Postmodernizm üzerine modern notlar / Mehmet Tanju Akad
Bu notlar yedi gün boyunca yapılmış küçük paylaşımlardır. Yazılar önceden kurgulanmadan adeta "kendi başlarına" birbirinin ardından kağıda döküldüğü için bölümler normal bir yazı diziliminde değildir. Günümüzdeki derin sorunların temeldeki nedenlerinden birisi olarak post-modernizm üzerine genel bir...
1 Günlük sorunlar ve siyaset üzerinde laf etmekten acaba hoşlanıyor muyuz? Çoğu zaman kendimizi tutamayıp tartışmalara bodoslamadan dalıyorsak bu muhtemelen biraz da yüksek adrenalinli öğrencilik günlerimizi hatırlatmasından olabilir. Tartışmanın kendi başına (by itself/an sich) ayrı bir tadı vardır. Boşluğunu arasın, sağdan dalarsın, soldan vurursun, bir nevi laf ve akıl oyunu, hasarsız kavga, bazen de asap bozukluğu olur yani. Öte yandan daima akıl kıtlığı veya karışıklığından şikayet edip duruyorsak bunun nedenlerini irdelemekten kaçamayız. Bir deneyelim bakalım, nereye varacağız... 20. yüzyıl iki büyük yıkım getirdi, sayısız başka yıkımların yanında. Bunlardan birincisi düzenli evren kavramının yıkılmasıydı. İkincisi de buna bağlı olarak insan topluluklarının belli bir tarih mantığı içerisinde geliştikleri yolundaki aydınlanma inancını yıktı. Düzenli evren kavramını yıkan kuantum (parçacık) fiziği idi. Bunların hareketi bazen öngörülemiyor, hatta izlenemiyor, bunlar izlendikleri zaman farklı davranıyordu. Bu durum akılları karıştırdı. Giderek daha küçük parçacıkların aranmasına geçilirken, Einstein tüm ışığın foton adını verdiği ayrı enerji parçacıklarından oluştuğunu varsaydı. Bir foton bir elektrona çarptığı zaman iki bilardo topu çarpışmış gibi oluyordu. Ayrıca yüksek frekanslı ışıkların fotonları daha fazla enerji taşıyordu. Ancak, ışığın aynı zamanda dalga özelliğine sahip olduğu da görülüyordu. Parlak ışığın dalga özelliği koyu ışığın dalga özelliklerinden farklıydı. Pekala ışık dalga mıdır, parçacık mıdır? Yoksa her ikisi midir? Bu soruların yanıtı yoktu. O halde, ışığın ikili karakterinin tüm tabiatta bulunan ikiliğin sadece bir yönü olduğu söylenebilirdi. (Buradan Heisenberg'in belirsizlik ilkesine geçebiliriz, ileride kısmet olursa). Newton fiziğinde her şey tahmin edildiği şekilde davranırken, parçacık fiziğinde durum değişmişti. Aslında bu da bağlamsaldı ve Newton fiziği büyük cisimlerin hareketini gene açıklıyordu ama giderek daha küçük parçacıklar bulunuyordu. (İnsan duyularının algı sınırının yarattığı perdenin arkası daha fazla açığa çıkıyordu). İnsan aklı bunun nerelere çekilebileceğini hemen hazmedemedi ama aradan birkaç on yıl geçtikten sonra, esas itibariyle 1940'lardan itibaren bu belirsizliği aydınlanma düşüncesine karşı toptan bir saldırıya girişmek için kullanmaya çalıştı. Bunda muvaffak da oldu büyük ölçüde, çünkü haklı olduğu hususlar yok değildi. Örneğin toplumlar hiç de aydınlanma düşüncesinin bir uzantısı olan Marksizm'in tarihi şemalarında öngörüldüğü gibi davranmıyordu. (Ama Einstein Marksizmi önemsiyordu, bunu hatırlatmak isterim.) Hatta bu şemaların sadece dünyanın çok küçük bir kısmı için (belki) geçerli olabileceği de görülmeye başlandı. Aydınlanma düşüncesi ve bunun devamlarına modernizm, bunu reddeden zihniyet değişimine de post-modernizm adı verilmeye başlandı. Bunların ne derece afaki ve belirsiz kavramlar olduğunu bilahare ele alacağım. ("Bilahare" kelimesi Çelik Blek ile vatanperverlerin lideri Avukat Konoli arasındaki konuşmalarda geçerdi ama Süleyman Demirel de kullanırdı, artık büyüdüğüme göre kullanıcam , çok ciddi duruyor: Bilahare, "daha sonra," ama içinde "uygun gördüğüm zaman" iması da var gibi, adeta kendini önemsetiyor.) 2 Post-modernizm (p-m) konusunu anlamaya çalışan birçok arkadaşın sıkıntısına tanık olduğum için tanımlar üzerinde durmak istiyorum. Ben de bu sıkıntıyı çekmiştim vaktiyle çünkü o kadar kolay ifade edilebilecek bir şey değildir. Çok kısa anlatılmaz, çok uzun anlatırsanız da p-m bataklıkta dolaşıp durursunuz. Literatürde modernizm ve post-modernizm üzerine sayısız tanım vardır. Esasen elimde bulunan 1997 tarihli (ed. Benko & Strohmayer) bir derlemeye tekrar göz attığım zaman çok sayıda makalenin iyice sıkarak büklerek tanımlar geliştirmeye çalıştıklarını ve tarihin yerine mekan/uzay/coğrafya kavramlarını yerleştirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Ben birkaç yıl sonra okumuştum; uzağa kaldırmışım, epey aradım buluncaya kadar. Aradan onbeş yıl daha geçti ama hala kıvranıyorlar. Nitekim Benko giriş yazısında bu iki kavramın yarattığı akıl karışıklığı ve farklı yorumlara dikkat çekerek bunların en genel manada bir tarihi gelişim ve zihniyet değişikliğine işaret ettiğine değinmektedir. "Modernizm (m) ve post-modernizm (p-m) uygarlık ve bilgi alanlarında ortaya çıkan krizlerin muğlak ifadeleridir ve bunlar şimdiki zamandan olabildiğince uzağa kaçmaya çalışırlar. Her birisi yeni bir kültür rejimini kabul ettirme girişimidir. Bu nedenle her ikisi de sosyal bilimlerin tüm alanlarında günümüzdeki tartışmalarında merkezi bir yer işgal eder." 1960'larda sosyal bilimler okumaya başlamış ve 1970'lerdeki değişimi izlemiş bir kişi olarak bunun yakın şahidi sayılırım. Olaylara tarihi gelişim içerisinde bakan ve açıklamaya çalışan yaklaşımlar hızla terk edilerek bütünü gözden kaçıran ve ayrıntılar üzerinde açıklamalara yönelen mikro analizler çok kısa sürede sosyal bilgi alanını (böyle diyorum, çünkü bu bilgilerin bilim kıstaslarına uyduğuna asla inanmıyorum) sardı. Ekonomik gelişme ve kalkınma dersleri müfredattan çıkarıldı, ekonomistler rasyonel davranışlar, tüketim tercihleri kıstasları, para piyasası analizleri gibi konulara yönlendirildiler. Ne var ki sözde piyasa analizi yapan (ki hepsi soytarılığın daniskasıdır) iktisatçıların % 99'u yaklaşan hiçbir krizi kamuoyuna açıklamadı. Ya körleştikleri (veya körleştirilmeyi kabul ettikleri) için görmek istemediler ya da gördükleri halde kapitalizmin eleştirisi anlamına gelecek sözlerden kaçtılar ve para sahiplerinin hoşuna gitmeyecek şeyleri dillendirmediler. Tabii çoğunuzun bildiği gibi çok dürüst ve saygın iktisatçılar da var ama büyük kısmı kendilerini bu şerefsizliğe kaptırdılar. İşte post-modernist durum ve zihin yapısı iktisat alanında böyle tezahür etti. Ancak sosyal bilgilerin tüm alanlarında yayıldı. Ayrıca p-m bir Marksizm de moda oldu ki bizde bunu tezgahlayanların başında Birikim çevresi gelir. Bu post-modernist zihniyet, günümüzdeki liberal şerefsizliğin zihin yapısının hazırlanmasında son derece etkili oldu. İşbirlikçi alçaklar bu tezgahlardan geçerek çoğaldı. 