ferruh-tunc-gurur-vericiŞair kendini okuyor mu?

Bu soruya, “Şiirimin en iyi okuru benim,” diye cevap verebilirim. Kitaba dönüşmeden önce çok okurum şiirlerimi. Şiirlerimin kitaplaşmasının ardından ise, daha az okurum onları. Ama okurum. Kendinize gömülmek için değilse de kendinizi yitirmemeniz için şiirlerinizi okumalısınız.

Ya başka şairlerin şiirlerini?

Yazılan her şiiri okuma yükümlülüğünde hissetmiyorum kendimi. Kendileri ile iletişim, etkileşim içinde olamadığım şairlerin (ki bu yargının öncesinde okuma eylemi mutlaka vardır) ne yazdığını merak etmeme hakkım vardır sanırım. Genç şairleri ise, birkaç dergi üstünden izleyebiliyorum. İnternette kendini gösteren çok dağınık bir şiir dünyası var; doğallıkla izlenmesi de hayli güç.

Ayrıca bu mecrada “şairane”yi “şiir”den, “yenilikçi”yi “kisch”ten ayırt etmeye yardım edecek özel pencerelere, ara kanallara ihtiyaç var. Okumak, yazmak, yaşamak dengesini -ya da dengesizliğini- kurmaya çalışırken, sonsuz bir zamana sahip değilsiniz.

Çoğunlukla haksızlık, yanlışlık yapmak durumunda kalsanız da seçme zorunluluğunuz var. Ama değerli bir şiir, şair nasılsa size kendisini gösterir düşüncesindeyim.

Değerli bulduğum, önemli bulduğum şairler mutlaka izler, okurum. Etkileşime inanırım çünkü.

Etkileşim…

Şairlerin, öteki kültürel yaratıcıları da içeren etkileşiminin, ruhu elimizden kaçmış gibi görünen zamanı ve onun hayli solgun şiirini canlandırabilme, işletebilme, ilerletebilme potansiyeli var düşüncesindeyim. Şiirin solgunluğu biraz da bu etkileşim eksikliğinden ileri geliyor bana. Şiir dünyası olarak oldukça parçalıyız. “Şairler birbirini okuyor mu?” sorunuz bu bakımdan anlamlı.

Şairler arasında da etrafına negatif ilgi göstermek yaygın bir olgu. Tek tek neye karşıysak, neyi beğenmiyorsak onlar üstünden kendimizi kuruyor, ifade ediyor gibiyiz. Duruma göre derinliği olmayan bir nihilizmden, postmodern bir değerbilmezliğe, oradan da acınası bir narsizme savrulduğumuz oluyor. Oysa neyi olumluyorsak onun örneklerini vererek de kendimizi kurabiliriz. Karşı olduğunuzu bilmek sizi siz yapmaya yetmemeli. Gurur duyduğumuz bir Türk şiir geleneğimiz var.

Cumhuriyet’e eleştirel bakışın neredeyse bir vur abalıya kolaycılığına (kastına değilse) dönüştüğü günümüzde, ona borçlu olduklarımız arasında bu muhteşem şiir varlığımız özel bir yer tutuyor ve biz bunu zaman zaman unutuyoruz. Bugünün şiir dünyası olarak, yerine göre bir “restorasyon”, yerine göre bir “konsolidasyon” ve yerine göre de bir “reform” hareketi ekseninde şiir içi, sanatsal ve kültürel yaratı alanları arası etkileşimi artırmalı; konuşma, tartışma alanlarımızın ufkunu genişletmeli, daha da önemlisi nasıl olması gerektiğine inanıyorsak eserlerimizle bunun örneklerini ortaya koyabilmeliyiz. Birbirimizden öğreneceğimiz çok şey var; ama birbirimize öğreteceklerimiz sınırlı. Bu cümlemde bir çelişki olmadığını düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki, bugünlerin sanat ortamında birbirimizden bir şeyler öğrenmeden birbirimize bir şeyler öğretmeye çalışma paradoksunu deneyimliyoruz. Öğretmek değil tabii bu; kendimizi gösteriyoruz.

