Yolda yürürken kendi kendine konuşanları gördükçe şaşırıyordu. Sabah otobüs beklerken, yanında yaşlı bir kadın ya da genç bir erkeğin dudaklarının kıpır kıpır oynadığını görünce kızgınlıkla hemen arkasını dönüyor, onları görmek istemiyordu. Günlerce, kendi kendine konuşanları izledi. Konuşurken, karşısında biri varmış gibi gülümseyerek başını sallayanlara, el kol işareti yapanlara bile rastladı.

 

Aylar sonra, kendisi de yalnız kaldığında düşündüklerini içine sığdıramaz, her istediği zaman yanında dost bulamaz oldu. O da kendi kendine konuşan öteki insanlar gibi yanında kimse yokken konuşmak gülmek, bağırmak isteği duymaya başladı.

 

Daha önceleri çok kızdığı, kendi kendine konuşma hastalığına bulaşmamak için dudaklarını, sımsıkı sıkıp hımm... hımm, deyip başka bir tek söz söylememeyi seçti.

 

Hem evde, hem de çalıştığı fabrikada kimseyle konuşmuyordu. Çocukları para istediği zaman, “Hımm olur”, karısı bir şey söylediğinde, “hımm olmaz” demeye başladı

 

Fabrikada, tam sekiz saat hiç kimseyle konuşmadan makineyle uğraşıyor, yeterinden fazla iş yapabilmek için üstün bir çabayla çalışıyor, freze bıçakları iyi kestiği anlarda keyfe gelip ıslık bile çalıyordu. Ama akşama doğru, iş sayısına bakıp da yeter sayıda iş çıkaramadığını görünce, makineyi, fabrikayı, çevresindeki iş arkadaşlarını, hayatta hiç kimseyi sevmediğini düşünüyordu.

 

Ne demişti geçen gün karısı?

 

“Nedir bu?... Günlerdir hımm hımm deyip duruyorsun! Ağzından tek söz çıkmıyor. Çocuklar alıştılar, ben alışamadım! Bizimle konuşmazsan, git arkadaşlarınla konuş. Yeter ki ağzından bir söz çıksın!...”

 

“Hımm... hımmm.”

 

“İşten gelince beni evde bulamamak, seni deli ediyormuş. Daha ne istiyorsun? Büro temizliğine beşte gidiyor, sekizde geliyorum. Ayda üç yüz Euro getiriyorum. Hiç yoktan iyi değil mi?”

 

“Hımm... hımm.”

 

O sırada, tam da akşam haberleri okunurken, elektrikli süpürgeyle oturma odasını süpüren kızı, göz ucuyla onları izliyordu. Kızına, kızgınlıkla baktı. Günlerdir ilk kez konuştu:

 

“Yeter!”

 

Kızı süpürgenin düğmesine ayağıyla basarak gürültüyü kesti. Sonra, o da babasına kızgınlıkla baktı:

 

“Sen fabrikada yalnızca sekiz saat çalışıyorsun! Annem, evde kaç saat çalışıyor hiç hesaplıyor musun? Ya ben, yok öyle! Her şey senin istediğin gibi olamaz. Akşama kalıyor işler! Okuldan döner dönmez ev işi yapamam. Önce okul ödevleri! Sonra kardeşlerimin ev ödevlerine yardım! Ancak boş kalırsam ev işi, o da annem için! Hem ben işçi olmak istemiyorum. Ev kadını olmak da istemiyorum.”

 

Kızını duymaz oldu. Ne söylüyorsa haklıydı. Duyulur duyulmaz bir sesle konuşmaya çalıştı:

 

“Hımm... hımm... yeter... anladım.”

 

Buna benzer konuşmalar son günlerde oldukça sıklaşmıştı.

 

O günden sonra, hiçbir söze yanıt vermedi. Gitgide hiç konuşmaz oldu. Yine de en çok üzülen karısıydı. Büro temizliği yaparken, “Bu nasıl erkek böyle, konuşmaz, bağırmaz, heyecanlanmaz, gülmez, kahveye bile gitmez! Eve kimseyi çağıramaz olduk. Yalnız ağzı değil, bedeni de kitlendi” diye söyleniyordu.

 

Bir gün yine sabah sabah fabrikada, soğuktan eline yapışan altı kiloluk piston kollarını mengeneye sıkıştırıyordu. Altıda başladığı işi, yavaş yavaş saat dokuza doğru hızlandırmaya başladı. Gözleri pür dikkat makinenin elektronik aksamlarındaydı. Her piston kolu, iki buçuk dakikada işlenip frezeleniyor, matkapla delindikten sonra cıvatalar için diş çekiliyordu. Bir kez kahve almaya giderse, üç parça iş eksik kalırdı. Bir arkadaşı gelip onu, on dakika oyalasa dört piston kolu daha az üretmiş olurdu. Bir de tuvalete gitse, on beş dakika daha eksiği olurdu. Onun için en önemli süre, en güçlü olduğu, saat sekizle on iki arasıydı. Bu sürede saniye sektirmeden çalışarak, yeterince iş yapmak, daha ötesi, yeterince dakika biriktirmek zorundaydı.

 

O böyle, her gün binlerce kez yaptığı dakika hesaplarını çarpıp bölerken, makinenin elektronik gösterge tablosundaki kırmızı uyarı ışıkları yanıp sönmeye başladı. Hidrolik freze başlıkları, matkaplarla birlikte yukarı doğru çıktı, bir daha inmedi. Yağ lambası da sarı uyarı ışığını, yakıp söndürmeye başladı.

 

Sürekli yanıp sönen uyarı ışıklarına sinirli sinirli baktı, dili çözüldü:

 

“Ben piyanist olmak istiyordum. Ben... piyanist olmak istiyordum!...”

 

Yeniden aynı cümleleri söylerken, çizgi çizgi çatlamış ellerine, küt kalın parmaklarına bakıyordu. Sesini kendi kulaklarıyla duydu.

 

“Ben de başladım kendi kendime konuşmaya” dedi. Başkalarından saklarmış gibi, kendi kedine kısık kısık gizlice gülmeye başladı.

 

Makinenin arkasındaki yağ bidonunu almaya gitti. Otuz litre yağı boşalttıktan sonra, düğmeye bastı. Uyarı ışıkları yanıp sönmüyordu. Freze başlıkları matkaplarla birlikte, piston kollarının üstüne yorgunca inmeye başladı.

 

İşi deliliğe vurduğunun ayrımına vardı, sevinçle gülümsedi. Yorgunluğunu atmak istercesine, elerini bir önünde bir arkasında birbirine şaklatmaya başladı. Dudakları kıpır kıpır kıpırdıyor, sesi çıkmıyor, kulakları kendi sesini duymuyordu.

 

“Konuşmayacağım işte. Mecbur muyum? Konuşsam ne oluyor? Kimse gelmesin evime. Ben de kimselere gitmem. Konuşmamak delilik mi?  Öyleyse neden, gör-duy-sus demişler? Zorla mı? Bıktım! Ev, araba, mal mülk, para, para, para... çocukların geleceğini düşünmekten, bıktım! Ona buna, gitsem ne olacak? Birbirimize ne faydamız var? Birisine gidecek olduk, ne dedi geçenlerde: ‘Gidemem, gidemem! Nasıl gideyim? Üç çocuğun çamaşırı, ütüsü, yemeği, bulaşığı, bir de sen deli!...’ O da haklı. O da benim gibi, gitmek istemiyor artık. Beni de ‘gidelim’ diye zorlamıyor. Şu son günlerde bana, ‘deli’ demekten çok hoşlanıyor. Ben neden karşı çıkmıyor, ‘bana deli deme!’ demiyorum. Ama neden, ‘Bir de sen deli!’ dedi bastıra bastıra?.. hem de çocukların yanında… Dün akşam kızım yine inadına haberler okunurken, yerleri süpürüyordu. Bense, dudaklarım kıpır kıpır konuşuyordum. Ne o duyuyordu, ne ben. Anası ile kızı, nasıl da sabırla baktılar. Artık kimse rahatsız olmuyor. Evde kimseyi rahatsız etmiyorum.

 

Ama dışarıda, ben de artık yanımdaki birisiyle konuşurcasına, elimi kolumu sallaya sallaya konuşmaya başlarım, ara sıra: ‘Ha, öyle değil mi?’ diye kaşlarımı kaldırarak sorabilirim. Sonra, karşımdakinin yerine: ‘Evet, evet’ diyerek, başımı sallarım. Evet, evet, başımı sallarım. Kimse duymaz, ben bile...”

 

Özgen Ergin

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)