Söyleşinin bir bölümünü yayınlıyoruz.

1- Dediğiniz gibi bir gazetecinin gündemi tasvir eden yazıları değil, bir edebiyatçının “otopsi” yazıları da. Kolay ve unutulur yazılar kaleme almıyorsunuz. Hepsi sıkı bir araştırmanın, analizin ürünü. Bunu anlatır mısınız ilk olarak; nasıl yazıyorsunuz?

-Fransız dili ve edebiyatı, dünya ve Türk edebiyatı bilgisi dışında her konuda otodidakt bir adamım. Herhangi bir konuda akademik çalışması ve diploması olmayan ama kendini bazı konularda yetiştirmiş adama otodidakt denir. Tarih, coğrafya ve yurt bilgisi konularına ilkokuldan itibaren tutkuyla meraklı idim. Siyasetle 12 yaşımdan itibaren ilgileniyordum. 17 yaşıma kadar Demokrat Parti’yi tuttum, daha sonra hayat okulundan öğrendiklerimin zoruyla sosyalist ve komünist oldum. Fransa’da ek öğrenim görürken Marx’tan Althusser’e kadar okudum. Devrimci siyasetle ilişki kurdum. İlk çevirdiğim kitap Karl Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri idi. M.E. imzasıyla Sol Yayınları tarafından yayınlandı. 11 yaşımdan itibaren yaptığım işlere bakın: Gazoz ve simit satıcılığı, buğday eleyiciliği, cambaz çığırtkanlığı, kebapçı çıraklığı, iplik fabrikası işçiliği, sendikacılık, maliye memurluğu, kütüphanecilik, öğretmenlik, televizyonculuk, yayınevi editörlüğü ve üç gazetede yazarlık. Köylülüğü, işçiliği, yoksulluğu biliyorum. Karakterim çalışmak, öğrenmek, didişmek ve yenilmemektir. Yazdığım her konuda geniş ve derin, çok yönlü okumalar yaparım. Veee, yazma sanatını Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Fransızca eğitimi alırken, 12 yaşımdan itibaren babaları okuyarak öğrendim.

2- 1975-2000 yılları arasında, 25 yıllık dönemde yayımladığınız yazılar, Söz ve Yazı (1992, 1993), Dinozorca (1993), Tarih Bağışlamaz (1994), Çile Törenleri (1995); Bu Ne Biçim Memleket (1996), Yaşasın Cumhuriyet (1999) adlı kitaplarda yayımlandı. Daha sonra bu altı kitap iki kitap halinde, Doğan Yayıncılık tarafından yayımlandı: Yazmasam Olmazdı (2004) ve Mahşerin Üç Kitabı (2005).

–İlk düzyazımı Attila İlhan hakkında yazdım. 1970’lerde Türk Dili dergisinde yayımlandı. Kitaplarımda yoktur. Yazıyı bulabilirsem bir kitabıma koyarım.  Yazıda övgü söz konusu değildi. Romanı irdeliyordum. Attila yazıyı çok beğendi ve “Sende Camus ve Sartre damarı var” dedi. Bu yazıyı bulursam bir kitabıma koyarım.

Adını andığınız kitaplardaki yazıları, edebiyat, sanat, siyaset ve toplumbilim konularında yayınlanan yazıları beğenmediğim için yazdım. 2000 yılından önce, bir gazetede sütun sahibi yazar olmadan önce edebiyat ve kültür dergilerinde yazdığım öfkeli yazılar. Siyasetçilere ve gazete köşemenlerinin suyuna tirit yazılarına çok kızıyordum. Erbakan Hoca’nın partileri siyaset sahnesine çıkmış, koalisyon yaparak iktidara gelmiş, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmıştı. Yazılar o sıralar yayınlanan yazılara benzemediği için insanların ilgisini çekti. 1980’lerde 2020’le kadar 35-40 yıl içinde olacakları haber veriyordum. Bu yazıları yayınlayan edebiyat ve kültür dergilerine, gazete eklerine (Varlık, Yeni Düşün, Broy, Gösteri, Dünya Kitap, GO, İstanbul, Rapsodi…) şükran duymaktayım. Bu yazılar büyük yankı uyandırdı. Kimi gazete yazıcıları referans vermeden yazılarımı arakladılar. Bu yazıları yazarken Can ve Telos yayınevlerinde editörlük yapıyordum. Ankara’dan yakınım olan Ertuğrul Özkök Hürriyet gazetesini yönetiyordu. Kardeşim gibiydi. Operasyonu yapmak için iki yıl kadar uğraştı ve beni gazeteye arka kapıdan soktu. Hayatım boyunca yaptığım hiçbir işte hiçbir zaman ikinci sınıf iş yapmadım. Kebapçı çıraklığından başlayarak. Hürriyet gazetesinde bir yıl içinde “0kunan” ve “İtibarlı” bir yazar oldum. “Bir gazetede yazan edebiyat yazarı”! Unutulan gelenek devam etti. 2000-2020 serüvenimi biliyorsunuz.

3- Tarihe tanıklık eden ve eskimemesi bir yana bugünleri uzun yıllar öncesinden haber veren yazılar evvel ezel kaleme aldıklarınız.  Dünya gazetesinin kitap ekinde yayınladığınız 20 yıl öncesinden 2013 yılının R. T. Erdoğan’ını haber verdiğiniz, “Peki Siz Neredesiniz?” başlıklı yazı bunlardan sadece biri. 10 Mayıs 2005 günkü sayısında yayımlanan, “AKP’yi Doğru Yorumlamak” adlı yazınız da öyle…

Bugünleri öngörerek ve imam-hatip okulları ile devrim yasalarını koruyan Anayasa’nın 174. Maddesi’ne dikkat çektiğiniz Yazmasam Olmazdı (2004) ve Mahşerin Üç Kitabı (2005) adlı kitaplarınız da en önemli örneklerden.

Bu bağlamda AKP’nin Kısa Tarihi kitabınızda, tarihsel süreç içinde bugünle firesiz eklemlenen bu yazılarınızın başat tespitleri nelerdir? Ve Tayyip Erdoğan dışındaki bildik bilmedik aktörleri?

–Attila İlhan’la ilişkimiz bir usta-çırak, şeyh-mürit ilişkisi değildi. Eşittik. Eşit olarak konuşurduk.Yazdığı her şeyi okumuştum ama çok başka temel kitaplar da okukuştum, okuyordum. Bilgi yayınlarını yönetirken, şiirlerimi yayınlamayı düşünmedi, ben de böyle bir öneride bulunmadım. Biz hep siyaset konuşurduk. Bir gün, Marmara otelinin kahvesinde otururken, “Siyasi partilerinin tamamı dünyanın her yerinde statüko partileridir. İktidara seçimle gelirler seçimle giderler. Artık komünist partiler de devrimle iktidara gelmekten vazgeçtiler. Tüzüklerini buna göre düzelttiler. Darbeyle gelen darbeyle gider. Ancak Türkiye’de durum değişik. Bu dinci partilerden biri seçimle iktidara gelirlerse seçimle gitmezler. Çünkü hedefleri iktidarı değiştirmek değil rejimi değiştirmek olur” dedi. O gün uzun uzun konuştuk.

Attilla İlhan bunları yazdı mı bilmiyorum, ama  ben babamın malıymış gibi kullandım. Kullanıyorum. Bu saptamanın doğruluğunu AKP ve Erdoğan her gün kanıtlamakta. Doğum tarihim (1936) itibariyle okullarda cumhuriyetçi olarak yetiştim. Kişisel ve ailevi bir kuyruk acım olmadığı için hep cumhuriyetçi kaldım. Murat Belge ve Hasan Cemal türünden “ana rahmine haklı düşmüşler”in tamamının mutlaka bir kuyruk acısı vardır. Yazılarımın tanımladığınız nitelikte olması (Cumhuriyet’le) bu sağlıklı ilişki, çıkarsız ve biatsız sadakat yüzündendir.

4- Fethullah cemaati… AKP… Sembiyotik ilişkileri… Esinlendikleri Opus Dei (Tanrı’nın işi) … Benzerlikleri, ayrımları… Ve Actopus Dei (Tanrı’nın ahtapotu)…Darbe girişiminden çok öncesinde yazdığınız kimi yazılarınızda bu konuyu da sembiyotik bağlamıyla irdelediniz ve şöyle yazdınız:  “Hem Opus Dei hem de Actopus Dei. Ben böyle anlıyorum. Ama, AKP de aynı zamanda hem Opus Dei hem de Actopus Dei. Ben böyle anlıyorum. Anladığım için de “AKP tarikatı hükümeti” diye yazdım. AKP dışarıdan bir siyasal parti ama içeriden hem Opus Dei hem de Actopus Dei olan bir gizli örgüt. AKP’yi bu gizli örgüt yönetiyor ve bu gizli örgüt AKP’nin standart kadrolarına da kapalı. (Okuma tavsiyesi: Uğur Mumcu, Rabıta, um:ag Yayınları; Işık Kansu, Rabıta’nın Zabıtası, um:ag Yayınları).”

Bu tespitinizi söz konusu sembiyotik durumu bugüne dair geliştirerek burada da dile getirir misiniz?

–Biraz önce de dediğim gibi AKP aslında bir siyasal parti  değil. Adında “parti” yazan bir  (yarı) gizli örgüt. İster Opus Dei ve Octopos Dei gibi ister Tapınak Şövalyeleri ya da Tarikat Serdarları olsun. Siyasal parti seçimle iktidara taliptir ama gizli örgütler İktidar-ı Tam isterler.

1920’de kurulan ilk mecliste AKP’nin ve Fetullah Cemaati’nin tohumları vardı. Aynı oluşumlar Osmanlı döneminde de vardı. Her yenileşmenin, her reformist hareketin karşısına çıktılar. Nakşibendilerin baskın çıktığı tarikatlar arası çelişme ve boğuşmalar vardı.

Dikkat ederseniz, Cumhuriyet rejimini kuran ve günümüz anayasasının 174. maddesi tarafından korunan devrim yasaları ikinci Büyük Millet Meclisi tarafından yapıldı. İslamcılar ve sağcılar Birinci Meclis’i beğenirler. Kendilerince ihanetin İkinci Meclis’te başladığını söyleyip yazarlar.

Kitapta yazdığım gibi AKP ile Fetullah Cemaati arasında sembiyotik (ortakyaşarlık) ilişkisi vardir. Biri ötekine asalak değildir. İnsanlar arasındaki sembiyotik ilişki doğadaki fauna (hayvanlar alemi) ve floradaki (bitki alemi) sembiyotik ilişkiye benzemez. İnsanlar arasındaki ilişkide ortaklardan biri iktidarın tamamını ister ve o zaman çıngar çıkar. Tıpkı mafya aleminde olduğu gibi. Bunun böyle olacağını Uğur Mumcu yazmıştı. Daha sonra ben de yazdım.

İşin sonunda Cemaat daha fazla pay istedi; AKP de tam iktidar için Cemaat’tan kurtulmak zorundaydı.Oldu olacak, kırıldı nacak. Cemaat, AKP sayesinde devlette palazlandı ve hükümette pay istedi. AKP vermedi. Aralarında bölüşemedikleri bu halkın, bu ulusun malı ve mülküydü.

Halk ve ulus bir gün mal ve mülküne sahip çıkacak ve ülke bu iki asalaktan mutlaka kurtulacak. Ama nasıl? “Nasıl”ına AKP ve Cemaat’in tavrı karar verecek.

5- “Evet, bu ülkede bir kutuplaşma var, ama bu yeni değil, AKP ile başlamadı. (…) “Kutuplaşma”nın bir ucunda Cumhuriyet devrimleri var, öteki ucunda geleneksel istemezükçüler. (…) Türkiye’de tek bir kutup vardır: Başında Necip Fazıl’ın başyücesi R. T. Erdoğan’ın bulunduğu darbeci İslamcı kutup!”  Etnisitenin bu kutuplaşmadaki yeri nedir?

-Bacı gardaş! Türkiye’de iki kutup yok. Osmanlı’da geniş anlamda ilericiler ve gericiler vardı. İktidar ve mülk (devlet) Osmanlı ailesine ait olduğu için, bunlara iki kutup denilebilir. Bu iki kutuptan biri olan ilericiler Cumhuriyet’i kurdular. İktidara bir ölçüde geldiler. Gerici tarafın (artık kutup değil) okuryazar  ılımlı bölüğü Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930) içinde yer aldı. Yobaz ve lümpen  gövde dışarıda kaldı. Demokrat Parti’nin, Erbakan Hoca’nın partilerinin ve AKP’nin dayandığı kitle işte bu yığışımdır.

R. T. Erdoğan, bu yığışımdan bilinçlenen ya da bıkan kesimin gövdeden ayrılmasını önlemek için sanki kendisi iktidarda değilmiş gibi kutuplaştırma siyaseti güdüyor. Bunların iktidardaki tutum, konum ve varlıkları pek tuhaf: Kendilerini demokratik yolla iktidara getiren rejimi (cumhuriyeti) yıkmak istiyorlar. Muhalefet rejimi koruyor. Bu durumda (rejime göre) iktidar illegal, muhalefet legal durumdadır. Görülmemiş bir durum!

Etnisite toplumların kabile dönemine ait kategoridir. Bu konuyu Türkiye’nin Sırat Köprüsü : Açılım Masalı (Tekin Yayınları) adlı kitabımda ele aldım. Etnik siyaset imparatorluklarda, sömürgelerde olur, ulusal (ulus) devletlerde olmaz. Bölücülük sayılır. Etnikçilik, ulus devletleri yıkmak isteyen, postmodernizmin, neoliberalizmin ve globalizmin marifetidir. Türkiye’de etnik siyaset olmaz, olursa PKK gibi olur. “Türkçe Edebiyat”, “Türkçe Şiir” zırvalıkları da bu fasla girer. Gardaş Bacı!

6- “Cumhuriyet, AKP, Fethullah cemaati ve Kürtçülük! Kim çuvalladı? Kim çuvallamadı ki, cumhuriyetçiler dışında herkes çuvalladı. Türkiye’nin sorunu ‘ne’, ‘kim’ ve ‘kimler’.” (…) “Cumhuriyetçiler, Dinsiz Dinciler ve Kürtçüler arasında üçe bölünmüş bir Türkiye için nasıl umudum olsun?”

–Umut, 1923’te kurulan ulusal, devrimci, halkçı, kamucu Cumhuriyet’tir. İlan  etmişimdir, ederim, edeceğim!

7- Kitabınızda sıklıkla dikkat çektiğiniz üzere; Cumhuriyet’e layık olmayanlar denilince akla dikkat çektiğiniz üzere Panislamcı ve İslamcı kesim gibi ilk çırpıda gelenler var bir de ilk çırpıda nedense gelmeyenler var…  O ilk çırpıda akla gelmeyenleri anlatır mısınız? Cumhuriyet’in de günahları var kuşkusuz. Bu günahlarla yüzleşmeye ilişkin yaklaşımınızı ve önerinizi anlatır mısınız? Ve genelleştirmelerle alınmaya çalışılan hınç düzeyinin ülkede artan yoğunluğunu nasıl gözlemliyorsunuz?

-(7 ve 8. Sorulara birleşik cevaptır):  Cumhuriyet’in hiçbir günahı yoktur kuşkusuz. Cumhuriyet bir devlet şeklidir. Yetkili ve sorumlu olan onu yöneten hükümetlerdir. Ve muhaliflerindir. Burada bir ayrım yapmak zorundayız: Muhahalefet kime yapılıyor: Hükümetin icraatına mı yoksa bizzat Cumhuriyet’e mi?

Burada bizim işimiz Cumhuriyet muhaliflerine daha doğrusu düşmanlarınadır.Benim kitaptaki tutumun budur. Durumu iyi anlamak için Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’ine başvurmak zorundayız. Bu makale Yusuf Akçura‘nın 1904’te Kahire’de Türk adlı gazetede yayınladığı metin. Daha sonra kitap olarak basılmıştır. Akçura, Osmanlı Devletinin temel devlet politikası olarak Osmancılık, İslamcılık, Türkçülük olmak üzere üç siyaseti kıyaslayarak incelemiştir.

Cumhuriyeti kuranlar Osmanlıcılık ve İslamcılık’a yüz vermediler. Türkçülük’ün de Türk’ünü alıp “çülük”ünü bıraktılar. Türk’ün de “Irrédentiste” boyutunu red edip “vatandaşlık”la sınırlandırdılar. Bu son derece modern ve rasyonalist bir yorumdur. Böyle bir durumda Osmanlıcılar, İslamcılar ve bir ölçüde Türkçüler devre dışı kaldılar. Cımhuriyet düşmanlarının çekirdek kadrosu (halkası) bunlardır. İkinci halkayı Cumhuriyet devrimleri dolayısıyla makam ve işlerini; önemlerini yitirenlerdir: Ulema, kadı, müderris, gazeteci, yazar… Bir başka halka Arapçılar ve hilafetçilerdir. Ayan ve toprak ağaları, şeyhler, şıhlar, tarikatlar ve şeyhleri, üfürükçüler, madrabazlar ve daha niceleri, çıkar ve imtiyazlarını kaybedenler. Saydığım öbeklerin, hısım ve akrabaları ve bunların çocuk ve torunları. İkinci Cumhuriyetçilerin, Yetmez ama Evetçilerin çoğunluğu bu koldan gelir.

Bir de 1970 ve 80’lerde Sol’a psikiyatari kliniği muamelesi yapanlar ve kendilerini Marx, Engels, Lenin, Stalin, Krupskaya sananlar vardır ki Muharin’e, Lunaçarskiy’e  tenezzül etmezler. Bunlar da Cumhuriyet düşmanıdırlar. Eski Tüfek TKP’liler arasında cumhuriyet düşmanlarına pek rastlanmaz.

“Yanılan adam” adam değildir; ilkesiz ve çıkarcıdır!!!

9- Gelişmekte olan ülkelerin – hele ki duygusal ve bir o kadar öfkeli Doğu coğrafyasında yer alıyorlarsa – hainden yana da sicili hep kabarık olageldi.

Evet, sorunlu coğrafyanın gerçekliğinin yarattığı umutsuzluğu Batı iyi kullanır, manipüle eder, ortamı hep karışık, huzursuz tutmakta mahirdir…

Bunu hep yapar, yapacak!

Ülkemiz özelinde gidersek, müttefiklik konusunda Türkiye’ye aslında evvel ezel güvenmeyen emperyalizm Türkiye’yi özellikle hangi konularda istim üstünde tutmayı başarmıştır?

Ve sizce Türkiye’ye ilişkin başlıca tespitleri ve sahada edindikleri deneyimlerden kaynaklı yerleşik yargıları nelerdir?  Bunların hangilerinde kendilerince haklıdırlar da?

–Eski Yeşiçam filmlerinde değişmez bir hapishane sahnesi vardır. Esas oğlan haksız yere mapusa düşer. Kendi kendine mükedder, ranzasında otururken koğuşun kabadayısı çocuğa bulaşır. Get lan falan derken kapışırlar, bizimki kabadayıyı hacamat eder. Benim gözümde Türkiye’nin emperyalizm ve Batı ile ilişkisi budur. Ben bu durumu halletmiş bir garibanım. Benim gibi epeyce gariban var ama sorunu, milletçe derler ya milletçe halletmek gerekir.

Bizim Osmanlı da emperyalist idi, amma ve lakin ilkel bir emperyalist idi: İslami ekonominin raconu icabı yağmacı ve esir (köle) toplayıcı idi. Birkaç yüzyıl böyle idare etti, sonra dayak yemeye başladı. Bilgi, keşif ve değişimin uçunu kaçırdı, çağından ayrı ve aşağı düştü.Madara oldu.

Tarih yazımı bakımından Doğu, Batı karşısında talihsizdir. Batı uygarlık kaynağını Greko-Romen olarak gördü; Musevi-Hıristiyan bir uygarlık kurdu. Dil kuramını Hint-Avrupa üzerinden yaptı. Aradan birkaç yüz yıl geçtikten sonra Mezopotamya uygarlığı keşfedildi. Şimdi artık göçlerin, uygarlığın ve dillerin tarihi Güney Sibirya’dan başlatılıyor ama bu bilimciler düzeyinde. Batı halkları arasında belki de “Geçmiş ola!

Batı ve emperyalizm konusunda ben bir kabadayılık ve kovboyluk örneği vereceğim: Sırtın duvarda, elin silahta olacak. Bu durumun en iyi örneğini 1923-1945 yılları arasında yaşadık.

Bize bir Cumhuriyetçi Rönesans gerekiyor şimdi.

Gelelim güvenilirlik meselesine : Kimse kimseye güvenmez. Aklın varsa sen de kimseye güvenme. Emperyalizmle mücadele etmek, onu etkisizleştirmek için her bakımdan çağının çağdaşı olacaksın; bilgili ve ilgili olacaksın ve laik kalacaksın!

Bunca laftan sonra iki kitap önereceğim: Erdoğan Aydın’ın İslamiyetin Ekonomi Politiği (Kırmızı Yayınları) ve Osman Karatay’ın Türklerin Kökeni (Kripto Yayınları).

Netice-i kelam: Her bakımdan güçlü olacaksın, Diyanet İşleri Başkanı’nın zırvalarını güleceksin, Başyüce Erdoğan’a asla boyun eğip biat etmeyeceksin, Cumhuriyet’in yolundan ayrılmayacaksın! Eyi mi?

10- Destekledikleri ve/veya yarattıkları bazı liderler konusunda turnayı gözünden vuran emperyalizm bazılarında ise baltayı taşa vurdu.

Kitabınızda diyorsunuz ki “Emperyalizm, küresel sermaye ve küçük ortakları AKP’nin amacı: 2023 yılına kadar 1923 Cumhuriyeti’nin defterini dürmek.”

Gönülleri bunu istiyor da sizce günahları koyverecek mi?

-Softanın  her şeyin kökenini Kuran’da araması gibi emperyalimi totem ve tabu yapmayalım. Bugün emperyalizm demek para, bilgi ve stratejidir. Askeri güç sonradan gelir. Küresel sermaye küresel siyaset demektir ve ulusal devleti yıkmayı hedefler. Şimdilerde  yapamaz.Kendi canderdine düştü. AKP içerde ve dışarıda (Suriye, Libya, vb.) emperyalizmin  gülünç taklitçisidir.

AKP 1923 cumhuriyetinin 2023’te defterini dürmek istiyor ama “görünmez” emperyalizm bu sonu şu anda istiyor olabilir mi, emin değilim. Korona virüsü tamamını madara etti. Kendilerini tımar etmek zorundalar. Küreselliğin yerini kareler, dikdörtgenler, üçgenler ve yamuklar alabilir; ekonomi ve siyaset tarzı değişebilir. AKP’den her an boşanabilirler. Veeee geçmişte Hıristiyan inancının geçirdiği bunalımı Müslümanlar da yaşayabilir. (Bundan pek emin değilim.) Olanları farketmemiş, başına geleni anlamamış olabilir. Ne de olsa dini, kitabı, peygamberi, Allah’ı var. İki okur, bir üfler, tamam!

11- Merkez sağ konusunda pek çok yazı kaleme aldınız. Türkiye merkez sağını Avrupa’daki benzerlerini örnek almaya kerelerce davet ettiniz.

Şöyle soralım;: günahlarıyla geçmişten bugüne, karşıdevrimi iktidara taşıyan merkez sağ açık, net nedir? Merkez sağdan anlaşılan nedir?

–. Vikipedi’de şöyle bir tanımı vardır ki doğrudur: «Merkez sağ, politikada  muhafazakâr  veya  milliyetçi olunması gerektiğini savunan politik pozisyondur. Ekonomik olarak, genelde piyasacı liberal ekonomi görüşlerini benimseyen, ancak devlet mekanizmasının ekonomiye olan müdahalesinin de sıklıkla görüldüğü bir ideolojidir. Merkez sağ muhafazakar, muhafazakar demokrat veya liberal demokrat gibi isimlerle de anılabilir.»

Merkez sağ partileri statüko yani kurulu düzen partileridir.Devletin anayasasına bağlı olmaları gerekir. Elbette devrimci ya da ihtilalci değillerdir.

Ülkemizde, mevcut anayasamızın ilk dört maddesine herkesten daha çok bağlı olmaları gerekir. Erbakan Hoca’nın  kurduğu Milli Görüş ideolojisindeki (Milli Nizam, Milli Selamet, Fazilet ve Refah Partisi)  “Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerin odağı olmak” gerekçesiyle kapatıldı. AKP de kapatıldı ama bir asparagasla kurtuldu.  Evrensel planda merkez sağ partileri bu türden partiler değildir. Ancak kuruluşundan bir merkez sağ olan Demokrat Parti, iktidara geldikten sonra (1950) kurulu düzen karşıtı sağcı ve İslamcı kadrolara kol kanat germiş, onları besleyen dölyatağı ve sera hizmeti yapmıştır. Başta laiklik ilkesi olmak üzere cumhuriyetin kurucu felsefesini tartışma konusu yapmış, aleyhte tavır almıştır. Daha sonra iktidara gelen merkez sağ partiler de aynı hataya düşmüştür. Bu nedende merkezin epeyce sağında konumlanmışlardır. İYİ Parti şu anda merkez sağ parti görünümündedir.

12- Gerçek merkez sağ mensubunun farkı, ayırdı nedir? Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokrasinin geleceği sol kadar merkez sağın sizin deyişinizle “adam olmasına” da ne kadar bağlıdır?

–Merkez sağ parti ve birey devletin LAİK olması (yani eğitim, hukuk dibi alanların) ilkesine bağlı ve saygılıdır. Tartişma konusu yapmaz.

Merkez sağ partiler liberal olurlar, merkez sol partiler  kamucu ve karma ekonomici olurlar. Merkez sol partiler  muhafazakar değildir. Bu nitelikleriye demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdırlar. CHP bir ölçüde merkez sol sayılabilir. “Ortanın solu” bunun göstergesidir. Ancak iyi örnek olabilecek merkez sağ henüz iktidara gelmedi. Zaten böyle bir parti kurulmadı. İYİ Parti belki.

16- Evet, merkez sağ işgal altındadır ve bunun Türkiye’ye faturası çok ağırdır.

Peki, imlediğiniz gibi AKP’nin boşalttığı yere kim gelecek, o boşluğu legal, illegal kim(ler) dolduracak? Adaylardan söz açalım mı?

–Bu falcılık olur! AKP’nin İslamcı ve Müslüman Kardeşçi çizginin ötesinde daha ve “en radikal” bir parti kurulur mu? Bilemem. Saadet Partisi böyle bir parti niteliğinde değil. AKP seçimle giderse, gitmeye razı olursa, parti belki dağılır. Poker masası yeniden kurulur.

Böyle şeylere kafa yormak fantezi olur. Bence Millet İttifakı’nın iktidara gelmesi temenni edilmeli ve bu amaca katkıda bulunulmalıdır.

17- Merkez sağın kemikleşmiş bir oy kitlesi hiçbir zaman olmamıştır. Bu vargınızı açar mısınız?

-Merkez sağ esas itibsriyle CHP ve sol karşıtı kitledir. MHP merkez sağ değildir: Milliyetçi sağdadır: Türk-İslam sentezine olması gerekir ama hala reşit olamadı, hep tek adam partisi oldu.

19- “Başbakan Erdoğan’ı kendisiyle yüzleştirelim mi? başlıklı yazılarınız… Yüzleşme, değil ülkemizde coğrafyamızda yok! Yüzleşecek kadar uzun süreli sadık kalınmıyor zira hiçbir eyleme, söyleme… Cumhuriyet hariç! Değil mi?

–“Başbakan Erdoğan’ı kendisiyle yüzleştirelim mi?”  2012 yılının mayıs ayında yazıldı. “Kendisiyle yüzleştirmek” özeleştiriye davet anlamındadır. O yazılarda, dönemin başbakanının eylemlerinin otopsisi yapılmakta, dahası o kişi yalan makinesine bağlanmaktadır. Geçmişle şimdi karşılaştırılmaktadır. Bu yazılarda 1993 yılında söyledikleriyle 2012 yılına kadar yaptıkları sorgulanmaktadır. Örneğin 1993 yılında

“Türkiye şimdilik buna (başkanlık sistemine) hazır değil. Başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize tavsiyesi”  derken, başbakan olduktan sonra ABD emperyalizminin tavsiyesini yerine getirmek için her yola başvuracaktır.

Nitekim öyle oldu. Başkanlığı da geride bırakıp tek adamlığa tırmandı.

Erdoğan, o yazılarda, Cumhuriyet’le de yüzleştirilmektedir; Cumhuriyet’in mihenk taşına vurulmaktadır. Sadakat iki türlüdür. Birincisi bireysel ahlakla ilgilir. İkincisi ise hukuki (yasalara karşı) sadakattir. Birincisinde “kalleş”, ikincisinde “suçlu” olursunuz.

20- “Başbakan Erdoğan’ı kendisiyle yüzleştirelim mi? başlıklı yazılarınızın ardından “Recep Tayyip Erdoğan’dan Seçmeler” başlıklı bölümler de okuyoruz art arda.

Yıllar içinde Erdoğan’ın getirildiği, geldiği ve ülkeyi getirdiği “nokta”da değişmez fikir ve zikir yapısını öncelikle hangi anlarıyla çözümlüyorsunuz?

“Bir numaralı sorunu Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile imam- hatip okullarıdır” dediğiniz Erdoğan’ı bütünüyle dosdoğru ortaya koyan hangi tepkileri olmuştur/oluyor sizce?

-Bir önceki sorunuza verdiğim cevap bu sorunuzun da cevabı. Erdoğan (ya da AKP) cumhuriyete sadık mıdır? Hayır! Düzen değişikliği amacıyla yasaları ve anayasayı çiğnemek için kuvvetler ayrılığını işlemez hale getirmeleri gerekiyordu. Son yıllarda anayasanın ilk dört maddesi fiilen ortadan kaldırılmıştır ancak bunu değerlendirecek bir Anayasa Mahkemesi yok.Bu mahkeme ile birlikte Danıştay, Yargıtay, Sayıştay felç edildi. Alt mahkemeler uzaktan kontrol… Bu yazıları yazdığım sırada bana gülenler, dinozor muamelesi yapan bobstiller şimdi televizyonlarda, gazete sütunlarında ağlaşmaktalar.

21- Günümüz Türkiyesi’nin durumu hangi bakımlardan Sèvres sonrasına benziyor? O zaman en büyük şansımız Mustafa Kemal ve İnönü olmak üzere kurucu kadronun vizyonu, iradesiydi, bugün o da yok!  Öyleyse…

–Osmanlı Sèvres’in imzalandığı  Paris Konferansı’nda bir yenik devlet durumundaydı. Şimdi öyle bir şey yok. Ancak, Sèvres’i parçalayan kuvvayi milliye iradesinin ideali ve yarattığı eser şimdi kendi munkir, münafık  ve nankör evlatlarının ihanetiyle karşı karşıya. Bu Sèvres’den de beter.

Cumhuriyeti kuran kadronun gerçekleştirdiği Anayasal ve yasal kurulu düzen yani anayasanın değiştirilmesi olanaksız ilk dört maddesi mevcut yönetimin saldırı saldırısı altında. Bu yönetim, halk nezninde seçim kazanma şansını giderek yitirmesine karşın bildiğini okumaya ve anayasa ve yasaları çiğnemekten vazgeçmediğine göre, bir bildiği var. Bu “bildiği” ne olabilir? Bunu düşünmek bile istemiyorum.  Ancak bildiğim bir şey var: Bizi bekleyen toplumsal ve siyasal bir kaos. Korkunç! Çıkar yol: Kurucu iradenin hedeflediği çağının çağdaşı demokrasiye kesin dönüş.

22- Bozuk düzene oy veren/vermeyen seçmenlerin doğasına ve harekete geçme güdülerine ilişkin tespitleriniz nelerdir?  Dikkat çektiğiniz gibi “Hükümet istifa!” diye bağıran yok hükmünde gibi.  Sizce en can alıcı nelere sustu/susuyor seçmenler? Ayrıca dönüştürülen kurumlardan halka sirayet eden dejenerasyonun ivmesine ilişkin gözlem ve görüşleriniz nelerdir?  Bir de “AKP, vatandaş-seçmenin değil halkın oyunu alıyor!” vargınızı açar mısınız?

–Halk, amorf, belirsiz ve  bencil bir kitledir. Vatandaş-seçmen ulusal çıkarlara önem verir, bencil değil nesneldir. Oyu nesnel gerçeklere göre değişir. AKP’nin iki türlü oyu var: Biri AKP’nin siyaset aleti olan İslamcı kitle, ikincisi AKP’nin doyurduğu, bağımlılık yarattığı  işsiz ve mesleklik, hükümetin ekonomik sadakasıyla geçinen asalak kitle. Bu kitle her zaman kendisini gözeten otoriter rejimlerin kulu ve kölesi olmuştur. Bu kitlenin AKP’den vazgeçmesi ülke ekonomisinin yıkıma uğramasına bağlı. Bu da temenni edemeyeceğimiz bir ulusal felaket olur. Rüşvet ekonomisini ancak halkın siyasal bilinci sona erdirir. Rüşvet ve sadakaya alışmış kitletin demokrasi kaygısı olamaz. AKP bu kitleyi yarattı.

23- “Yasalar karşısında suç olan eylemler hakkında kararı yargı karar verir. Halkın böyle bir yetkisi yoktur. Seçim sandığı çamaşır makinesi değildir. Türkiye hiçbir zaman bu denli güçsüz ve zavallı olmadı! Hayatımda ilk kez korkuyorum: 2014 yılından korkuyorum.” Geldik 2020’ye… Koronavirüs bile rahmet okutamıyor kimilerine. Size göre yola nasıl devam ediyorlar?

–2014 yılından korkmak, o yılın saptamasıydı. Aslında, 1950’den bu yana korkuyordum. AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana daha çok korkuyorum. Korkudan titriyorum. Siyaset yazıları yazmaya başladığımdan bu yana tahmin ettiğim felaketlerin tamamı gerçekleşti. AKP’nin Korona salgınından bu yana izlediği ulusal ve uluslar arası siyaset tam anlamıyla Osmanlı’nın çöküş yıllarının benzeri.

24- 2002’den itibaren şu ya da bu şekilde AKP hükümetini destekleyenlere atfen, tarihi bugüne kadar getirerek alıntılarsam; ‘anlaşıldı mı / anlaşılmaya başlandı mı Vehbi’nin kerrakesi?’

–Nüfusun büyük bir çoğunluğu kerrakeyi anlamış durumda. Bu olgu büyük bir olasılıkla bilinçli seçmen vatandaşın oyuna yansıyacak. Ama “haddini bildime”yi  boyun borcu sayanlara karşı “oy”dan başka silahımız yok. Kurtuluş seçim sandığında. Ancak iktidara Cumhuriyet  rejimini  değiştirmek  için gelenler, seçimin hakemliğini kabul edecekler mi? Ya o zaman kendilerine oy vermeyen kitlenin haddini bildirmeye kalkışırlarsa?

25- Davutoğlu gerçeği ve Davutoğlu’nun zihnine konuşlu ütopik gerçekliği, kendi Yeni Türkiyesi’nin arasındaki farklara yorumunuz?

–Davutoğlu’nun emperyalist  düşleri Suriye  serüveni ile sona erdi. Şimdi ve gelecekte tek şansı kendini unutturmak olmalı.

26- Bugün ulusal devletten anlaşılan nedir?  

-Dinci, ırkçı, etnikçi olmayan “kaynaşmış bir kitle”nin devletidir. Özgürlükçü, eşitlikçi, kamucu ve toplumcu bir halk cumhuriyetidir.

30- 12 Eylül döneminde yazdığınız Zorba ve Ozan adlı kitabınızın son şiirine getirelim sözü: Direnen Ozan, Zorba’ya bugün nasıl cevap veriyor?

–Cevap değişmez, hep aynıdır. Ben  ve şiirlerim buradadır. Hiçbir yere gitmedik. Bu şiiri andığınız için teşekkür ederim.

33- AKP’nin kitap yayıncılığı üzerindeki baskıcı etkilerine tepkiniz, değerlendirmeleriniz?

–Anti demokratik uygulamalardan AKP asla vazgeç€mez.  Kitap üretimini kolaylaştıracak hiçbir ekonomik iyileştirme yap(a)maz. Bu tür rejimler, entelektüel hayattan, aydınlardan, yazar ve sanatçılardan nefret eder. Kuran ve hadis kitaplarının dışında bilimsel, yazınsal ve sanatsal yaratıdan da nefret ederler.

35- Kör İbram’ın kızı anneniz…

“İki dölyatağı besledi büyüttü beni, biri anneminki, öteki Toroslar. Nerede olursam olayım ben hep Toroslardayım.” dediğiniz Mersin yaylaları…

Fındıkpınarı’nda anılar, 1950’lerdeki o Zafer Bayramı kutlamaları, fener alayları…

Galiçya’da, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış dedeniz…

Onları anlatır mısınız?

O güzel anılarınızı burada da yad eder misiniz?

–Kör İbram’ın dölü, Toros dağlarının Hitit kızı Nasibe’yi  “Ağustos 1936, Annemin Karnında Son Bir Ay” adlı kitabımda yazdım. Kitap Fransızca’ya da çevrildi ve Fransız Akademisi ödülüne aday oldu.

36- Bir yazınız da hayatınız boyunca karamsar olduğunuzu belirtiyorsunuz.

Bu duygunuzla yapıtlarınız hele ki şiirleriniz ve yazılarınızda nasıl başa çıktınız, çıkıyorsunuz? Yansımaları nelerdir?

-Karanlığı gördüğüm, karanlıkta gördüğüm için karamsarım. Ama hiçbir zaman umutsuz olmadım. Karamsarlığımı yenmek için yazdım, yazıyorum. Kafamı sokan eşek arısı sürüsünü, beyin hummasını, paratifoyu yendim, yürümeyi yeniden öğrendim. Beş numara gaz lambasının ışığında dünyayı okudum. Çalışmak ve yazmak için ne masam ne de sandalyem vardı. Umudum var. İşte bu nedenle yenilmezim.

Cumhuriyet Kitap 14 Mayıs 2020
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)