Sanatın ve sanatçının içinde bulunduğu bu durum, kültür dünyasında kuvvetle hissettiğimiz estetik geri çekilmenin, çözülmenin önemli nedenlerinden biri bana kalırsa. Oysa “estetik” bilme biçimini, “ideolojik”, “teolojik” bilme biçimlerinin baskısından kurtarmalı, onlarla, onların da iyiliğine olacak şekilde dengeli bir ilişki kurabilmeliyiz.

Benzer şeyleri, estetik bilincin içeriksiz bir tüketici oburluğu, görgüsüz bir varsıllık ve pervasızlaşmış bir iktidar dışavurumu tarafından tasfiye edilmekte oluşuna karşı da söyleyebiliriz. İnsanı tüketiciye, tebaaya, köleye, kimliksizliğe indirgenmekten kurtaracak şeylerin başında sanat yer alır. “Propaganda”, “reklam”, ve “vaaz” diskurlarından sadece sıkılmadığımızı; bunların birbirini besleyen bilme, duyma, eyleme dünyalarımızın insani dengesine, yani insani bütünlüğümüze iyice kastetmiş durumda olduğuna inanıyorum; yani hayati bir tehdit altındayız.

Bu yüzden, şiirin, sanatın dilini diriltmeliyiz. Aynı şiiri yazmadan, fakat birbirimizi gözeterek, kendi çoban ateşlerimizi yakabiliyor olmamız bu günlerde çok önemli. Besleyici, zenginleştirici bir etkileşimle şiir içine itildiği klişeleşmiş jestler, aynılaşmış şairanelikler kafesinden çıkabilir, ülkemizin ve yurttaşlarının kültürel hayatında eskiden olduğu gibi önemli yerini edinir diye umut ediyorum.

Şiirin gideceği tek bir yol, elbette yoktur; şiirin, şair sayısı kadar seçeneği olması doğaldır. Ama kötü olmayı göze almaktansa, yüzeysel ve benzer olmayı yeğ tutan bir belirgin karakteri var bence son dönemlerdeki şiirimizin. Bunu değiştirmeliyiz.

Değişimi, bir etkileşim içinde olmadan zor gerçekleştirebiliriz. Etkileşim ise, öncelikle değerli şairlerin şiirlerini okumakla olur.

ERGİN OKUR, DEĞERLİ ŞAİR OLMAK

Okuru ne denli önemsiyoruz?

Okuru ne denli önemsediğimiz, ona ne denli yakın olmayı başardığımız gibi soruları cevaplamadan önce “okur” deyince neyi amaçladığımızda anlaşmalıyız sanırım. Kendi tanımım en doğrusudur diyemem ama söyleyeceklerimin daha iyi anlaşılması için, dikkate aldığım “okur”un “kitap alanlar” denli geniş bir kategoriyi temsil etmediğine işaret etmeliyim. “Okur”u, “kitap alan” ölçeğinde geniş tanımlamak, kitap okuyanın kitap yazanla etkileşimini ürün satan-alan düzeyine indirgeyecektir endişesindeyim.

Okumayan, okuyamayan, okuduğu ile yetkin bir etkileşim içinde olamayanların kitap alıcıları arasında büyük bir oranı temsil etmesi doğaldır. Benim önemsediğim okur, şiiir temel bilgisine, sezgisine sahip, dünya ve Türk şiirinin nirengilerinden haberdar, sanat eserine yaşadığı zaman ve mekândan fakat kendi gözüyle bakabilen ergin ya da bu yolda yetişmekte olan bir okurdur.

