Peyami Safa: Doğu Batı arasında bir 'muhafazakar devrimci' / Gaffar Yakınca
Öyle sanıyorum ki sevdiğimiz yazarlar arasında en kıymetlileri erken yaşlarda hayatımıza girip sonra da hiç çıkmayanlardır. Peyami Safa benim için böyle bir yazar. Çocukluk yıllarımdan itibaren okumaya başladığım ve şu yaşımda kadar okumaya devam ettiğim, yazılarında hala yeni bir şeyler keşfettiğim bir yazardan söz ediyorum. Teori’nin bilimsel ciddiyetini bilen okuyucu, benim bu itirafımı, yazıya dair küçük bir ahlaki uyarı olarak da alabilir. Öte yandan, Peyami Safa’nın “kalıcılığı” en çok da külliyatının büyüklüğü ile ilgidir: Polisiyeden psikolojik romana, öykülerden gazete makalelerine ve teorik kitaplara kadar düz yazının hemen her alanında eserler vermiştir. Edebi metinleri ve makaleleri, gayet geniş bir alana yayılır. Bu bakımdan, Peyami Safa’nın fikri boyutu, pek çok farklı konu üzerinden ele alınabilir. Makalelerinde, Türk devrimi, milliyetçilik, komünizm, laiklik, savaşlar, güzel sanatlar, kalkınma, medeniyet, demokrasi, tarih gibi pek çok konuyu ele almıştır. Romanları, yabancılaşma, mistisizm, kıskançlık, ihtiras, şahsiyet, ütopya, kültür çatışması, intihar, aşk gibi geniş bir tema zenginliğine sahiptir. Ancak zannımca, bütün bunların arasında, Peyami Safa’yı en iyi temsil edecek boyut Doğu-Batı çelişkisidir. Peyami Safa, Türkiye’de sağ-sol ayrımının en şiddetli halini aldığı yıllara kadar yaşamadı. Ölüm tarihi 1961’dir fakat, 1930’lu yıllardan itibaren yazdıkları 60’lı ve 70’li yıllar boyunca milliyetçi/muhafazakar gençlik için temel düşünsel kaynaklardan birini temsil ediyordu. Nazım Hikmet ve başkaca önde gelen solcular ile tutuştuğu kavga, iflah olmaz derecedeki anti-komünistliği ve romanlarına hakim olan idealizm, onu milliyetçi muhafazakarlığın sembol ismi haline getirmişti. Ancak bu etiket, gündelik siyasi tartışmaların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Farklı dönemlerde farklı fikirleri savunmuş olan Safa’da değişmeyen bir mesele varsa o da Doğu-Batı çatışması idi. 1938 tarihli Türk İnkılabına Bakışlar kitabında şöyle demektedir: “Türk milleti tarihinin en büyük işkencesini Doğu-Batı arasında sıkıştığı için çekmektedir”. 1961 tarihli Doğu Batı Sentezi kitabının ilk cümlesi ise şöyledir: “Cumhuriyet’in ilanından sonra 1933’ten beri Türkiye’ye Doğu-Batı meselesini konferanslarla ve makale serileriyle ilk defa getiren benim”. Peyami Safa bu görüşünde haksız değildir. Türk toplumunun Doğu-Batı arasındaki sıkışmasını edebiyat dışında derli toplu tartışan, bir temel mesele haline getiren sadece iki isimden söz edilebilir: Peyami Safa ve Attila İlhan. Nitekim, İlhan’da son derece çarpıcı ve gerçekçi bir teorik zemine oturan Doğu-Batı tahlillerinin, köklerini Peyami Safa’nın eserlerinde bulduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Hatta bu bakımdan, Attila İlhan’ın 1972 tarihli Hangi Batı eserinin ismini, Safa’nın 1953 tarihinde sorduğu bir sorudan alması da Türk milli düşüncesi açısından hoş bir devamlılık işaretidir. Aslında Peyami Safa, Doğu-Batı sorununu 1933’ten daha önce, romanlarında ele almaya başlamıştır. Bu konunun işlendiği çok daha erken tarihli romanları da olmakla beraber, bu açıdan özellikle 1931 tarihli Fatih-Harbiye romanı önemlidir. Doğu’dan, Fatih’ten kalkıp Batı’ya, Beyoğlu’na giden tramvay, Doğu ile Batı arasında kalmış Türklerin macerasının bir temsilidir. İki dünya arasında gidip gelen tramvay, iki dünyanın insanlarını, iki ayrı kültürel seçimi birbirine bağlamaktadır. Romanın kahramanlarından Şinasi ve Neriman, Darülelhan’da (Belediye Konservatuvarı) Türk müziği okuyan iki gençtir. Şinasi, kemençe, Neriman ud, babası Faiz Bey ise ney çalmaktadır. Batılılaşmış tipi temsil eden karakter ise Batı müziği (keman) eğitimi alan Macit’tir. Macit, Şişli’de oturmaktadır, Beyoğlu’ndaki renkli yaşamın içindedir. Macit ile tanışan Neriman, iki dünya arasında gidip gelmeye ve bir süre sonra kendi dünyasından nefret etmeye başlar. Macit’e tutulan Neriman’ın son dakikada kendi mahallesine (ve Şinasi’ye) geri dönmesi ile biten romanda Peyami Safa, Doğu Batı ikiliğini anlatmak için yoğun bir sembolizme başvurmuştur: Ud-keman, şahniş-apartman, alafranga-Gazali, kahve-lebon, kokteyl-nargile, kedi-köpek… Peyami Safa’nın Sözde Kızlar, Şimşek, Mahşer, Canan ve Biz İnsanlar romanları da aynı tema üzerine kurulmuştur. Üstelik, Berna Moran’ın tespiti ile, bu romanların şeması da genelde ortaktır. Öykünün merkezinde üç erkek bir kadın karakter yer alır. Erkeklerden biri Doğu’yu diğeri ise Batı’yı temsil eder. Batılı tip maddi değerleri, başarı ve hazzı savunmaktadır, Doğulu ise Türk İslam kültürüne özgü manevi değerleri ve yerli bir ahlak anlayışını. Kadın ikisi arasında kararsız kalandır, belki de bu hali ile Türkiye’yi temsil etmektedir. Bunların dışında neredeyse hiçbir insani zaaf göstermeden olaya dahil olan bir yazar ya da düşünür erkek karakteri vardır. Peyami Safa’nın kendisini temsil ettiği anlaşılan bu karakter, Doğulu erkeğin tarafını tutar. Romanlarda Batı, insanı sonunda mutsuzluğa hatta felakete götüren bir zevkperestlik ve ahlaki düşüklük olarak çizilir. Ancak bu çerçeve sadece cinsel ahlakla ve aşk etiği ile sınırlı değildir. Savaş vurgunculuğu, yolsuzluk, adam kayırmacılık gibi gayri ahlaki özellikler de Batı tarafında kalmaktadır. Geleneksel değerlerini korumaya çalışan, vatan ya da mefkure için kendini feda eden insan ise Doğu tarafındadır. Safa’nın romanlarındaki ana fikir, Batılı yaşam biçimini ve değerleri kesin olarak reddeder. Ancak teorik analizlerine geldiğinizde hiç de böylesi kesin bir tavırla karşılaşmazsınız. Bize “hangi Peyami Safa” sorusunu sordurtan da bu olgudur. Safa’nın külliyatı içinde özellikle iki eser öne çıkar: Türk İnkılabına Bakışlar ve Doğu Batı Sentezi. 1938 tarihli Türk İnkılabına Bakışlar, aslında Türk modernleşmesinin bir eleştirisi ve Türk devrimine bir istikamet verme denemesidir. Safa, Türk devrimini doğru bir tarihsel perspektifte ele almak için değerlendirmesine Tanzimat ve Meşrutiyet’ten başlar. Tanzimat’ı “Türk milletine kurulmuş bir tuzak” olarak niteler ve açıkça mahkum eder. Eleştirileri sarihtir: Tanzimat Batı’yı taklitten öte ufku olmayan bir hareketti, memleketin geleceği ve ihtiyaçları dikkat alınmadan girişilmiş bir işti, ülkenin eğitiminde, adalet sisteminde ve ruhunda ikilik yarattığı ile kaldı. Daha fenası, Türk milletini olmayacak bir hayalin peşinde yetmiş yıl sürükledi, başka milletler milletlik vasfına sarılıp ilerlerken Türklüğü oyaladı. Meşruriyet’e gelince, Peyami Safa, bu hamleyi Türk devrimine giden yolu döşemesi sebebi ile olumlar ama, genel görüşü, onun da dönüştürücü milli iradeden yoksun bir taklit hareketinden öteye gidemediği yönündedir. Bu noktada, Fatih-Harbiye romanının, 1926 yılında Darülehan’da ve diğer resmi kurumlarda Türk müziği eğitimi yasaklandıktan sonra yazılmış olmasına dikkat etmek gerekir. Roman, bu bakımdan, CHP içinde baş gösteren Tanzimatçı kafaya bir itiraz olarak ele alınabilir. Safa’nın modern Türk düşüncesi tahlili klasik üçlü tasnife dayanır: Meşruiyet dalgası, üç fikri cereyandan mürekkeptir: Türkçülük, İslamcılık ve Batıcılık. Safa’ya göre Cihan Harbi’nde Müslüman teba içindeki Türk olmayan unsurların büyük oranda düşmandan yana tavır alması ve hanedanın İstiklal Savaşı’na karşı tutumu hem İslamcılık fikrini iflas ettirir hem de Osmanlıcılık idealini tarihe gömer. Türkçülük ve Batıcılık ise içlerinde taşıdıkları “Osmanlıcılık” bakiyesi sebebi ile sakatlanmıştır. Artık Osmanlı diye bir mefhum yoktur. Her iki akım da kendilerini revize etmek zorundadır. Üstelik Türkçülüğün Batı emperyalizmine olan düşmanlığı Batı medeniyetine karşı bir düşmanlığa varmıştır. Peyami Safa, Batı medeniyetine düşmanlığı tehlikeli bulur. Bu düşmanlığı örneklemek için bir İslamcının kaleminden çıkan sözleri seçmesi ise hayli ilginçtir: “Garp emperyalizmine karşı kinimizi garp medeniyetine de çevirdik. Kurtuluş edebiyatımızda bu medeniyet, “tek dişi kalmış canavar” halinde de görünür. Fakat bu garp kini Lozan sulhu yapılıp da Avrupa devletleriyle normal münasebete girdiğimiz günden sonra kaybolmuştu.” Safa’ya göre Türk devriminin tek koşulu vardır: Ölmemiş olan bu iki düşüncenin -Türkçülük ve Batıcılık- kangren olmuş yanlarından kurtularak doğru terkibi kurmak. İşte Atatürk’ün başardığı şey de budur. Bunu şöyle ifade eder: “Osmanlı Türkçülüğünü de, Osmanlı Garpçılığını da, kangren olmuş taraflarını kesip atmak şartıyla yaşatmak kabildi. Bu kangren olmuş taraf, her ikisinin de Osmanlılık sıfatıdır. Atatürk bu büyük ameliyatı yaptı. Türk bünyesinde yaşamaya müsait gördüğü bu iki fikrin Osmanlılık mefhumuna yapışan ölü taraflarını kesip attı.” Safa’ya göre Tanzimat da meşrutiyet de “yarım adamların yarım işleriydi” “Milletin başına bütün belâları üşüştüren bu yarımlıktır; Türk bünyesini hem şark ve garp, hem din ve milliyet arasında yarımşar ve sakat iki parçaya bölmektedir” diyordu. Atatürk, bu parçalardan milliyeti ve medeniyeti tereddütsüz tercih etme kararını veren kişiydi ve böylelikle Türk düşüncesini bu ikilikten kurtarmıştı. Dolayısı ile, Safa’ya göre Türk devriminin temel karakteri iki ilke ile şekillenmiştir (şekillenmelidir): Milliyetçilik ve medeniyetçilik. Şaşırtıcı olan ise Peyami Safa’nın -romanlarının aksine- her iki kavramı da Batı’ya dönük şekilde tarif etmesidir. Bu noktadaki izahı, Batı ile Doğu arasındaki tarihsel ilişkiyi açarak yapar. Medeniyetin beşiği Doğu’dur. Ancak Doğu’dan aldıkları ile bugünün yüksek medeniyetini kuran da Batı düşüncesidir. Bu, o güne dek bizim düşünce hayatımızda görülmemiş bir şemadır ancak, o günün genel siyasi havasına ve devrim ruhuna uygundur. Peyami Safa’yı farklılaştıran asıl nokta ise Batı’yı ele alış biçimidir. O’na göre Batı, artık bir gerileme/çöküş dönemine girmiştir. Hangi Batı sorusu işte böyle bir sorudur. Bizdeki Batıcıları, Batı’nın 19. Yüzyıl’da kalmış dogmalarının peşinde koşmakla itham eder. Oysa Batı dediğiniz de dinamik, yaşayan bir mefhumdur. Teknikte çok ilerlemiş, bu ilerleyiş esnasında ruhunu büyük oranda kaybetmiştir. Şimdi Doğu -özel olarak Türkler- medeniyetin bu eksikliğini giderme potansiyeline sahiptir. Türk İnkılabına Bakışlardan sonra yazdığı bir dizi makalede, Peyami Safa’daki sentez arayışı ön plana çıkar. Romanları hala aynı derecede Batı karşıtıdır, Tanzimat’ın karikatür tiplerini her devirde yeniden ete kemiğe büründürüp yeniden mahkum etmeyi sürdürür. Ama makalelerinde inatla Doğu ile Batı’nın buluşmasının yolunu aramakta, o yolun Türkiye’den geçmesi gerektiğinde ısrar etmektedir. Arnold Toynbee’nin Batı müdahalesine maruz kalan toplumlar için kullandığı zelotizm ve herodyanizm kavramları üzerinden Türk devrimine getirdiği izah önemlidir. Zelotizm, Batı karşısında ezilen toplumun geçmişine sığınması, eski ihtişamlı günleri anarak teselli bulmasıdır. Herodyanizm ise Batılıları onlara ait araçları kullanarak yenme çabasıdır. Safa’ya göre her ikisi de başarısızlığa mahkumdur. Çünkü birincisi hiçbir direnme önerisi içermez, ikincisi ise taklitçilikle maluldür ve her zaman elit bir azınlıkla sınırlı kalır. Türk devrimi ise bambaşka bir şey yapmayı, bu ikisinin bir sentezinden oluşan milli bir irade kurmayı başarmıştır. Safa’ya göre, Atatürk, Toynbee’nin haber verdiği tehlikeyi çok önceden sezmiş gibi, Garplılaşma devrimini dil ve tarih hareketleriyle tamamlamak ve Batı kültür ailesine Türk milletinin bir taklitçi gibi değil, kendine has bir hüviyet ve şahsiyet sahibi olarak girmesini sağlamak istemişti. Bu, Türk devriminin “halis milliyetçi” karakteri, özü idi. Atatürk, bu şekilde Asyacılık denilebilecek bir hareketin liderliğine geçiyordu. Türk İnkılabına Bakışlar kitabından yirmi üç yıl sonra yazılan Doğu Batı Sentezi, Peyami Safa’nın Doğu Batı sorunundaki çözüm arayışlarının bir sonucu olarak ele alınabilir. Bu zaman zarfında, sentez / terkip fikri billurlaşmıştır. Kitabın önsözünde, bu sentezi bir ruh düzeyinde ifade etmeye çalışır: “Aramızda müfritler müstesna, hepimiz hem Doğulu hem Batılıyız. Doğu- Batı sentezi bizim, yani bütün insanların tarih ve ruh yapısı, kaderimizdir. Doğu ile Batı arasındaki mücadele, her insanın kendi nefsiyle mücadelesine benzer. Bunların sentezi insanın var olmak için muhtaç olduğu vahdetin ifadesidir. İnsan, bütünlüğünü ve tamlığını ancak bu sentezde bulabilir.” İnsanı böylesi bir tezatlar birliği gibi anlama eğilimi, romanlarındaki ilk bakışta sorunlu görünen bir yanı da izah etmektedir: Doğu’yu temsil eden erkek, ancak Batı’yı tanımış bir kadının onayı sonunda itibarını geri kazanmaktadır. Batı’yı yaşamış olan, ona hakim olan kadın tekrar kendi asli yuvasına, Doğu’ya dönmektedir. Ve en önemlisi tüm olaylar Batı’ya mahsus, Batılı estetik tarafından kurulan bir sahnede -bir roman sahnesinde- cereyan etmektedir. Doğu ile Batı arasında yer alan Türkiye için, senteze ulaşmak bir tercih, bir lüks değil yaşamsal bir zorunluluktur. Aksi taktirde memleketin yaşam enerjisi iki dünya arasındaki gelgitler ile yok olur: “Dava, iki medeniyetin ortasında bir rakkas hareketine mahkûm olmak değil, ikisi arasında canlı ve orijinal bir terkip yaratmaktır.” Peyami Safa, bu sentezin kurulmasının önündeki en büyük engel olarak taklitçiliği, onun sebebi olarak da yerli düşünce üretmek konusundaki kısırlığımızı gösterir. Bizdeki tercüme olgusuna yaklaşımı hayli isabetlidir: “Tercüme, bir milletin, başkasının zekâsıyla düşünmesi, kendi kendisi olmaktan istifa etmesi demektir. Tercüme, ancak başka milletlerin düşüncesiyle temasın olgunlaştırdığı bir millî düşünce, bir Türk düşüncesi cevherinin fışkırışına yardım ettiği nispette faydalı ve lüzumludur. Bizde ise tercüme, uzun asırlardan beri, evvela Doğu’ya sonra Batı’ya maymunca bir hayranlığın kaynağı olmaktan ileri gidememiştir.” Ardından, devrimciliğe dair son derece ilginç bir ayrım ortaya koyar: Bir yanda hazıra konuculuğu temsil eden tercüme inkılapçılığı vardır, diğer yanda yaratıcılığı ifade eden telif inkılapçılık. 1930’dan beri kurulan teknik devletten kültür devletine giden yol telif inkılapçılığından, yani orijinal – eleştirel düşünceden geçmektedir. Peyami Safa’nın Türk muhafazakar düşüncesinde hep bir sorun olan teknik ilerleme konusuna yaklaşımı da sıra dışıdır. Romanlarındaki havanın aksine, “Batı’nın tekniğini alalım, ahlakını almayalım” türünde romantik bir önerme sunmaz. Çok daha gerçekçidir. Batı’nın tekniğinin alınmasının bir zorunluluk olduğunu kabul etmekle beraber teknik seviye ile manevi seviyenin uyum içinde yükselmesi gerektiğini, bunun için de manevi seviyeyi yükseltecek tedbirler alınması gerektiğini söyler. “Evrensel bir ihtiras halini alan teknik, bugünkü medeniyetin en şahane eseridir; fakat her eser gibi o da müessirinin neticesidir. Bu müsessir, kültürdür” diyerek teknik gelişmenin kültürel gelişmenin bir sonucu olduğunun altını çizer. Ancak, sözünü ettiği kültür Batı’ya has bir kültür değildir. Türkiye kendi milli ve manevi değerlerini bu sentez içine katmalıdır. Aksi taktirde Batı’nın çoktan eskimiş bir modeline hayranlık ve onu taklit ile malul olur. Safa, teknik seviye yükselirken manevi seviyenin düşmesini Türkiye’ye has olmayan bir sorun olarak tespit etmekle beraber, bunun Türkiye gibi sonradan gelişen toplumlar açısından ayrıca bir risk oluşturduğunu, sentez yapabilmenin önünde başka bir engele dönüştüğünü belirtir. Böylesi bir yozlaşma riskine bundan altmış yıl önce parmak basmış olması önemlidir. Peyami Safa’nın düşüncesinde Doğu’nun Batı’ya olduğu kadar Batı’nın da Doğu’ya ihtiyacı vardır ve Türkiye özel konumu ile bu ihtiyacın maddesini üretme imkanına sahiptir. Safa’nın kendine mesele edindiği Doğu Batı sorunu, bizlerin de önünde bir tür “temel mesele” olarak duruyor. İki medeniyet arasındaki sıkışmışlığa mahkumiyetimiz devam edecek mi? Yoksa Peyami Safa’nın Türk devrimine biçtiği Asya’nın öncüsü olma rolüne uygun bir senteze ulaşabilecek miyiz? Peyami Safa, eserlerini Türkiye’de güncel bir Sovyet tehdidi algısı varken yazmıştır. Şiddetli bir anti-komünisttir. Atatürk’ün “sol devrimbazlar” tarafından istismar edildiğini düşünmektedir. Bir de üstüne komünistlerin sembol ismi Nazım Hikmet ile arasındaki -siyasi sebeplere dayanmayan- düşmanlık vardır. Bu durum, onun özellikle devrimci gençler tarafından pek tanınmaması sonucunu doğurmuştur. Acaba koşullar böyle olmasa idi Peyami Safa’nın düşünceleri nasıl şekillenirdi ve memleket gençliğinin gelişimine nasıl etkiler yapardı? Bugünkü meselemize dair ürettiğimiz çözümlerin işlevselliği açısından, bizlerin de bu soruyu tersten düşünmemiz gerekiyor olabilir. Gaffar YakıncaDOĞU BATI SORUNU
HANGİ PEYAMİ SAFA?
DOĞU BATI SENTEZİ
SONUÇ YERİNE
(Teori Dergisi, Ağustos 2021, N: 379)
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR