Dönüşün gölgesinde / M. Topaloğlu
Gün henüz ağarmamıştı. Adam, uykunun en derin yerinden, sanki görünmez bir el omzuna dokunmuş gibi sıçrayarak uyandı. Bir süre kımıldamadan yattı. Karanlığın içinde kulak kesildi; karısının yorgun ve derin soluğu, oğlunun kısa, düzensiz nefesleri… “Bugün de…” diye geçirdi içinden. Cümlenin sonu gelmedi. Artık günlerin adı yoktu; hepsi birbirinin aynıydı. Ocağı tutuşturacak çalı çırpı vardı, ama odun tükenmek üzereydi. Sonbaharda fırtınanın devirdiği ağacın yarısını eve taşımış, diğer yarısına gerek kalmayacağını düşünmüştü. April beşini* hesaba katmamıştı. Dün kopan fırtına karı da beraberinde getirmiş, soğuk yeniden kapıya dayanmıştı. Bu bir hesap hatası değildi; umut hatasıydı. Soğuk, insanın içine sinsice yerleşen o eski düşman, geri dönmüştü. Sessizce doğruldu. Karısının üzerinden kayan örtüyü düzeltti. Sonra bakışları oğluna kaydı. Yer yatağında, yüzü yarı karanlıkta, yarı ay ışığında kalan on iki yaşındaki çocuğu uzun uzun seyretti. Daha çocuktu aslında… Ama yüzünde, erken büyümek zorunda kalmış birinin gölgesi dolaşıyordu. İçinde ince bir sızı kıpırdadı. Badamanın* üzerindeki kepenk* kapağından ahıra indi. Nemli ve ağır bir koku karşıladı onu. Önceden hazırladığı urganı, dırmacı*, hızarı ve baltayı aldı. Urganı ve dırmacı omzundan çapraz geçirdi; bir eline baltayı, diğerine hızarı aldı. Daha yola çıkmadan yük sırtına binmiş gibiydi. Ama asıl ağırlığın bunlar olmadığını biliyordu. Dışarı çıktığında sis, yamacın eteklerinden ağır ağır yükseliyordu. Yeni yağmış karın üzerinde çarıklarının çıkardığı kuru, keskin ses, nefesine karışıyordu. Yürüdü. Her adımda soluğu biraz daha daraldı. İki kez durdu. Dizlerine dayanıp eğildi, nefesini topladı. Ama durdukça düşünceler yetişiyordu ona. Babası geldi aklına. Dört yıl olmuştu askere alınalı. Şubeden Yemen demişlerdi. Yemen… Sanki dünyanın sonuymuş gibi uzak bir yer. “Yaşıyor mudur?” diye sordu kendine. Yarım saat sonra, geçen hafta yarım bıraktığı ağaca ulaştı. Güneş, solgun bir yüzle tepeye doğru yükselirken baltayı kaldırdı. İlk darbe, sessizliği ikiye böldü. Her vuruşta yalnızca odunu değil, içinde biriken korkuyu, öfkeyi ve çaresizliği de parçalamak ister gibiydi. “Aç kalmayacağız…” Söz yarım kaldı, balta bir kez daha indi. Odunları hazırlayıp urganla sıkıca bağladı, sırtına aldı. Yük ağırdı. Ama asıl ağırlık, bunun yetmeyeceğini bilmekti. “Yarın yine geleceksin,” dedi kendi kendine. “Yarın da… Ertesi gün de…” Günün ilk ışıklarının içeriye doluştuğu kapının tam karşısında, karayemiş ağaçlarının gölgelediği ve seranderin* bulunduğu bahçeye açılan diğer bir kapı daha vardı. Karayemişler, evi karayelden koruyan sessiz bekçiler gibiydi. Bu sırada evde kadın çoktan uyanmıştı; gün henüz doğmadan kalkmış, oğlunu uyandırmamak için sessizce ahıra inmiş ve böğüren ineğin yalını hazırlamaya koyulmuştu. Ardından iki kapılı aşhanaya geçip ocakta çalıları tutuşturdu, üzerine odunları attı. Bacadan sarkan, dumandan kapkara kesilmiş zincire asılı kazanın altına ateşi çekerek sabahın işlerine başladı. O sırada çocuk uyanıp sessizce arkasından sarıldı. “Üşüdün mü?” diye sordu fısıltıyla. Çocuk başını salladı. Kadın, bir yandan seranderden getirdiği malzemeyle tarhana çorbasını pişiriyor, bir yandan da kulağı kapıda, kocasının yolunu gözlüyordu. Adam dönüş yolunda, uzaktan bacadan yükselen dumanı gördü. İçine hafif bir sıcaklık yayıldı. Bu küçük ayrıntı bile çileli dünyayı bir anlığına katlanılır kılıyordu. Eve varmadan önce bir kez daha durdu. Yükü yere bıraktı. Omuzları hafifledi, su toplamış elleri sızlıyordu. Ama en çok içi yorgundu. Ahıra girip odunları yerleştirdi. Eve çıktığında sıcaklık yüzüne vurdu. Karısı tencerenin başında çorbayı karıştırıyordu. Kapıda bir an durdu. Bu anı içine çekmek ister gibi baktı. “Bütün servetim bu,” diye düşündü. Yer sofrasına oturdular. Konuşmadılar. Tahta kaşıkların tasa vurduğu ses, aşhananın içini doldurdu. Çorbanın buğusu yüzlerine yükseliyor, mısır ekmeğini sessizce bölüşüyorlardı. İki yıl önce güneşli bir Mayıs günü çıktıkları zorunlu göçten döneli henüz bir ay olmuştu. Topraklarını işgal eden yabancı ordunun kendiliğinden çekilme haberleri gelince evlerine geri dönebilmişlerdi. Ama dönüş, bir kurtuluş değil, başka bir yokluktu. Yollarda geçen günler… Açlık… Hastalık… “Bir daha kimseyi toprağa vermeyeceğim,” diye yemin etmişti o gün. Ama insan, her şeye gücünün yetmediğini zamanla öğreniyordu. Yurdun çeşitli bölgelerinde devam eden savaşlardan yenilgi ve bozgun haberleri gelmeye devam ediyordu. Sonunda devlet çökmüş, teslimiyet kabul edilmişti. Memleketin dört bir yanında yabancı askerlerin dolaştığı söyleniyordu. Eve dönmüşlerdi… Ama döndükleri yer, bıraktıkları yer değildi. Geçimlerinin tek dayanağı bir inekti. Kasabanın çarşısı kapalıydı; tuz, gazyağı, şeker, bez yoktu. Geçen hafta aniden ölen komşularını kefen bezi bulamadıkları için yorgana sararak toprağa vermişlerdi. “En azından insan, ölürken eksik kalmamalı,” diye düşünmüştü. “Buna başka bir hayat lazım,” dedi içinden. “Benimkine benzemeyen bir hayat…” Zorunlu göç sırasında uğradıkları yerlerde gördüğü zanaatkârları hatırladı. Ellerinden iş çıkan, aç kalmayan becerikli insanlar… “Bir meslek…” diye fısıldadı. “Bir zanaat…” Karar o anda netleşti. Oğlunu kente götürecek, bir ustanın yanına çırak verecekti. Yorgancı mı olurdu, bakırcı mı, marangoz mu? Fark etmezdi. Başını kaldırıp oğluna baktı. Bir şey söylemedi. Henüz zamanı değildi. Ama karar verilmişti. “Bu dağlarda büyümeyecek,” diye düşündü. Kararını karısıyla paylaştığında kadın bir an donakaldı. Sanki duydukları, evin duvarlarına çarpıp geri dönmüş de kulaklarında yankılanmıştı. Ayrı kalmaya dayanabilir miydi? Bu soru, gözlerinin derininde kısa bir an parladı; ama hemen ardından söndü. Çünkü başka bir düşünce, daha ağır, daha keskin bir gerçeklik onun yerini aldı: oğlunun yoksulluktan kurtulma ihtimali. İşte o düşünce, bütün duygularının önüne geçti. Kadın başını hafifçe eğdi. Dudakları aralandı, ama içinden geçenlerin hiçbirini söyleyemedi. Yalnızca iki kelime döküldü dudaklarından: Bu söz, bir itiraz değildi; bir kabullenişti. Kaderin önünde eğilmiş bir insanın, artık direnmekten vazgeçmiş halinin sessiz ifadesiydi. Köyden tanıdıkları biri vardı kentte. Limanda hamallık yapıyordu; adı Hasan’dı. Onun yanına gidecek, iş arayacaklardı. Planları basitti ama umut yüklüydü. Baharın gelişiyle havalar yumuşamış, yollar yürünebilir hâle gelmişti. Daha fazla beklemenin anlamı yoktu. Hazırlıklar gece boyunca tamamlandı. Uzun yürüyüşte ayaklarını korumak adına fazladan bir çift daha yün çorap giydiler. Kadın, sessizce azıkları hazırladı; mısır ekmeğini bohçaya sardı, biraz çökelek, ikide haşlanmış yumurta koydu. Arada bir durup oğluna baktı, sonra kocasına… İçinde kopan fırtınayı bastırmaya çalışarak işine devam etti. Tan vakti olduğunda yola çıktılar. Güneş henüz doğmamıştı; gökyüzü solgun bir griyle aydınlanıyordu. Kadın kapının önünde kaldı. Ne ağladı ne de seslendi. Sadece baktı… Onlar gözden kaybolana kadar. Yol uzundu. İki gün sürecekti. İlk gün, toprak yolların ve tarlaların arasından geçtiler. Oğlan zaman zaman yoruluyor, ama babasının sessiz kararlılığına bakıp şikâyet etmiyordu. Akşam olduğunda kente yakın bir köye vardılar. Köy camisinde geceyi geçirdiler. Taş zeminin soğuğu, yol yorgunluğuyla birleşince uykuları ağır ama huzursuz oldu. Ertesi gün yeniden yola koyuldular. Öğleye doğru ufukta kentin silueti belirdi. Önce minareler göründü, sonra çatılar, ardından kalabalığın uğultusu… Köyün sessizliğine alışkın kulakları için bu uğultu yabancı ve ürkütücüydü. Şehre vardıklarında vakit kaybetmediler. Doğruca limanın yolunu tuttular. Deniz kokusu havaya karışmış, martı sesleri gürültüye eşlik ediyordu. İnsanlar durmadan hareket halindeydi; yük taşıyanlar, bağıranlar, pazarlık edenler… Her şey hızlı, her şey karmaşıktı. (1920 yılları mumhane önü (m. sümerkan arşivinden) Sonunda Hamal Hasan’ı buldular. Yorgun ama dimdik duran bir adamdı. Onları görünce şaşırdı, sonra yüzünde tanıdık bir sıcaklık belirdi. Planlarını dinledi, başını salladı. “Zor iş,” dedi, “ama aç kalmazsınız.” Oğlan, limandaki kalabalığı hayretle izliyordu. Sokaklarda dolaşan insanlar köydekilere hiç benzemiyordu. Kimi renkli, süslü kıyafetler giyiyor, kimi bambaşka biçimlerde örtünüyordu. Diller de farklıydı; kulağına yabancı gelen kelimeler havada uçuşuyor, anlamadığı konuşmalar arasında kayboluyordu. Köyde herkes aynı dili konuşur, aynı kıyafetleri giyerdi. Burada ise her şey başkaydı. Ama en çok dikkatini çekenler başkaydı. Kapkara giysilere bürünmüş, sessizce yürüyen adamlar… Boyunlarından sarkan gümüş haçlar, göğüslerinde hafifçe sallanıyordu. Bellerine bağladıkları urganlar, garip bir ciddiyet katıyordu hâllerine. Sakallı yüzleri solgun, bakışları derindi. Sanki bu dünyaya ait değillerdi. Oğlan, onların ardından uzun süre baktı. İçinde hem korkuya benzeyen bir ürperti hem de açıklayamadığı bir merak vardı. Şehir, daha ilk günden ona şunu fısıldıyordu: Yorgancı, marangoz, ayakkabıcı, kalaycı… El emeği, sabır ve ustalık isteyen ne kadar iş varsa, neredeyse hepsi başka inançtan ustaların elindeydi. O kapılar, köyden gelenler için yalnızca kapalı değildi; aynı zamanda soğuk ve mesafeliydi. Kuyumcuların önünden geçerken bile içeri adım atmaya cesaret edememişlerdi. İçerideki ışık, altının parıltısı değil, ulaşılmazlığın kendisi gibi vuruyordu gözlerine. Bu zanaatkârlar, burunlarından kıl aldırmayan bir edayla tezgâhlarının başında duruyor, üstü başı yıpranmış köylülere bakarken gözlerinde açık bir küçümseme taşıyorlardı. Baba, birkaçının kapısını çaldı. Derdini anlatırken sesi saygılı, hatta neredeyse yalvarır gibiydi. Oğlunu çırak almak için ne gerekiyorsa yapmaya hazır olduğunu söylüyordu. Ama sözleri çoğu zaman yarım kalıyordu. Ustalar, daha cümlenin ortasında yüzlerini çeviriyor, başka işlerle uğraşmaya başlıyor, onu yok saymanın rahatlığına sığınıyorlardı. 1920 yılları mumhaneönü /çarşı (m. sümerkan arşivinden) Baba yine de vazgeçmedi. Son çare, titreyen elleri ve sesiyle dileğini tüm samimiyetiyle dile getirdi. “Yatacak yer, bir tas yemek… Başka bir şey istemem” dedi. “Yeter ki mesleği öğret.” O an, oğlunun neredeyse bir köle gibi çalışmasına razı olmuştu. Gururunu, onurunu, her şeyini bir kenara bırakmıştı. Ama bu fedakârlık bile karşılık bulmadı. Aldığı cevaplar birbirine benziyordu. Bozuk bir Türkçeyle, kısa ve keskin: Her kapı, aynı soğuklukla kapanıyordu yüzlerine. Çarşıyı baştanbaşa dolaştılar. Taş sokaklar uzadıkça uzadı, gün ağırlaştı. Babanın ayaklarına kara sular inerken, omuzları da çökmüştü artık. Oğlan, babasının bu hâline bakmaya utanıyordu. Gözlerini kaçırıyor, yere bakıyordu. Çünkü ilk kez, babasının her şeyi çözen o güçlü adam olmadığını görüyordu. Baba ise bunu hissediyordu; oğlunun gözünde küçülmenin, gücünü yitirmenin ağırlığı içini kemiriyordu. Sonunda bir fırının önünde durdular. Yorgunluktan dizlerinin bağı çözülmüş gibi, kapının dibine çöktüler. Torbalarını açıp mısır ekmeğiyle çökeleği sessizce yemeye koyuldular. Bir süre sonra baba başını kaldırdı; o sırada Cuma namazından dönen yaşlı fırıncıyla göz göze geldiler. Fırıncı, onları bir an süzdü, sonra yumuşak bir sesle, İçeri girdiklerinde, her yerde un ve ekşi hamur kokusu vardı. Yaşlı adam alışılmış soruları sordu: “Kimsiniz? Hangi köydensiniz? Ne arıyorsunuz?” Baba, lafı dolandırmadan, kısa cümlelerle derdini anlattı. Tanıdık olarak da Hamal Hasan’ın adını verdi. Fırıncı, un çuvallarını indirirken sık sık gördüğü Hasan’ı hatırladı; başını onaylar gibi hafifçe salladı. Karşısındaki baba oğlun hali açıktı: yorgun, mahcup ama umutlu… Bu hâl, yaşlı adamın içine dokundu. “Ramazanda ve belirli günlerde iş olur” dedi fırıncı, “ama her gün aynı olmaz” Bir an durdu, sonra çocuğa dönüp un çuvallarının olduğu ambarı gösterdi. Ardından babaya bakarak, kararını net bir şekilde söyledi: Sözleri sert değildi; aksine, içinde sessiz bir güven vardı. Baba, o an ilk kez biraz olsun rahat nefes aldı. Kentin sokakları, birbirine dolanmış dar patikalar gibi, insan ruhlarının da birbirine değmeden akıp gittiği bir karmaşayı taşıyordu. Aynı taş kaldırımların üzerinde yürüyenler, farklı dünyalara aitti. Bir yanda kilisenin çanları ağır ağır yankılanırken, öte yanda camiden yükselen ezan, sabahın serinliğini yarıyordu. Herkes kendi mahallesine, kendi inancına, kendi korkularına çekilmişti. Okullar ayrıydı, ibadethaneler ayrı… Aynı gökyüzünün altında, ama birbirine yabancı hayatlar. Liman tarafına inildikçe bu yabancılık daha da belirginleşirdi. Üzerlerinde üniformalarıyla askerler, sert bakışlı subaylar, telaşsız adımlarla dolaşan yabancı tüccarlar… Hepsi sanki bu şehre ait değilmiş gibi durur, yine de en çok onlar görünürdü. Mondros Mütarekesinin ardından gelen yurdun dört bir yanında süren işgal günleri, kentin üzerine ağır bir sis gibi çökmüştü. Trabzon’da işgal edilebilir mi diye endişeli bir soru herkesi rahatsız etmekteydi. Her köşe başında başka bir dil, başka bir niyet fısıldanıyordu. Ama asıl karmaşa, insanların içinde kopuyordu. Kimileri, dişini sıkıp ülkenin topraklarını çiğneyen yabancı postallara karşı koymanın yolunu arıyor; geceleri kaybolup sabaha yorgun ve suskun dönüyordu. Kimileri ise sarayın hâlâ bir çıkış yolu bulacağına inanıyor, “boyun eğmekle kurtuluruz” diye fısıldıyordu. Aynı kahvede oturanlar bile birbirine şüpheyle bakar olmuştu. Dostluklar sessizce çözülüyor, yerini temkinli suskunluklara bırakıyordu. Yeni fırıncı çırağı, bütün bu olup biteni tam olarak kavrayamıyordu. Ama hissediyordu… Şehrin havasındaki gerginliği, insanların bakışlarındaki sertliği, konuşmaların bir anda kesilişini. İçinde ise bambaşka bir ateş yanıyordu. Onu çıraklığa almayan, babasını küçümseyen esnaf takımına karşı diş biliyordu. Belki de anlamadığı bu büyük kavganın ortasında, kendi küçük öfkesine tutunuyordu. Çünkü bazı yaralar, ülke sorunlarından önce insanın içine düşerdi. Evde, elle tutulamayan ama her köşeye sinmiş bir boşluk vardı. Sanki kapı eşiğinden içeri giren rüzgâr bile daha yavaş esiyor, odaların içinden geçerken bir şeyleri eksik bırakıyordu. Baba, oğlunun yokluğundan duyduğu acıyı içine gömüyor, bir kelimeyle bile dışarı sızdırmamaya çalışıyordu. Akşamları, ateşin başında otururken bakışları dalıyor; sanki kapı her an açılacakmış gibi bir anlığına başını kaldırıp sonra yeniden sessizliğe gömülüyordu. Karısıysa onun bu halini görmezden gelmeyi öğrenmişti. Kendi içindeki sızıyı bastırmanın başka yolu yoktu. Oğlunun, emin ellerde bir meslek öğreneceği düşüncesine tutunuyor, bu düşünceyi her hatırlayışında yüreğinde beliren boşluğu örtmeye çalışıyordu. Zaten ev ve bahçe, insana düşünmeye fazla vakit bırakmayacak kadar iş istiyordu. Bahar gelmişti. Toprak, uzun uykusundan uyanır gibi ağır ağır canlanıyordu. Cemreler çoktan düşmüş, hava ılımıştı. Nemli toprağın kokusu sabahları daha keskin hissediliyor, kuş sesleri her zamankinden daha canlı duyuluyordu. Mısır, fasulye, kabak ekme zamanı gelmişti. Baba, sabahın ilk ışıklarıyla bahçeye indi. Eğimli toprağı aşağıdan başlayarak yukarı doğru belleye belleye ilerledi. Belini her toprağa saplayışında, yalnızca sertleşmiş yeri değil, içine çöken sıkıntıyı da parçalar gibiydi; her darbe, içindekini biraz daha toprağın altına gömüyordu. Ardından kadın kazma elinde sessizce, sabırla toprağı yumuşattı. Dizlerinin üstüne çöktüğü yerlerde elleri çamura bulandı; avuçlarının arasında ufalanan toprakla birlikte düşünceleri de dağılıp gidiyordu. Ekim işi bittiğinde sırtına ince bir sızı yerleşmiş, elleri nasırın sertliğini almıştı. Biliyordu ki bu toprak yalnızca karınlarını doyurmayacak, aynı zamanda ineğin süt vermesini sağlayacak, kışı çıkarabilmeleri için onlara güç verecekti. Daha doğrusu, hayatta kalmak bu toprağa atılan her bir tohuma bağlıydı Akşam olduğunda, günün yorgunluğu sofrada eriyip gitti. Yeni sürgün ısırgan filizlerinden, tereyağı ve mısır unuyla hazırlanan yemek; yanında yoğurt ve mısır ekmeğiyle birlikte, hem bedenlerini hem içlerini ısıttı. Bir süreliğine, her şeyi unuttular Günler böyle geçerken, fırında da işler aksamadan sürüyordu. Yeni çırak, beklenenden daha çabuk öğrenmişti işi. Henüz çocuk sayılacak yaşta olmasına rağmen elleri hamura alışmış, ateşin dilinden anlamaya başlamıştı. Fırının en önemlisi kürekçi ise her zamanki gibi ateşin karşısında duruyor, yüzüne vuran kızıllıkla neredeyse heykel gibi görünüyordu. Az konuşan, sert bakışlı, ciddi bir adamdı. Çırağın asıl görevi ona yardım etmekti; küreği uzatmak, hamurları taşımak, ateşi canlı tutmak… Akşamdan yoğrulup ekşimeye bırakılan hamur, sabahın erken saatlerinde kabarıp taşar; usta ellerde ekmeğe, lavaşa dönüşürdü. Fırının içi, pişen ekmeklerin kokusuyla dolarken, dışarıya doğru yayılan o sıcak koku sokağın başından hissedilirdi. İnsanlar bu kokunun peşine takılır gibi kapıya gelir, sıraya girerdi. Bütün bu olanları, neredeyse görünmez bir dikkatle izleyen fırıncı ise her zamanki yerindeydi. Sokağa hâkim küçük pencerenin önünde durur, müşterilerle ilgilenirdi. Gözleri hem içeriyi hem dışarıyı görürdü; kim ne istiyor, kim acele ediyor, kim borç isteyecek… Hepsini sezermiş gibi. İsteyenlere ekmeği kesip tartar, özenle uzatırdı. Bazı müşterilere—çoğu beden gücüyle çalışan, sabahın erken saatlerinde iş başı yapan adamlara—lavaşla birlikte bir parça helvayı kâğıda sarıp verirdi. O kâğıt, yalnızca yiyeceği değil, gün boyu sürecek emeğin küçük bir tesellisinin de taşıyıcısı olurdu. Çırak, bazen kapıdan giren yüzlere dalıp giderdi. Her yeni geleni dikkatle inceler, içinden birine daha uzun bakardı. Belki bir gün, hiç ummadığı bir anda, tanıdık bir yüz o kapıdan içeri girecekmiş gibi… Ama sonra kürekçinin tok sesi duyulur, düşüncelerini yarıda bırakıp yeniden işine dönerdi. Çünkü fırında zaman, ateş gibi durmadan ilerlerdi; beklemeye yer yoktu. Fırıncı ile Kürekçi, mahallede herkesin bildiği ama kimsenin tam olarak tanımadığı insanlardı. Gündüzleri sıradan hayatların içinde erir giderlerdi; biri fırının başında hamur yoğurur, öteki küreğiyle ateşi harlar, ekmek, lavaş pişirirdi. Ama akşam çöktüğünde, üzerlerine çöken o sessizlikle birlikte, sanki başka bir dünyanın kapısı aralanırdı. Yeni çırak bunu ilk başlarda fark etmemişti. Gün boyu un taşımaktan, odun kırmaktan yoruluyor; akşam olunca da kendini köşeye atıp dinleniyordu. Ama zamanla, bazı akşamlar ikisinin de aynı anda ortadan kaybolduğunu, kimseye bir şey söylemeden çıktıklarını görmeye başladı. Ne zaman sorsa, “İş var,” deyip geçiştiriyorlardı. Bir de o gelenler vardı. Sert bakışlı adamlar… Kimi asker gibiydi, kimi sivil. Üstleri başları sıradan olsa da duruşlarından, konuşmadan önce etrafa bakışlarından farklı oldukları belliydi. Fırına girer, fazla oyalanmadan fırıncıyla birkaç kelime konuşur, sonra geldikleri gibi sessizce giderlerdi. Bu konuşmalar ne alışverişe benzerdi ne de gündelik laflara. Çırak, hamurun başında kulak kabartırdı ama duydukları, parçalanmış cümlelerden öteye geçmezdi. Bir akşam, fırın kapanmaya yakınken fırıncı kürekçiye dönüp alçak sesle konuştu. Çırak yine oradaydı; elinde bez, tezgâhı siliyordu ama kulağı onlardaydı. “Duydun mu? Dün gece yine dağ tarafında…” Kürekçi başını kaldırmadan, ateşi karıştırmaya devam etti. Fırıncı kısa bir an durdu. Sonra daha da kısık bir sesle: Cümleler havada asılı kaldı. Ne devamı geldi ne de açıklaması. Sanki ikisi de gerisini zaten biliyordu. Çırak ise hiçbir şey anlamamıştı. “Dağ tarafı” neresiydi? Kim silahlanıyordu? Neye karşı? Sorular zihninde dolaşıp durdu. Ama sormaya cesaret edemedi. Çünkü o an, fırının içindeki hava değişmişti. Az önce ekmek kokan, sıcak ve tanıdık yer gitmiş; yerine ağır, görünmez bir gerginlik çökmüştü. O gece, fırıncı yine erkenden çıktı. Kürekçi de peşinden. Kapı kapanırken çırak bir an onların arkasından baktı. Karanlık sokakta yürüyüşleri bile farklıydı; daha temkinli, daha hesaplı… İçeri döndüğünde fırın boştu. Ateş sönmeye yüz tutmuş, kızıllığı duvarlara vuruyordu. Çırak bir süre öylece durdu. Aklı hâlâ duyduklarındaydı. Hiçbirini anlamıyordu. Ama bir şeyden emindi: Fırıncı yanlış bir işin içinde olamazdı. Onu tanıdığı kadarıyla, ekmeği nasıl dürüstçe pişiriyorsa, hayatını da öyle yaşardı. Bu yüzden sorularını susturdu. Babası fırına seyrek uğrardı. Ama kapının önünde göründüğü an, oğlanın içi ısınırdı. Una bulanmış ellerini aceleyle önlüğüne siler, hemen yanına koşardı. Baba ile oğul, daracık dükkânın bir köşesine çekilir; kısa zamana uzun bir özlemi sığdırmaya çalışırlardı. O gün de öyle oldu. Ancak bu kez, karşılaşmanın havası farklıydı. Baba, oğlunun yüzüne bakınca bir an duraksadı. Sanki birkaç ayda değil, yıllar içinde değişmişti çocuk. Yüz hatları sertleşmiş, bakışları derinleşmişti. Sadece boyu posu değil, içinde taşıdığı ağırlık da büyümüştü. Oğlan konuşmaya başladıkça baba dikkat kesildi. Söylenenleri dinlerken başını hafifçe sallıyor, şaşkınlığıyla karışık bir gurur içini dolduruyordu. Oğlan ise susacak gibi değildi. Günlerini, fırındaki işleri, şehirde olup bitenleri bir solukta anlatıyordu. Kelimeler birbirine karışıyor, ama gözleri her şeyi açıkça ele veriyordu: İçinde birikenleri yetiştirme telaşı. Sabahları gün ağarmadan açıyordu fırının kapısını. Sokaklar o saatlerde bile uyanıktı. Trabzon’un taş kaldırımları, bitmeyen bir hareketle doluydu. Limana inen yoldan hamallar geçiyor, çarşıdan acele adımların telaşı görünüyordu. Fakat bu telaş, alışılmış bir koşuşturmadan fazlasını taşıyordu. Şehrin içinde ortak bir bekleyiş, derinden hissedilen bir kıpırtı vardı. Fırının içi, dışarıya göre daha sakindi. Ustası hamuru yoğururken oğlan ateşle uğraşır, közleri karıştırırdı. Ama dışarıdaki dünyanın sesi içeriye kadar sızıyordu. Herkes aynı cümleyi farklı şekillerde kuruyordu: Bu iş böyle gitmez düşmanlar gidecekti. Yine de saraydan gelen haberler içimizi daraltıyordu. “Onlar başka hesapta” derdi ustam, sesi kısık ama dişlerinin arasından. Sonra küreği hızla fırına sürerdi, sanki öfkesini ateşe verirmiş gibi. Kimse yüksek sesle konuşmazdı ama herkes aynı fikirdeydi. Yabancıların bu topraklardan kovulması gerektiğini çocuklar bile biliyordu. İnsanlar için bu iş artık sadece toprak meselesi değildi. Namus meselesiydi. Her ev bir asker giydirecek derlerdi. Ustanın karısı günlerce durmadan dikerdi. İçlikler, fanilalar, sargı bezleri… Ben de akşamları onları bohçalara yerleştirip götürenlere yardım ederdim. Her düğümde bir umut, her ilmekte bir inat vardı. Kente gelen haberler haftada bir gelen gazetelerle ya da telgrafhaneden sızan sözlerle yayılırdı. Fırına uğrayanlar, daha ekmeğin buharı üstündeyken anlatmaya başlardı: cephede olanları, yapılan zulümleri, direnenleri… Dinledikçe içimde bir şey büyürdü; korku mu, öfke mi, yoksa başka bir şey mi, adını koyamazdım. Bir de çarşıdaki bazı esnaflar vardı… Bana iş vermeyen, babamı küçümseyen o adamlar. Olan biten karşısında susup köşelerine çekilirlerdi. Gözlerini kaçırır, ağızlarını açmazlardı. Bir gün onların fısıltılarına kulak misafiri olunca içim buz kesmişti. İşgali kabullenmiş, belki de içten içe razı olmuşlardı. O an anladım: Ustamın yanında olmamın sebebi sadece ekmek değildi artık. Günler böyle geçti. Ateş yandı, hamur kabardı, ekmek pişti… Ama içimizdeki bekleyiş hiç dinmedi. Sonra bir gün… Sabahın erken saatleriydi. Daha ilk ekmekleri fırına sürmüştük ki kapı birden açıldı. Nefes nefese bir adam içeri daldı. Yüzü ter içinde, gözleri ışıl ışıldı. “İzmir…” dedi önce, sesi titreyerek. “İzmir kurtuldu! Düşman denize döküldü! Kemal Paşa İzmir’e girdi!” Bir an kimse konuşamadı. Sanki fırının içindeki ateş bile durmuştu. Sonra ustam küreği yere bıraktı. Gözleri dolmuştu, ilk kez gördüm. Ardından bir ses yükseldi, sonra bir başkası… Fırın bir anda bayram yerine döndü. Ben kapının eşiğine çıktım. Sokaktan koşanları, birbirine sarılanları gördüm. Kentin üstüne bir sevinç dalgası yayılıyordu. Sanki o ağır hava bir anda dağılmıştı. ‘’Görmeliydin baba sen de orda bizimle olmalıydın’’ O gün pişen ekmekler başka kokuyordu. Daha sıcak, daha diri… Daha umutlu. Yıllar birbirini kovalarken, geriye dönüp hatırladıklarım yaşadığımız büyük dönüşümü açıklamaya yetmiyordu. Fırıncının sözlerini o gün pek ciddiye almamıştım. “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demişti. Sesi umut doluydu; sadece olmuşu ve olacak olanı biliyormuş gibi sakindi. Bizim gibi yoksul bir ailenin hayatında ne değişebilirdi ki? Açlık aynı açlık, yorgunluk aynı yorgunluktu. Ama yıllar geçti. Ve gerçekten de hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Altı yıl önce bizler, çaresizliğin önüne katılıp sürüklenen insanlardık. Toprağımızdan kopmuş, yabancı yerlerde tutunmaya çalışmıştık. Babamın omuzları o günlerde daha da çökmüş, annemin sesi daha da kısılmıştı. Sonra bir gün, beklemediğimiz bir şekilde geri döndük. Evimize… Ya da ev dediğimiz o taş duvarlara. Her şey yerli yerinde değildi ama yine de tanıdıktı. Bunları düşününce fırıncının sözleri zihnimde yeniden yankılandı. Çünkü bu kez giden biz değildik. “Hiç ihtiyaç yoktur be kuzum… Başka kapıya bakin.” Diyen o kendinden emin burnundan kıl aldırmayan esnaflar… Babamın yoksulluğunu yüzüne vuran, bizi küçümseyen o insanlar… Birer birer ortadan kaybolmaya başladılar. Dükkânları kapandı, kepenkleri bir daha açılmadı. Sokaklar, alışık olduğu sesleri yitirdi. Sonradan öğrendik. Yapılan antlaşmayla onlar da gitmişti. Tıpkı bizim yıllar önce gittiğimiz gibi… Ama bizimkinden farklı bir gidişti bu. Biz dönmüştük. Onlarsa, geride bıraktıkları kapıları bir daha açamayacaklardı. Babam bir gün boş bir dükkânın önünde durdu. Uzun süre içeri baktı. Toz, rafların üzerine ince bir örtü gibi çökmüştü. Bir zamanlar orada duran adamın sesi silik ve etkisini kaybetmiş bir yazı gibi sanki hâlâ duvarda asılıydı. April Beşi: Rumi takvime göre 5 Nisan, Miladi takvime göre ise genellikle 18 Nisan'a denk gelen, bahar aylarında aniden bastıran soğuk ve fırtınalı günleri ifade eden halk takvimi günüdür. Badama: Sıkış Dırmaç: Doğu Karadeniz yük taşımak için kullanılan, kıl-yünden örülen 3-4 cm eninde, oldukça dayanıklı şerit halindeki dokuma ipi Aşhana: Sıkıştırılmış toprak döşemeli mutfak Kepenk Kapağı: Ahıra inmek için kullanılan kapak Serander: Evin dışında yerden yüksekte inşa edilmiş geleneksel ahşap kiler , tahıl ambarı M. Topaloğlu Gercekedebiyat.com
“Bunu da ondan çaldılar,” diye düşündü. “Çocukluğunu…”
“Bir gün…” diye hesapladı. “Evdeki odun en fazla bir gün yeter…”
Cevap veremedi. Çünkü cevap yoktu.
Bir darbe daha.
“Üşümeyeceğiz…”
Bir darbe daha.
“Ben varken…”
“Uyanmış…” diye düşündü. “Ocağı da yakmış…”
“Böyle nereye kadar…” diye geçirdi aklından.
Cevap yine yoktu.
Annesinin ateşler içinde kıvranışı…
Onu yabancı yerlerde toprağa verdiği gün… Elleri hâlâ o toprağın soğuğunu hatırlıyordu.
Ama olmuştu. Önceleri pazarda sattıkları yağ, peynir, yumurta artık para etmiyordu. Alacak kimse yoktu. Gözleri oğluna kaydı. Çorbasını sessizce içiyordu.
“Benim gibi yaşamayacak”
“Sen bilirsin.”
Burada her şey bildiğinden farklıydı… Ve bu fark, insanın içini hem ürkütüyor hem de kendine çekiyordu. Önemli olan doğru tarafta olmaktı.
“Hiç ihtiyaç yoktur be kuzum… Başka kapiya bakin.” Bu insanlar yıllarca süren savaşların neden olduğu toplumsal kırılmalardan ve yetersizliklerden en az etkilenenlerdi. Savaşlara giden şehit olan kolunu bacağını kaybedenler bunlar değildi.
“Kapının önünde yemeyin, gelin içeri” dedi ve eliyle hamur haneyi işaret etti.
“Şurada yatarsın”
“Ben açsam, oğlun da aç kalır. Ben tok olursam, o da tok olur. Alıyorum çocuğu. Hem çalışır, hem de işi öğrenir”
“Silahlanıyorlar diyorum sana…”
“Devlet ne yapacak bakalım…”



















YORUMLAR