O, hatırı sayılır bir şiir bilgi ve sezgisine sahip; okurken okuduğunu yeniden üretebilen, çoğaltabilen, zenginleştirebilen; daha kavramsal bir ifadeyle, eseri deneyimleyebilen biridir. Burada deneyim derken, yazarın ve eserin tanınması, değerlendirilmesi, çözümlenmesi gibi “bilişsel” bir yetkinlikle yetinmiyorum; bunun üstüne, eserle, eserin doğasına uygun, fakat onunla sınırlı kalmadan, özgün bir ilişki kurmayı sağlayacak, “felsefi”, “siyasi”, “kültürel” ve “duyuşsal” yetilere sahip olmaktan da söz ediyorum.

Ergin okur diyebileceğim bu okur, doğallıkla, kendine özgülüğü olan farklı bireylerden oluşan ve öyle çok da geniş olmayan bir kategoridir. Kendi şiir dünyasını kurmakta olan bir şair, okurun şiiri deneyimleme olanaklarını zenginleştirecek boyutlara işaret edebilen bir eleştirmen, yaşı ne olursa olsun, ergin okur olma yolunda gelişmekte, yetişmekte olan biri… Bunlar benim önemsediğim okur grubuna girer.

Ama söz gelimi, on yıllardır şiir okuduğu halde bugün en iyisinden Orhan Veli ve Özdemir Asaf’ta kalmış; ama daha ileriye, daha yeniye doğru algı kapıları sağırlaşmış biri, baş tacı edilecek bir okur sayılmasa gerek. O ne yazık ki, duygusal olarak naif, bilişsel olarak eksik ve/ya eskidir.

Uygarlık tarihinde yer eden siyasal görüşlerin, felsefi kavrayışların, inançların, değerlerin ve güzellik anlayışlarının kendi zamanlarıyla hesaplaşmadığı veya kendi zamanlarına damgasını vurmadıkları vaki değildir. Uygarlığın sürekliliği bu hesaplaşmalardan doğan sentezler, bireşimler üstünden kurulur.

Ergin okur, aralarında az önce adlarını andıklarımızın da olduğu, değerli sanatçıların kendi zamanlarıyla kurdukları özgün ilişki üstünden sentezledikleri, yarattıkları eserlerini zevkle okuyarak, o zamanla, yazarın yaratıcı dünyası ve bireyselliği ile ilişki kurar; ama kendi zamanına kayıtsız kalarak veya kendi bireyselliğini tümüyle kenarda tutarak yapmaz, yapamaz bunu.

Gerçek bir sanat eseri, bu yüzden farklı zamanlar boyunca ve farklı okur gözleriyle farklı boyutlarda okunur. Kendi zamanının şairi, yazarı olabilmiş klasik yazarları, salt o yazarın veya o zamanın okurlarının gözüyle ya da duygusuyla okumak imkânsızdır. Bunda ısrar ederseniz şiirdeki yolculuğunuz şairaneliğe varır. Şairanelik, bugün, geçmiş bir zamanın şiirinde asılı kalmaktır.

Ergin bir okursanız, eski olduğu halde bugüne ulaşabilmiş bir eserin bugünkü okuru, bugünün gözüyle okuyanı olmanız gerekir. Bu değerli bir sanat eserine, ya da yazarına yapılabilecek en büyük iyiliktir. Yok, eğer, yeni bir şiiri/şairi okuduğunuzu söylüyorsanız, okuduğunuz yeninin de eskiyi tekrar etmiyor olması gerekir.

Belki burada, tümüyle okurun omuzlarındaymış izlenimi vermiş olabileceğimiz yükü almanın, bunun daha çoğunu şaire, yaratıcıya vermenin zamanıdır. Bugünün şairi dediğimiz kişi, okurunu, yazdığı bugünün şiirine katmayı başarmış, dönüştürmüş biridir. Okurun buraya kadar sözünü ettiğimiz özellikleri edinmesi ancak bu nitelikleri örnekleyen eserler üzerinden mümkündür.

Bir yandan eski fakat kendi zamanının karakteristik eseri olabilmiş klasikleri, diğer yandan bu zamanın eserlerini, yoğun, yaratıcı bir okuma ile sentezleyen okur, bu zamanın okuru olurken, hoş bir kendiliğindenlikle hem geleneği yeniden üretmiş hem de bu zamanın sanatını ve sanatçısını yaratmış olur. Biz, ergin olsun, yetişmekte olsun bu okur için yazarız. Onun okurumuz olmasını istemek, elbette onu dönüştürmek iddiasını da (ona yaranmak yağcılığını hiç değil!) içerir.

Evet, güncel, genel ve yaygın beğeniye cevap verenler hep olacaktır; hem de çoğunlukla. Bunların büyük bir kısmı “kitap alanlarla ilgilenir” ve değerli sanatçı değildir. Onlar daha çok, popüler sanatçıdır. Ancak, genel okuru dönüştürerek kendi okuru haline getirebilenler değerli sanatçıdır. Değerli yazar, suya taş atarak, değerli okur olan ilk halkaları yaratandır. Değerli olmayan yazar, en dış ve zayıf halkalarda sörf yapandır. Bu en dış halkada sörfü becerenler, popüler yazar olurlar. Hem değerli hem popüler olmak da mümkündür elbette; fakat iyi ve değerli olmanın şartı popüler olmak hiçbir zaman değildir.

Değerli yazarın, yetişmekte olan okuru ergin okur haline getirmesi, ergin okuru kendi okuruna dönüştürmesi her zaman belirli bir zaman diliminde gerçekleşmez. Bu bakımdan, yazar olma serüveni, belirli bir süre sonunda kazanmak ve kaybetmenin kesin olarak belirlenebildiği kurallı bir spor oyunundan farklıdır.

Bazen bir yazarın değeri bir asır sonra da keşfedilebilir, değerli okuru çok gecikerek de olsa esaslı bir şekilde dönüştürdüğü olabilir.

Sosyal medyanın şiire hizmet edip etmediği…

Sosyal medyanın şiire hizmet edip etmediği konusunda ilk söyleyeceğim; olguları, tercihlerimiz yüzünden eksik ya da yanlış algılama tehlikesinden uzak durma gereğine işaret etmek olacaktır. Sosyal medya bir olgu; olgulardan tercihlerimize göre yararlanabilir, ya da onlardan yine aynı tercihlerimize göre sakınabiliriz.

Ama burada, sosyal medyaya yoğun yönelişin, ondan önce var olan bir yaramızı depreştirdiğini de söylemeden edemeyeceğim: Ona karşı gerekli donanımla kuşanmış olmadığımız taktirde sosyal medya; kırılmış, parçalanmış bilincimizi neredeyse un ufak edebliyor, savurabiliyor. Bireysel ve sosyal gelişimimizde bütünlüklü bakışlara ulaşmayı umut ederken, göreceliliği mutlaklaştırabiliyoruz. Orada kendini gerçekleştirme özeni içinde olmayan hemen herkesin, bağlamından kopmuş bir aforizmalar, özlü sözler bolluğunda yaşadığını gözlüyoruz; her şeyi hâlihazırda değilse bir tuş mesafesinde -sözüm ona- biliyorlar, bununla kalmayıp daha üsütünden dakika geçmemiş bu keşifleriyle başkalarına akıl veriyorlar.

Postmodern eklektik zamana uygun, eklemli bir dille, çoğunlukla kiç ama zaman zaman şık, hatta güzel sözler edinebiliyor, bunları değişebiliyor, benzerlerini üretebiliyorlar. Onlar dediğime bakmayın, onlar biziz. Ama dikkat edersek, karmaşık da olsa bütünlüklü değiliz. Siftinmiş bir mısır koçanının taneleri gibiyiz. Adeta, biri bizi koçanımızdan ayrıştırarak zaman denen horoza yem ediyor.

Zamanı kavramak, mekânı gönendirmek; çağdaşlarımızla, insanlığımızla gurur duyacağımız, yaşama hazzını bütün incelikleriyle duyumsayacağımız bir bütünlüğe sahip olmak için bize yardımcı olacak şiirin yokluğundan sosyal medyayı suçlu ilan etmek elbette en kolayı olur.

Sosyal medyanın bu kendiliğinden halinde gereğinden fazla bünyesinde taşıdığı deformasyon, dejenerasyon dozunu azaltmak, pek fazla olan olumlu yanları üstünden, sanatın, şiirin nitelik ve olanaklarını artırmada işlev yüklenmesini sağlamak, güç de olsa, öncelikle değerli yazara, ergin okura düşüyor.

NASIL DİLERSEN ÖYLE YAZ

Şiirin okurla buluşması için anlaşılır olması mı gerekir?

Şiirin anlaşılır bir dille yazılması iyidir. Böyle bir şiirin, daha çok okur yaratma potansiyeli olduğu da doğrudur. Bununla birlikte, şiir mutlaka anlaşılır bir şekilde yazılmalıdır yargısına ihtiyatla yaklaşmalıyız. Şiirin anlaşılır, anlaşılmaz ya da saçma olması ve fakat her halde de, hâlâ değerli olması mümkündür.

Genel okurun, gerçek şiirle bağ kurabilmesini, bunlar arasından değerli okur sayısının artmasını istememizden daha iyi niyetli ne olabilir?

Ama burada bize düşen, şiirin nasıl olması gerektiğine dair keskinlemelerden çok, o şiirin örneklerini verebilmektir. Bunu yapmayıp, bize göre, halkın anlamayacağı şiirler yazanlara, şiiri ve şairi tek biçime indirgeyecek yargılarla yaklaşmak, geçmişte halkla daha yüksek etkileşim içinde olmayı umarak yapılan hataları tekrar etmek olur. Söz gelimi ben, sosyalist gerçekçi sanatın önemli zaafının, önerdiği sanatsal üretimin niteliğinde değil, başka sanat pratiklerini aşırı yargılaması, aşağılaması hatta cezalandırmasında bulurum.

Önerdiği, savunduğu sanatın önemli örneklerini vererek dünya edebiyatını tartışmasız bir şekilde zenginleştirmiştir bu sanat anlayışı. Ama önerilen sanatın olumlu örneklerine odaklanmak yerine -özellikle sosyalist devrimin olgunluk yıllarının ardından- önerilen gibi olmayanların kötülenmesine, dışlanmasına odaklanılmış, böylece, tıkandığı yerde seçeneğini yaratacak özgürlüğü ve deneyciliği etrafında bulamamıştır düşüncesindeyim sosyalist gerçekçilik. Reel sosyalizm, dizleri üstüne çökmeden – dilerseniz çökertilmeden- çok daha önce, sosyalist gerçekçi sanat, yaratıcılığını ve üretkenliğini yitirmiş görünmektedir. (Bu durum, sosyal çözülmenin ve çöküntünün erken habercisi olarak, bugünler için de önemli bir bilgidir kanımca. Sanatsal üretimin niteliksizleştiği dönemler bir çözülme ve çöküntünün habercisidir genellikle.)

Bu yitiriş öyle bir kesinti, öyle bir düş kırıklığı, öyle bir boşluk yaratmıştır ki; sosyalizm sonrasında bile sanatsal bir yenilik rüzgârı alamıyoruz o eski, bereketli edebiyat topraklarından. Hem siyasal hem kültürel olarak seçeneğe açık olmamak, ütopyanın tek biçimci bir pratikle hayata geçirileceğini ummak ve aynı yolun yolcusu bile olsa, biçim farklılıklarına tahammül etmemek veya kendini böyle bir paradoksun içinde bulmak, ilk sosyalist kurucuların ve kültür insanlarının trajedisiydi gibi görünür bana.

Örnekler başka zamanlardan, akımlardan da verilebilir. Tekbiçimci anlayışların sağı ve solu, iyisi ve kötüsü olmaz. Sanatta, ister “elitist” isterse “popülist” olsun “üniformizm” şiddetle kaçınmamız gereken bir tutumdur. Kimsenin, sanatın nasıl olması gerektiğini sınırlama hakkı yoktur. Buna karşın, bir sanatçının, ona göre sanat nasıl olması gerekiyorsa, bunun örneklerini verme sorumluluğu vardır. Bunu; siyasetin, ideolojinin, inancın kamburuna yatmadan yapmalıdır.

Bir zaman ve mekân ilişkisinin sanat olarak kabul etmediği şeyler bir başka kombinasyonda değerli sanat olarak tanımlanabilmektedir. Henüz keşfedemediğimiz sanat formlarının gelecekte ortaya çıkabileceğini kabul ediyorsak, onların bugün dahi yaratılmış fakat bizler tarafından görülemediği, algılanamadığı ihtimalinin gerçek olabileceğini de kabul etmeliyiz.

Bu nedenle, anlayamadığımız ya da beğenmediğimiz, benimsemediğimiz sanat eserlerine karşı hiç değilse kırıcı, yıkıcı, küçümseyici olmamalıyız.

ŞİİRDEN ONUN YAPABİLECEĞİNİ BEKLEMEK

Şiirin topluma bir şeyler verip vermediği, vermesi gerekip gerekmediği…

Tekbiçimcilik tuzağına çoğunlukla toplum çıkarları söz konusu olunca düşeriz. Örneğin; “şiirin topluma bir şeyler vermesi için…“ diye söze başlayınca, iyi niyetli de olsa şiirin biçemine ya da içeriğine ilişkin bir sınırlamanın geleceği kesin gibidir. İşte tam bu sırada, cümlenin düz anlamına değil de, onda saklı bu tekbiçimciliğe yönelerek; “Şiirin topluma bir şey vermesi gerekmez,” diyenler olur. Nasrettin Hoca’nın tarafların her birine “sen de haklısın” diye bitireceği tartışmalardan biridir bu.

Gerçekte ortada şiir varsa, topluma ya da bireye –deyim yerindeyse- “bir şeyler” mutlaka –yine deyim yerindeyse!- veriyordur. Ama “o şey”, ancak şiirden, sanattan alınabilecek bir şey olsa gerektir. Şiirin bireye de topluma da verdiği, şiiri şiir yapan şey olmalı ya da şiirden başka şeylerin verebileceği şeyler olmamalıdır.

Şiir, bireyin/toplumun estetik sezgi, algı, bilme biçimlerine sahip olmasına, geliştirmesine ve bunu, kendini yeniden üretme faaliyetine dâhil etmesine olanak verir. Öyle ki; bireyin ve toplumun bu nitelikteki kendini yeniden üretme faaliyeti, şiirin/sanatın da yeniden üretilmesinin güvencesidir.

Kişinin/toplumun yaşam pratiğine sanatın derinlemesine dâhil edilebilmiş olması, onun felsefi anlamıyla “varoluş”a dâhil edilmiş olması, bir başka ifadeyle, hayattan çıkarılamayacak olması anlamına gelir.

İnsanların/toplumların gelişkinlik derecesi, yaşamlarında sanatın ne derecede amaçlı ve çağdaş bir düzeyde yer aldığına göre değişecektir.

Bugün, propaganda, reklam ve vaaz gözünün göremediğini/göstermediğini görecek/gösterecek olan sanat gözünün ferini iyi, değerli sanat esreleriyle yükseltmeli, sanatçıların kendi aralarında ve toplumun çeşitli kesimleriyle varlık nedenleri ile tutarlı bir etkileşim içinde olabilmelerinin önündeki engelleri kaldırmalıyız. Bize sanatın verebileceği kendisidir.

Konuşmayı yapan: Naim Tuncalı

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)