığmayan bir şiir. Nitekim “Bir Günün Sonunda Arzu” dolayımıyla Ahmet Haşim’e getirilen eleştiriler de bu yoldadır. O yıllar, hatta ‘30’lu, ‘40’lı yıllar, politikanın poetikaya galebe çaldığı yıllardır. Yazılan her şiir kiloya, metreye vurulmuştur. Edebiyat dergileri, şiir kitapları detektörle taranmıştır. Şuarâ ailesi siyaseten hizaya, itaate zorlanmıştır. Ayak direyenler de şu veya bu şekilde cezalandırılmışlardır. Onu yolundan edemeyen düşmanları (“tufeylî”ler: dalkavuklar, tırnak içinde politikacılar, şaklabanlar, soytarılar) soy ağacını, Araplığını tefe komuşlardır bu kez. Akşam istiaresiyle, resmettiği loş, kızıl aydınlıkla “cemal”ini, çirkinliğini ilişkilendirmişlerdir. Acıdır, bir o kadar düşündürücü, onca yıl, handiyse bir asır, bu fend “şerefsiz bir miras halinde” oynana gelmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Belki şaşıracaksınız,” der Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nda (1990), “zira, ‘Şi’r-i Kamer’ şairinin yüzünü sade resimlerinde görmüş iseniz ve hele O’nun Bağdatlı olduğunu biliyorsanız, Ahmet Haşim’i mutlaka kara yağız bir insan sanmaktasınızdır. Nitekim, ben de kendisini görünceye dek öyle sanıyordum ve karşıma Ahmet Haşim diye beyaz tenli, [mavi gözlü,] kumral, genç bir adam çıkınca hayrete düşmüştüm.” Yakup Kadri erkândandır. Yazar, diplomat, politikacı. Melih Cevdet Anday “O adam, ‘roman’ın ne olduğunu hiçbir zaman anlayamamıştır. Birçok yazarımız gibi, o da sözüm ona yüksek fikirlerini birtakım uydurma ve yaşamayan tiplere söyletmekten başka ne yaptı? Yakup Kadri’den olsa olsa bir röportaj yazarı olur; hem de, kötü bir röportaj yazarı.” dese de, eserleri, özellikle romanları, siyasî ve kültürel maceramızın bir panoraması sayılır: Kiralık Konak (1922), Nur Baba (1922), Hüküm Gecesi (1927), Sodom ve Gomore (1928), Yaban (1932), Ankara (1934), Bir Sürgün (1937), Panorama (2 cilt, 1953-54), Hep O Şarkı (1956). Su katılmamış bir Jön Türk’tür Yakup Kadri, evet. Dönemin resmî, “Kadro”lu tanığı. Ahmet Haşim’e dair izlenimleri de bu mahiyettedir. İlm-i firaset (sezgi ve anlayış bilgisi) tabirlerine benzer ‘siretini suretinden okuma’ mealinde. Aynı şey Beşir Ayvazoğlu için de geçerlidir. Dünya edebiyatından da “çirkin şair”lere dair örnekler veren Beşir Ayvazoğlu, “Modern Türk edebiyatının da Ahmet Haşim, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli Kanık gibi birçok çirkini vardır.” der Siretler ve Suretler’de (1999): “Bunlar içinde çirkinliğini kendine en çok dert edinen Ahmet Haşim oldu. Yakup Kadri’nin ifadesiyle, ‘kafasını biçimsiz, yüzünü çirkin ve bünyesini vaktinden evvel ihtiyarlamış’ bulan Haşim, bu kuruntuları yüzünden insanlardan sürekli kaçan, yarı vahşi bir adam haline gelmişti.” Beşir Ayvazoğlu tırnak içinde bir vakanüvistir, bir edebiyat dedektifi. Gerek Siretler ve Suretler’i, gerek Ahmet Haşim kitabı (Ömrüm Benim Bir Ateşti, 2009) bu türden eserlerdir. Onun şiirini, poetikasını değil, üstümüze düşen gölgesini mesele edinir. Mezkûr kitabın arka kapak yazısında “Eserlerini otuz, kırk, bilemediniz elli yıl önce vermiş şairlerin dilini anlamayan başka bir toplum, dünyanın ne geçmişinde vardır, ne de bugününde.” diye sitem eder: “Bizse onların dillerini hızla eskitiyor, ucuz mizahi romanlarda ve filmlerde alay konusu haline getiriyoruz.” Oysa bu “yarı vahşi adam”a göre, şiir, zaten bir ‘duygulanım dili’dir, kişiye, okura özel, “şairle insanlar arasında müşterek bir teessür lisanı.” Nitekim düşmanlarının karşısına dikelmek yerine okura sığınır. Sığınmıştır! Daha önce “Ahmet Haşim’in hayatı, kişiliği, aşkları minvalindeki bütün tahminler, tespitler, maalesef ‘gülünç’türler. Gülünç oldukları kadar da trajiktirler,” diye yazdımdı (Yasakmeyve, Temmuz-Ağustos 2005): “Asım Bezirci gibi bir ‘nesnel eleştirmen’in bile kalbine nüfuz edebilmiştir Yakup Kadri. Zira o, Ahmet Haşim’in büyüklüğünü, yazınsal hayaletini ilk hissedebilen elitlerden, jakobenlerdendir; belki de en sinsilerinden. Nitekim hislerini hınçla kelimelere vurmaktan çekinmemiş, Ahmet Haşim’i yekten bir garabet olarak belleklere nakşetmiştir.” Değil midir ki her şiir bir nedene dayanır ve her şiir başka bir şiirin nedenidir. Şablon bellidir… Sabit Kemal de yüzünü “ilk kaynak”a, Yakup Kadri’ye döner. “Ölmek” başlıklı yazısında, “Haşim’i ölüm duygusuna iten, onu alacakaranlığın, gecenin şairi kılan etkenlerin başında kendisini çirkin görmekten kaynaklanan ‘aşağılık kompleksi’ vardır.” der (Yasakmeyve, Kasım-Aralık 2006): “Bu kompleks yüzünden aşırı alıngan, hırçın ve kırılgandır. Sürekli vehim içindedir. Haşim’e göre herkes ona kötülük etmek için, onu aşağılamak için kumpaslar kurmaktadır. Özellikle ‘kadın düşmanı’ denecek kadar kadınlara olumsuz bakan Haşim, hiçbir kadının kendisini sevmeyeceğine inanmış, her fırsatta kadınları küçük gördüğünü hissettirmiştir. O, aslında bütün kadınlarda annesini aramış, annesini bulamadığını fark edince de onlardan uzaklaşmıştır. Bu nedenle ünlü kaçış şiiri ‘O Belde’de ‘ince, saf, leylî’ kadınları hayal etmiş, düzyazılarında kadınlardan hep olumsuz söz etmiştir. Evlenme girişimleri de, arkadaşları arasında alay konusu edilecek nedenlerle akamete uğramıştır.” Sabit Kemal’in resmettiği bu Ahmet Haşim, Yakup Kadri’nin Ahmet Haşim’idir, onun bir kopyası. “O Belde”ye dair “tespit” de Yakup Kadri’ye aittir. Evlenme girişimlerine dair şehir efsaneleri de. Nitekim “Bu çirkinlik kompleksi ona ‘Başım’ şiirini yazdıracaktır,” der: “Bîhaber gövdeme gelip konmuş/ Müteheyyiç, mütekallis bir baş;/ Ayırır sanki bu baştan etimi/ Ömr-i ehrâma muadil bir yaş!” Bilinir; firaset, bir kimsenin yüzüne, dış görünüşüne bakarak içini okuma, ahlâk ve karakteri hakkında tahminde bulunma melekesidir. Sözüm ona “ilm”i. Yine bilinir; mezkûr “ilm”e göre, “mavi göz, çıkık alın” uğursuzluk imidir, hinliğin, ıra eksiliğinin alameti. “Başım” şiirinin Yakup Kadri’ye ithaf edilmesinden olacak, cemi kalemşorlar, hatta entelijansiya, “Dişi, tırnakları geçmiş etime,/ Gövdem üstünde duran ifritin…” dizelerindeki “ifrit”in Ahmet Haşim’in başı olduğunda hemfikirdirler. Hatta Sabit Kemal Yakup Kadri’nin bir “anı”sını “bu şiirin doğuşunun belirtileri” sayar. Şaşırtıcı, daha doğrusu yadırgatıcı olan, Sabit Kemal’in bile “O Belde”yi okuma, imlediği, hayal ettiği kadınlara yakından bakma ihtiyacı duymamasıdır. Sabit Kemal’in bile diyorum çünkü Yakup Kadri’nin, onun içine doğduğu “milliyetçi atmosfer”in handiyse bedduacısıdır hazret. Yeminli düşmanı. Ancak “bu fend”in bir aktörü değildir Sabit Kemal. Figüranı yahut suflörü de değildir. Bir şiiri sürmek, o şiir dolayımıyla şairin tinsel evrenine sokulabilmektir muradı. Yoksa ne milliyeti umurundadır, ne şekli şemaili. Nitekim bir yazısında “Bir edibin kimliği, kullandığı dildir,” der ve şu gülümsetici argümanını ekler (Kitap Zamanı, 6 Eylül 2011): “Hâşim, şiirimizde modernizmin kapısını aralayan ilk şairdir. Okuru üçüncü boyut olarak bahsinde. Vizyon, hatta misyon sahibi bu kalemşorların birbirlerini kıskanmaları da doğaldır. Gereklidir hatta. Artık o defteri kapatmak gerekir. Ahmet Haşim’in bütün şiirlerini (Bir Günün Sonunda Arzu, 2011) yayıma hazırlayan, onun Araplığını da “bir sorun olarak” işleyen Kemal Bek’e “Bu ‘sorun’un aşılması gerekir artık. Fransızca hazırlanan bir Türk şiiri antolojisi üzerine Peyami Safa, ‘Antolojiye Hâşim’i niye almışlar ki, o Türk değil, Arap’tır’ mealinde bir yazı yazar. Haydi, Peyami Safa bir Hitler hayranıdır, böyle diyebilir; günümüzde bu neden sorun oluyor?” diye itiraz eden Sabit Kemal’in tutumu da yadırgatıcıdır. Hayır, bir avuç güzel insandan biridir Sabit Kemal Bayıldıran. Eski şiire vâkıf, yeni, modern şiire açık, hatta teşne, tırnak içinde eleştirmen, tırnak içinde tarihçi, iki anlamda da kalem efendisi bir avuç insandan biri. Rauf Mutluay, Adnan Benk, Vedat Günyol, Memet Fuat, Mustafa Şerif Onaran, Orhan Okay, Murat Belge, Oğuz Demiralp; birkaç kişi daha. O defteri kapatmak gerekir, evet. Hüseyin Ferhad (Sincan İstasyonu, Kasım-Aralık 2012, sayı: 62)
YORUMLAR