3 Post modernizm ile ilk karşılaşmam sanırım mimarlık alanında olmuştu. Sonra sanatta, sonra da bilimlerde farkına varmış ve nihayet düşünce alanında bunu kavramaya çalışmıştım. Bu sıra içerisinde bazı şeyleri geç fark etmiş olmanın zararlarını görmedim diyemem. Görmüş olsaydım da aynı yerde dururdum ama görüşlerimi daha iyi savunurdum. Bu arada p-m konusunun siyasi-ideolojik uzantılarını ele alınca geriliyoruz. Bunun bir nedeni p-m'in nihai sonucunun günümüzde kapitalizme alternatif geliştirilmesi çabasının önünü tıkıyor olmasıdır. Bunun sayısız başka nedeni başka yerde işlenecektir ancak başta üniversiteler olmak üzere fikir üreten camianın büyük kısmını, sonunda mekana indirgenen yapısalcılık çözümlemeleri veya daraltılmış bir çerçeve içerisinde epistomolojiyle uğraşmaya itmesi bile yeterince vahimdir. P-m aynı zamanda post-marksizmi de ortaya çıkarmış ve bunlar Marksizmi bir doktrin olmaktan çıkartarak bazen bir metoda indirgemiş, bazen de gene en dar kültürel sorunların içine hapsetmiştir. Frankfurt okulu, Adorno, Horkheimer, Althusser ve Lukacs gibi kişiler yeni nesillerin beyinlerini bu bataklıkta öğütüp durmuştur (bilin bakalım, bunları en çok basan ve bir dergi adıyla anılan yayınevi hangisidir). Bunları bir ömür boyu incelesen, öğreneceğin şeyler incir çekirdeğini doldurmaz ve bir işine yaramaz. (yazamayacağım kötü düşünceler...) Elbette işin diğer ucu da var. Stalin Marksizmi öldürüp yerine kendi ilkel canilerini geçirirken, Frankfurt okulu da iğdiş edilmiş zararsız bir Marksizmi sahnede figuran olarak tutmak istiyordu. Her neyse, Tanımlara bir bakalım. P-m'yı tanımlamaya girişmeden önce modernizmi tanımlamak mantık icabıdır. Bir yazar modernizmin tek bir anlamı olamayacağını, çünkü modernitenin kendisinin bir anlam arayışı olduğunu söylemiş. Ama bu p-m çağa ait görüş. Biz gene bildiğimiz toprağa dönelim. Modern kelimesi bilindiği kadarıyla Roma'nın son döneminde kullanılmaya başlanmıştır. Hıristiyan Roma kendisini pagan geçmişinden ayırmak için kendi zamanlarına modern demiştir. Bundan sonra her çağın insanları yaşadıkları dönemin farkındalığı içerisinde kendilerini modern görmüşlerdir. Bununla birlikte, günümüzde "modernite"den kast edilen şey kapitalizmin gelişerek kendi gerçekliğini her alanda hakim kıldığı çağdır. Aydınlanma bunun içerisinde özel bir yere sahiptir ama sanatı, kültürü, kentleşmesi ve günlük hayatıyla bir bütün olarak görülür. Bilimsel-teknolojik devrimler, yeni siyasi yapılar ve sanayileşme ve buna bağlı diğer kurumlar da modernite kapsamında düşünülmüştür. Biz modernite kavramına sonradan aşina olduk ve çok da benimsemiş değiliz ama kast edileni anlamamız gerekir. Pekala modernite buysa, p-m nedir? Neler oldu da şimdi başka bir döneme girdik? Bunların başında gelen Newton ve Einstein meselesine ilk yazıda değinmiştik. İkinci bir kopuş 1940'larda ortaya çıkmaya başlayıp ağırlıkla 1968-75 arasında netleşen