Orhan Pamuk’un “Sıkıntı” başlığını koyduğu ilk yazısı, 24 Şubat Pazar günü Taraf Gazetesi’nde yayımlandı. Yazının ilişiğinde Pamuk’un çektiği bir Boğaz fotoğrafı da vardı. Puslu bir gökyüzünün altında, rengini yitirmiş deniz, uzakta ıssız bir ada, daha yakın noktada yolcu taşıyan tekne ve yük gemisi.

Karamsarlığın egemen olduğu bu görüntüye eşlik eden yazının başlığı da ona uygun biçimde seçilmişti: “Sıkıntı”

Bir gazeteye verilen ilk yazının daha geniş çerçeveye oturtulması beklenirken, Nobel ödüllü edebiyatçımız, neredeyse not kağıdı boyutlarında işlemişti konusunu. Gerçekten sıkıntılı bir durumu yansıtıyordu o fotoğraf ve ilk yazı.

“Çok sık gördüğüm bu manzaraya beni aşkla bağlayan şey ayrıntılar değil, görüntünün verdiği duygu. Şairin hava kurşun gibi ağır dediği şeye benziyor bu duygu ama tam o değil. Karamsarlık? Belki biraz, ama fotoğraftan daha güçlü bir ışık demetinin geleceğini de seziyoruz. Gene de manzaranın bana verdiği duyguyu ve kelimeyi anlamaya çalışırken kafam karışıyor. Belki de sıkıntı kelimesini şu son altı ayda herkes çok sık kullanmaya başladığı için. Eskiden dert, mesele, problem, sorun, huzursuzluk, zorluk, kafa karışıklığı dediğimiz şeylere son altı ayda hep bir ağızdan sıkıntı demeye başladık.” 

Yazı böyle başlayıp kısa bir açıklamanın ardından şu tümceyle bitiyordu: “Şimdi çok sıkıntı var.”

Kişisel olarak düşündüğümde yazının hangi amaçla yazıldığını, niçin not kağıdı çerçevesinden öteye geçmediğini anlamasam da, şimdi asıl konumuzun bu olmadığını hemen belirtmeliyim.

Orhan Pamuk’un, Taraf Gazetesi’nde çıkan ilk yazısı “Sıkıntı”nın üzerinden beş gün geçmeden yeni bir sıkıntılı durumla daha karşılaştık. Bu defa sıkıntının adresi Cumhuriyet’in Kitap Eki’ydi. 28 Şubat Perşembe günü Enis Batur’un kitap ekindeki yazısının başlığı da sıkıntıydı ama “ı”ları atılmış biçimde: “SKNT”

“Çevrem sıkıntılı insanlarla dolu. Kimileri sıkıntıdan ne yapacağını bilemez haldeler, deyim yerindeyse oraya buraya saldırıyor, çaresizce çare arıyorlar; görüyorum, çünkü çıplak gözle görülüyor durumları. Benim gibi, ömür boyu sıkılmaya vakit bulamamış (uçak yolculukları dışında) biri için anlaşılması güç varoluş biçimi, bu temel bir arızadan kaynaklanan yalpalama koşulu. Sevdiğiniz insanların kilitlenmeleri, yoğunlaşma yitimi yaşamaları, durmadan her şeye çarpmaları sarsıyor bünyenizi, ister istemez onlara katılmaktan ürküyorsunuz.”

Enis Batur’un, Pamuk’a göre daha içeriklendirilmiş yazısı şöyle bitiyor: “İşyerinde, evde, tatilde, nerede olursa olsun sıkılmak: Öylesine geniş bir boşluk ki içerideki, uzay bile dolduramaz onu. Can sıkıntısı öteki büyük sıkıntıların (ekonomik sıkıntı, varoluş sıkıntısı) alanından taşar: Yuvasının yeri başkadır.”

Şimdi ortada gerçekten sıkıntılı bir durum var.

Pamuk’un “Sıkıntısı”nın ardından, Batur’un “SKNT”sı bir rastlantının sonucu olabilir mi? Bence olamaz. Batur’un “Kimileri sıkıntıdan ne yapacağını bilemez haldeler, deyim yerindeyse, oraya buraya saldırıyor, çaresizce çare arıyorlar” tümcesi sanki “Sıkıntı”daki adamı, Pamuk’u tanımlıyor ve bu tanımlama önümüzdeki günlerde edebiyat dünyamızda epeyce tartışılacağa benziyor.

Neyse, Türkiye’nin çatırdadığı bir dönemde, bütün sıkıntılarımız keşke bu boyutlarda kalsa.

Pamuk, Boğaz manzaralı evinden denize bakarken sıkılsa, Batur’da ona yanıt verse.

Ne dersiniz?

Tam içinden geçtiğimiz sürece yakışan bir fotoğraf değil mi?

Ferhan Şaylıman

(http://www.gazetecileronline.com)
Gerçedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)