yeni siyasi durumdur. Bu dönemde klasik inanç şemaları hızla yıkılmış, düşüncede alanında ciddi bir krizin farkına varılmıştır. Ne kapitalizmin krizlerinin çözülmesinde ne de sosyalist alternatifte geleneksel yaklaşımların işe yaramadığı görülmüş ve pozitivist-aydınlanmacı bakış hızla gözden düşmeye başlamıştır. Bu tam da bizim kendimizi yetiştirmeye başladığımız dönemdi. (1975 Haziran'ında kaleme aldığımız "Bilim, İktisat, İdeoloji ve Üniversiteler" adlı yazı aklıma geldi ve şimdi tekrar bir göz attığımda bunu sezdiğimizi ama tam da adını koymamış olduğumuzu gördüm.) Herhalükarda büyük bir post-modernist yıkım dönemine giriliyordu. 4 Lyotard, post-modernizmi (p-m) 1950'lerdeki dönüm noktasından itibaren meydana gelen sosyal, kültürel ve entelektüel değişimleri anlatmanın bir yolu olarak görüyor. Ona göre p-m reddiyeyi teşvik eden bir zihin yapısı. (Bakın burası ne kadar ÖNEMLİ!) Burada referans aldığımız şeyler erozyona uğruyor, geleneksel bakış ve anlama biçimlerimiz bulanıyor. Teorilere güvenimiz yok oluyor. Lyotard'a göre felsefenin önceliği her ikisi de hegemonyacı olan pozitivist pragmatizm ve dogmatizmi engellemektir. Günümüzde tek çözüm mikro düzeyde konularla uğraşmaktır. (Allahım!, durumu gizlemeye bile gerek görmüyorlar!!!) Böylece siyaseti ve genel konuları burjuvaziye terk ediyoruz, biz incik boncuğun dizilişini çözümlüyoruz. Devam edelim: "Post-modernizm kendisini bilgi hiyerarşisini ve değerleri yıkmayı amaçlayan bir hareket olarak sunmakta, bir paradigma veya model olarak ortaya konulan ve bunlara anlam veren her şeyin altını oymakta kararlılık göstermektedir." (Yemin ederim siyaseti bu manada terk edip karşı saflara geçen eski solcu liboşlarla defalarca karşılaştım, tezleri her türlü hegemonyaya karşı olmaktı, sanki dayatan bizmişiz gibi. Pekala kapitalizmin hegemonyasına ve dayatmalarına niye karşı çıkmıyo(n) Hacı!) Bunlar "hiç bir şeyi açıklamadan, açıklamaların olmadığı bir evrende mutlu bir şekilde yaşanabileceğini" ileri sürmektedir. (Eski solcular bu kadar da ileri gitmiyor, bir önceki durakta kalıyor.) Öte yandan eleştirisini de koyuyorlar: "P-m'nin karşısında olanlar bunun ikiyüzlü bir uzlaşma ve oportünizm, yaygın ve etkili bir nihilizm olduğunu" söylüyor ve "pasifliği kabul eden, belirsizlikten memnun ve politikaya veya ütopik programlara hiçbir katkısı olmayan" bir şey olarak görüyorlar. Evet, tam bir teslimiyet olduğu açık tabii. Öte yandan bir takım kısıtlamalardan kurtulmanın ifade özgürlüğü getirdiği, yeni arayışlar ve tarzlara olanak sağladığı söylenmiş. Burada söz ettiği kısıtlamalarda acaba sadece 1930'ların, 40'ların otoriter rejimlerine mi atıf yapıyor yoksa kapitalist ülkelerde de var olan kısıtlayıcı zihniyeti de kapsıyor mu. Her halükarda çok fark etmez. Burada bir not daha koyalım: Hayatımızın ilk dönemlerinde kaba materyalistlerle mücadele ettik. Her şeyi şemalarla izah etmeye çalışan, kalıplara sokmaya çalışan kişilerin bakışını değiştirmeye çalıştık. Nadiren muvaffak olduk, birkaç kişi kazandık ama çoğu zaman çabamız pek işe yaramadı. Hayatımızın ikinci (şimdiki) döneminde de muazzam bir inkarcılığa/reddiyeciliğe karşı mücadele ediyoruz. Bunda da çok fazla başarı elde edemiyoruz. Büyük dalgaların karşısında kurmaya çalıştığımız küçük setler yıkılmasa da, büyük kitlenin akıp geçmesini engellemiyor. Dünyayı etkileyen güçler karşısında etkimiz çok sınırlı. Şunu anlamış bulunuyoruz ki, değer sistemleri bazen çok çabuk yıkılıyor. Bunları koruyan veya terk eden bireyler ve toplumlar konusunda genelleme yapmak çok zor. Bazıları da bayağı dayanıklı. Hayatımızın üçüncü ve son bir bölümünde bu anlamda başka bir mücadelemiz olacak mı, yoksa bu yaşadığımız ikincisi bizim için son mudur? Bilemiyoruz. 4 Konuyla hala ilgilenen kaldıysa, p-m konusundaki bazı önemli hususlarla devam etmek istiyorum. Benim gibi bu tür konuları ara sıra ele alanlar için tekrar ısınmak zor oluyor. Madem başladık, bu kümeyi gittiği yere kadar götürelim, kısmet olursa ileride bilgi ve bilimle ilgili başka kümelere geçeriz. "Post," "sonrası" anlamına gelen bir laf ama büyük bir belirsizlik içeriyor. Modernizmin sonrası ama kopuş mu içeriyor yoksa devamlılık mı? Ya da hangisi ağır basıyor. İkisine de vurgu yapanlar var. P-m'ciler daha çok daha çok kopuşa ağırlık verirken, p-m'in eleştirmenleri daha çok devamlılığa önem veriyor. Kopuşçular sanayiden sanayi sonrası topluma geçildiğini, enformasyon devrimini, refah devleti anlayışının çöküşünü, komünist sistemin yıkılışını, serbest piyasa önündeki engellerin kalkmasını, pozitivist bilimin yerini genel bir belirsizlik durumuna bıraktığını söylüyorlar. Bunların hepsi incelenmeli elbet. Ama şimdi sözü p-m'in bir kopuş değil devamlılık olduğunu söyleyen Ziyaeddin Serdar'a bırakmak istiyorum. Batıda yaşayan Pakistanlı bilim ve düşün adamı Z. Serdar, p-m'i batı kültürünün yeni emperyalizmi olarak modernizm ve kolonyalizmin bir devamı olarak görüyor: "P-m marjinalleşmiş olanların sesiymiş gibi yaparak gerçekte tarihleri, gelenekleri, ahlakı, dini, dünya görüşlerini, - kısaca- batılı olmayan kültürlere ve toplumlara kendileri olma duygusunu sağlayan ve yön veren her şeyi yıkıntıya uğratmaktadır." Serdar p-m'in bir başka çok önemli yönüne, kültürel alandaki etkisine de dikkat çekmiştir: "Piyasa dışı değerlerin küçümsenmesi bilgi ve kültür ürünleri üzerinde hegemonya kuran yaklaşımın temel yönüdür. Hakim kültür anlayışı giderek izleyicinin yüzeysel konularla bombardımana tabi tutulmasına dayanmaktadır. Bütün dünya televizyonlarında binlerce benzer dizi Z. Serdar’ın terimiyle “taklitten ibaret bir dünyada gerçekliği aramanın anlamsızlığını” empoze ediyor. Üstelik gerçekliğin taklitten ayrılması da her geçen gün zorlaşıyor, çünkü imajlar giderek gerçeklikle iç içe geçiriliyor. Küresel (kapitalist) kültürün diğer inançları küçümseyip hiçe saydığı dünyada bir şekilde direnmeye çalışan yerel kültürlerin en büyük hasmı emperyalizm değil, her ülkede kendi referans çerçevelerini yitirmiş olan küreselleşme taraftarlarıdır." (Hollywood Postmodernizmi: Yeni Emperyalizm, 1998). Bu güzel açıklamaların arkasına Enis Batur'un hazırladığı 1998 tarihli "Modernizmin Serüveni" başlıklı yayından (dikkatle not etmemişim ama W. Benjamin'e ait olabilir) birkaç alıntı ekleyelim: "Eğlence endüstrisi insanı mal düzeyine çıkararak (niçin indirme değil?-mta) bu dünyaya girmesini kolaylaştırır. İnsan kendisini eğlence dünyasının manipülasyonuna terk ederek hem kendisinin hem de başkalarının yabancılaşmasının tadını çıkarır. Malın tahta geçirilmesi ve çevresini ışıltılarla saran zihin dağıtma ortamı, Grandville'in sanatının gizli konusudur." Burada modernizm ile p-m arasındaki devamlılığa dikkat çekebiliriz. Geçmişin dünya sergilerinden söz edilmekte, bunların mal denilen fetişe yönelen hac ziyaretleri olduğuna değinilmektedir. Günümüzde bunlar artık insanların ayağına geliyor. Tıpkı ABD'de AVM'lerde kurulan ayaküstü kiliseleri gibi. Fast-food'a on dakika ayıranların ufak bir kısmı dört dakikayı da rahiple konuşmaya ayırıyor. Nasihat+takdis üç dakika, bağış bir dakika. Ama şimdi bu bilgi bile eskidi. Belki bu hizmet de artık online olmuştur. Olmamışsa eli kulağındadır. Günah çıkarma on kontur, nasihat dakikası beş kontur. (Konuyu post modernizm 745 ile 762 arasındaki tefrikalarında işlemeyi planlıyorum. İtirazı olan varsa şimdi söylesin. Yaa, yoksa hakikaten p-m bir dünyaya mı geldik, geldik de bizimle dalga mı geçiyorlar, bizi p-m insanlara mı dönüştürüyorlar, şimdi kuşkuya düştüm bakın!) 6 Bugün eski notlarım arasında Z. Serdar'ın şu sözlerine de rastladım: "Sömürgecilik ötekilere ait toprakları fiilen işgaldi, p-m şimdi onlara ait topyekün gerçekliği ele geçirmeye yönelmiş durumda." Burada zihinlerin ele geçirilmesinden söz ediliyor ki, etrafımıza baktıkça bunu ne kadar büyük ölçüde gerçekleştirdiklerini görüyoruz. İçimiz bulanıyor. Gezi olaylarının sonuna doğru tek tük aklını koruyan adama rastlayınca "yaşasın bir akıllı daha" diye neredeyse havaya zıplıyordum. Demek ki azgelişmiş zihinler bu kadar boş, değerlerine bağlılıkları bu kadar sığ imiş. Zihinlerin boş olduğunu biliyordum ama değerlere bağlılığın daha fazla olduğunu sanırdım. Gerçi burada da ikiyüzlülük var. Adam sözde Müslüman ama İslam dünyasını parçalayan güce uşaklık peşinde, ya da sözde sosyalist ama emperyalizme laf ettirmiyor ve daha neler. Günlük hayatın her adımında bile görmek mümkün. Burada yazarımız m'den p-m'e geçişi "kaçınılmaz kılan" üç küresel güçten söz edildiğine değinmiş. İlk ikisi inancın sona ermesi ve küresel bir kültürün öne çıkması. Üçüncü husus bütün değerlerin ancak gerçekliğin toplumsal kurgulamasına ait tezler olduğu, o yapının parçalarını oluşturdukları, bu bakımdan göreceli nitelik taşıdıkları. İşte bu son husus bize göre post-modernizmin özüdür. Post modernizm MUTLAKLAŞTIRILMIŞ BİR RELATİVİZM'dir. Her şey olabilir. Nasıl istersen. Yeter ki mutlaklaştırma. (Pozitivist mutlaklaştırma anlayışlarına dayanan zorlamalarının yıkılması kaçınılmazdı ama keşke böyle yıkılmasaydı.) Ama relativizmi mutlaklaştırabilirsin. Serdar'a dönersek, o p-m sentezi kültürlerin batı uygarlığı tarafından yutulmasına karşı bulunmuş yumuşak bir terim olduğunu vurgulamaktadır. Daha önce değindiğimiz gibi bunun en önemli araçlarından birisi, belki de birincisi olan medya, realite ile fiksiyonu sürekli ve kasıtlı olarak birbirine karıştırmaktadır. "Fiksiyon karakterleri reel mertebesine yükselirken, gerçek şahıslar melodram kahramanlarına indirgenmiştir." Türk televizyonlarının diziler ve realite programlarıyla bunu her gün ne kadar rezilce yaptığı ortada. İzleyenlerin binde, on binde biri bile bunun farkında değil. Aktarmayı sürdürelim. Jean Baudrillard tüm dünya sahnesinin kararsızlık içerisinde bocaladığını söyleyerek p-m'in (inkarcılığı en uca götüren) kahramanlarından birisi olmuştur. Bu anlayış içerisinde "gerçeklik", hayal ürünü olan "gerçeklik ötesi" tarafından emilmektedir. Böylece tüm yaşam taklitler, maketler, imajlar ve temsili şeylerin denetimine girmektedir. Bununla da kalmıyor. Temsili ögeler bu kez kendi kendilerine asli gerçekten bütünüyle kopuk yeni taklitler üretmeye başlıyor, o taklitler de salt imajları ya da başka imajların çocuklarını, torunlarını imal ediyorlar. Salt taklitten ibaret bir dünyada "gerçekliği" aramanın anlamsız olduğunu bize söylüyorlar. Üstelik gerçekliği taklitten ayıracak bir yöntemi de bulamıyoruz. (Buna katılmıyorum tabii, bulamayanlar çok demek gerekirdi-mta). Bu durumda tek seçenek bırakılıyor: P-M durumu olduğu gibi kabullenmek ve artık antika olmuş eski inanç sistemlerini ve modası geçmiş paradigmaların, yani inanılırlığını yitirmiş o gerçekliklerin peşinde koşma kuruntusundan bir an önce kurtulup rahata ermek... İşte beyni bulanmış zavallıların toplumculuk, sosyal devlet, hukuk devleti, ulus devlet, bağımsızlık, anti-emperyalizm gibi değerlere saldırması bunun ürünüdür. Buna vaktiyle "dayanılmaz hafiflik" demişlerdi. 7 Bir haftadır post-modernizmin bazı önemli noktalarına değinmeye çalıştık. Bu kadar geniş bir konuyu böyle özetlemenin ne kadar yararlı olacağı tartışılır elbette, ama kanımca öne çıkan bazı hususlar şunlardır: 1) Post-modernizm düşünce alanında bir krizin ifadesidir ama kriz de adeta sürekli bir durumdur. Arayışı asla bitmeyecek olan huzursuz insan toplulukları her değişim durumunu kriz olarak görmektedir. Bu yanlış değildir çünkü değişimler daima büyük gerginliklerle geliyor ama o zaman da kriz lafı bir noktada anlamını yitiriyor. Kaldı ki, post-modernizm bu "yeni dünya durumundan" çıkış yolu göstermeyi reddetmekte, tam tersine bu "durumun" (post modern situation) kabul edilmesini ve arayıştan vazgeçilmesini önermektedir. Mevcut hegemonyanın yerine başkasını aramayın, yeni belalar peşinde koşmayın diyor. 2) Post modernizm yeni bir bakış ve zihin durumu olarak, tarihe dayanan anlamlandırma ve değerleri reddederken, şayet bunu dert eden varsa, bunu anlamlandırma çabası içinde olanın kendisine bırakıyor, ya da kendi önerdiği alternatifler (parçaladığı ve bulandırdığı gerçeklik) içinde seçim yapmasını talep ediyor.. Değer konusu bilgi ve bilgilerin anlamlandırılması konularıyla ilgili ama farklıdır. Bilgi başka faktörlere bağlı olarak değişebileceği gibi (çünkü yönetilir), toplumsal koşullardan bağımsız olarak da değişebilir/üretilebilir. Ama farklı bir kategori olan değerler illa ki başka faktörlere bağımlı olarak değişir. Bunlar toplumun örgütlenmesi (buna dış etkiler da dahildir), üretimi nasıl yaptığı, farklı kültürel özellikleri, yaşam tarzı ve doğa ile ilişkisi vs. gibi faktörlerdir. Bu faktörler değerlerle etkileşim halindedir ve ayrıca yönetilebilir veya yönlendirilebilir de. Ancak değerler bilgi gibi bağımsız bir şekilde değişmez. Pozitivist yaklaşımlar belli bir süre insan zihninin düzenli bir şemanın parçası olma ihtiyacını karşıladı. Post-modernizm, bilim, sanat, üretim ve kültür alanındaki değişimlerin sonucu olarak pozitivizme karşı çok geniş bir cephe açarak onu köşeye sıkıştırdı. Çömlek patladı. Ama bunu yaparken sadece bilgilerimize ve anlamlandırma biçimlerimize değil, temel değerlerimize de saldırdı. Bir gün galip gelirsek, intikam saatinde "işte bunu yapmayacaktın" diyeceğiz. Çömleğe gelince, bunu yapıştırıp eskisi gibi kullanmak olanaksızdır. Yeni bir çömlek pişireceğiz. Bunu da değerlerimiz ışığında aklımızla yapacağız. Kendimizi tarihi bir çizgi üzerinde görürüz ve (bunu dert edersek) bu bize nereye gitmek istediğimiz konusunda bir fikir verebilir. P-m ise "tarihi bırak, çizgi filan seni bir yere götürmez (tarih bitti), sen bulunduğun yere/uzama bak" demekte ve ilişkili olabileceğimiz sayısız sosyal, fiziki, epistomolojk, gerçek, sanal, baskıcı, özgürlükçü vs. vs. uzam önermektedir. Anlamlandırmayı zaman değil, uzamda yapmamızı buyurmaktadır. Bu bizi yolumuzdan alıkoyacak, gelecek arayışımızı durduracak bir önermedir. İçinde bulunduğun uzamda mikro analizler yap, dünyayı anlama çabasını bırak demektedir. Bunun ukala terimi "meta narativlerden" (genel anlatımlardan) kaçınmak oluyor, yani genel analize kalkışma, ulusla, devletle, uluslararasıyla uğraşma, bunlar zaten sana uymaz diyor. Şunu da ekliyorlar: Küreselleşme yerelliği ve farklılığı öne çıkarır, onu ele alabilirsin. Bu talimatları ciddiye alan azgelişmiş ülke zavallıları (başta bazı sözde solcular) da ufuklarını bununla çizip kapatıyorlar. Parçalanmış, bulanık bir gerçeklik yaratıyorlar ve bunu bütün tarihi gerçekliğin yerine koyuyorlar. 3) Post-modernizm de modernizm veya pozitivizm gibi batıya ait bir kavramdır. Tıpkı Marksizm veya liberalizm gibi. Bir doğu toplumunda salt (ya da büyük ağırlıkla) batı kavramlarıyla düşünmek, biraz daha bozucu oluyor. Öte yandan: Düşünmek için yepyeni bir kavramlar çerçevesi yaratacak değiliz elbette, ama kavramların anlamının bilincinde olarak kendi düşünce çerçevemizi yaratmamız gerekmektedir. Gerçi, geçmişte bunu yapınca ciddi tepki gördük. Mesela, kaba materyalist kalıplar içerisinde düşünenlerle geçmişte daima çatıştık. Keşke çok daha fazla çatışıp onların zihinlerini açmak için daha da fazla çaba gösterseymişiz. Ama belki de bu zaten nafile bir çabaydı ve bu tür süreçleri fazla hızlandırmak mümkün olmuyor. Pratiğin zorladığı değişimi bir irademizle ancak bir derece etkileyebiliyoruz. Bugün, Dünyanın her ülkesinden daha fazla, Türk toplumcu oluşumları çoğu unsurlarıyla p-m etki altında sadece yönünü, pusularını ve kimliğini değil, değerlerini de yitirmiştir. Tarihteki en sefil ve rezil yıllarını yaşamaktadır (Allah beterinden saklasın.) Bu utanç bataklığını kurutmak kolay değil ama başka çaremiz var mı? Şimdilik konuya ara veriyoruz ama önemli konularla bağlantılı olarak döneceğiz. Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR