Ibn-e Qasım Parkında uzun bir yürüyüş yaptıktan sonra akşam eve döndüm. Margareth çorba pişirip tencereyi ocağın üzerine koymuş. Bugün keyfi yerinde olmalı ki, sütlaca benzeyen ama içine bazı baharatlar da eklenen kheer adında bir de tatlı yapmış. Evine giderken klimayı kapattığından içerisi cehennem gibi sıcak.  Neyse ki elektrik kesik değil. Hemen klimayı açtım ve biraz dinlenmek için kendimi yatağa attım.

Sanki bu anı bekliyormuş gibi bir sinek vızzz diye bir ses çıkararak terli alnıma kondu. Elimle kovdum, bu kez de burnuma kondu. Tekrar kovduğumda yanaklarımda gezinmeye başladı. Terimdeki tuz ona çekici gelmiş olmalıydı. Kalkıp çarşafla yüzümü iyice kuruttum. Tahminimde aldanmamıştım. Tuzdan mahrum kaldığını anlayınca bir daha bana yanaşmadı.

Ibn-e Qasım, Karaçi’nin en büyük parklarından biri. Daha doğrusu en büyük parklarından biri olacak, çünkü henüz tamamlanmadı. Deniz kıyısında bataklık bir alan kurutularak yaratılmış bir park burası. İçinde bir yığın bahçıvan, elektrikçi, peyzaj mimarı, taş ustası gece gündüz çalışmakta. Çünkü çok yakında hizmete açılması planlanıyor ve Başbakan İslamabad’dan gelip açılışı bizzat yapacak. Bu nedenle halkın içeri girmesi yasak. Ama girişteki polisler, arabamdaki diplomatik plakaya, kapıyı açan şoförüme bakıp herhangi bir engel çıkarmıyor, tersine saygıyla selam veriyorlar.

Gözlerimi kapayıp bunları düşünürken vınlayan bir sesle irkildim ve sineğin yine alnıma konduğunu fark ettim. Kovdum, bu kez dudağıma yapıştı. Üfleyince uçup biraz sonra gözkapağıma indi, gözümü açınca da tekrar alnıma kondu. Musallat olmuştu bana bu hayvan.  Sinirlendim ve ondan kurtulmak için hızla tokadı alnıma yapıştırdım. Ama kendimi dövmekle kalmıştım, çevik hayvan tam zamanında darbeden kaçmıştı. Neyse ki, sinirlendiğimi anlayıp artık benden uzak durdu.

Parkın adı beni her seferinde gülümsetiyor: İbn-e Kasım Park. Arapça ibn (oğul) kökünden alınmış; böylece “Kasım’ın Oğlu Parkı” diye çevirmek mümkün. Kasım’ın oğlu kimdir, doğrusu merak edip araştırmadım. Bir seferinde, Ankara’dan görevli gelen ve Arapça bilmeyen bir arkadaşa parkın adı yazılı levhayı işaret edip okumasını söyledim. Okuyunca da anlamını sordum. Tahmin ettiğim gibi bir şey söyleyemedi. Bana sorunca da, “İbne Kasım Parkı” dedim, gülümsememi bastırarak. “Nasıl olur?” dedi şaşkınlıkla. “Evet, dedim. Kasım adında bir eşcinsel mesken tutarmış burayı bir zamanlar. Onun anısına vermişler parka bu adı.”  Yüzüme şaşkınlıkla bakmıştı: “İnanamıyorum,” demişti. “Üstelik böyle bir ülkede…”  “Evet, böyle bir ülkede,” diye onayladım. “İnan, dostum, hiç bir şey göründüğü gibi değildir,“

Gerçekten de hiçbir şey göründüğü gibi değil bu ülkede. Trafiğin en yoğun olduğu kavşaklarda kadın elbiseleri giymiş eşcinseller, tıraş olsalar da mavi sakal izleri besbelli yüzlerine allık, dudaklarına ruj, gözlerine sürme çekmiş halde ışıklarda duran otomobillere yanaşır, kırıtarak para isterler. Karaçi’ye ilk kez gelenler pek şaşırırlar bu görüntüye. Ben de ilk geldiğimde gözlerime inanamamış, bu tutucu ülkede nasıl oluyor da eşcinsellere böylesine hoşgörüyle bakıldığını soruşturmuştum. Bana söyledikleri, onlara kötü davrananların, hatta sert söz söyleyenlerin başına mutlaka bir musibet geleceği şeklindeydi. Bu yüzden sürücüler kendilerine yanaşan bu kişilere ya birkaç Rupi verir, ya da kibarca başlarından savarlar. Demek ki, bu batıl inanç bir zırh gibi onları her türlü tehlikeden, baskıdan ve aşağılanmadan korumakta...

Karaçi gibi bir kentte böyle bir yaşam sürmek nasıl bir şeydir acaba? Burada yaşadığım süre içinde bir gün onlardan biriyle konuşup hayatını öğrenmeli ve onun öyküsünü yazmalıyım. Nasıl bir dramla karşılaşacağımı bilmiyorum ama tahmin etmeye çalışıyorum. İzbe bir yerde, kendisi gibi birkaç kişiyle birlikte yaşıyor olmalı. Her gün kazandıklarını ortaklaşa harcayıp, yemeklerini kendileri pişiriyorlar belki. Bunlar daal dedikleri mercimek yemeği, pilao (pilav) veya daum aloo (baharata bulanmış patates yemeği) olmalı.  Yanında da bolca chapati denilen yufka ekmek. Yere bağdaş kurup siniye koydukları bir tabaktan elleriyle hep beraber yiyorlar. Bunlar belki de dilenmeden arta kalan zamanlarda peşlerine takılan erkeklerle de beraber oluyorlar. Evet, bir gün mutlaka bunlardan birinin öyküsünü yazmalıyım.

Böyle bir yaşantıyı kafamda canlandırmaya çalışırken o uğursuz vızıltı yeniden tepemde dolaşmaya başladı. Bu hayvan ne istiyordu benden? Başıma bela olmuştu, üstelik de öykü yazmama engel oluyordu.

Salona gittim, plastik sinekliği alarak geri döndüm. Beni buna mecbur etmişti. Elimde onu hazır tutarak yeniden uzandım. Kurnaz yaratık tehlikeyi hemen sezdi ve oradan uzaklaştı. Neyse, onu başımdan def etmiştim sonunda.

Bu arada uyuyakalmışım. Düşümde, birbirine bitişik olarak inşa edilmiş tek odadan oluşan sosyal meskenlerin birinde yaşıyormuşum. Odamdan çıkıp komşumun odasına gitmeyi düşündüm. Komşum odasının kapısını açtığında iri, devetüyü renginde bir köpek vardı kucağında. Pek şirin bir hayvandı bu. Okşamak için elimi uzattım, birden gagasıyla elimi ısırdı. Köpek devekuşuna dönüşmüştü! Isırdığı yetmiyormuş gibi bir de peşimden koşturmaya başladı. Ben telaşla kaçarken komşum onu güçlükle yakaladı. Odama döndüm. Pencereyi açtığımda depremzede çocuklar gördüm. Yarı çıplaktılar. Sıra halinde yere oturmuşlardı; hepsi ana babalarını depremde yitirmişlerdi.  Başlarına gelen felaketi anlamışlar gibi sessizdiler. Bunlar için hiçbir şey yapamaz mıydım? Belki birini ben, birini de komşum odamıza alır, onları evlat edinebilirdik. Ama bunun ne anlamı vardı? Daha yüzlercesi dışarıda çaresiz bekliyor olacaktı. Olsun, biz de iki tanesini kurtarmış olurduk böylece.  Birden hoparlörden geldiğini düşündüğüm madeni bir ses çarptı kulağıma: “Sessiz olacaksınız! Ağlamak, inlemek yok! Hem kim kime sızlanacak? Herkes aynı durumda. Bu cezanın Tanrı’dan geldiğini anladınız her halde. Onu daha fazla öfkelendirmeyin. O halde, sessizce durup gazabının dinmesini bekleyin.”

Deli gibi fırladım. Pis yaratık burnumun içinde dolaşıyordu. Beni hem uykumdan uyandırmış, hem de gördüğüm düşü mahvetmişti. Bunu ona ödetecektim. Plastik sinekliği kaptım ve öteki odalara kaçmasın diye hemen kapıyı kapattım. Hala havada dönüp duruyordu. Ama saatlerce uçacak hali yoktu nasılsa, elbette bir yere inecekti. Evet, sonunda indi, ama onu avlayabileceğim geniş bir alana değil de komodinin üstündeki abajurun tepesine kondu. Sanki benimle alay ediyordu. Hemen komodinin üzerinde ne varsa toplayıp salona taşıdım, çarşafı da düzelttim; şimdi yatağa konması halinde gözüme çarpması daha kolay olacaktı. 

Düşündüğüm gibi bir süre sonra yatağa indi. Ama tetikteydi,  gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Belli ki en ufak bir hareketimde kaçacaktı. Bir süre hiç kıpırdamadım. Dikkatini dağıtıp onu gafil avlamalıydım.  Gevşediğine kanaat getirdiğim bir anda sinekliği yavaşça kaldırdım, ama daha indiremeden uçtu. Sanki içimi okuyordu bu hayvan!

Anlaşılan onu avlayamayacaktım. Bari odadan defetseydim. Kapıyı açıp ışığı söndürdüm, salona geçmesini sağlamak için de oranın ampullerini yaktım. Hava akımından rahatsız olup bu odada kalmasın diye ayrıca vantilatörü de çalıştırdım. Yaptığım bu buluştan hoşnut olarak tekrar yatağa uzandım. Gerçekten de kurtulmuştum. Bunu neden daha önce akıl edememiştim ki?

Margareth bir yıldır evde çalışıyor. Pencap eyaletinden buraya göç etmişler. Hıristiyan bir aile. Zaten Pakistan’da Müslüman kadınlar çalışmazlarmış. Kendisi yes, no, thank you ve sir sözcüklerinden başka İngilizce bilmez. Ona derdimi anlatabilmek için ben üç beş sözcük Urduca ezberlemek zorunda kaldım. Yine de anlaşmamız neredeyse olanaksız. Ama nasıl oluyorsa, eşim buradayken Margareth onunla uzun uzun dertleşir,  kocasından yakınır durur. Hiç çalışmazmış kocası. Bizden kazandığı parayı da zorla elinden alır, sık sık da kendisini dövermiş. Üstelik de uyuşturucu kullanıyormuş. Ona iki çocuğu yüzünden katlanmış bu güne dek. Ama artık dayanamıyormuş. Bir keresinde çocukları da alıp baba evine gitmiş, ama aileler araya girip onları tekrar barıştırmışlar. Böyle ayrı yaşamalar hiç hoş karşılanmıyormuş çünkü toplumda. Kocası ayrıca kalp hastasıymış, bir de aşırı şişmanmış. Aralarında hiçbir iletişim de yokmuş. Aynı evde yaşıyorlarmış ama aylarca konuşmadıkları oluyormuş. Bu hayatı nasıl sürdüreceğini bilemiyormuş artık Margareth. En mutlu olduğu zamanlar bu evde çalıştığı zamanlarmış, çünkü ona güveniyor, ona saygı duyuyormuşuz.  Üç dört sözcük İngilizcesiyle bütün bunları eşime nasıl anlatıyordu şaşıyordum doğrusu. Belki kadınlar birbirlerini daha iyi anlıyorlardı, aralarında gizli bir dil vardı belki de. Margareth’in en hoşuma giden tarafı, isteklerimi daha söylemeden fark etmesidir. Sabahları ben telaşla hazırlanırken portakal suyumu sıkmış olur, tansiyon ilacıma uzandığımda hemen bir bardak su yetiştirir, bahçeye oturduğumda da bir Türk kahvesi hazırlar. Bunları verirken de dizlerini büker, belini eğer, boyunu mümkün olduğunca benimkinden alçak tutmaya çalışır. Verdiklerini aldığımda da benim teşekkür etmemi beklemeden “Thank you, sir” der. Bu beni güldürür; öte yandan ona acır, onu severim de.  Margareth’i de anlatmalıyım bir öykümde.

Bunları düşünürken o lanet sineğin jet gibi vızıldayan sesiyle irkildim. Yine girmişti odaya. Tepemde bir iki tur atıp hızla pike yaptı ve göz pınarıma kondu. Yataktan sıçradım. Ne istiyordu bu hayvan benden. Kafamda öyküler uçuşurken gelip beni sinir ediyor, ilham perimi kaçırıyordu. Günah benden gitmişti. Ölmeyi hak etmişti artık.

Elimde sineklik peşine düştüm. Başka odalara kaçamasın diye bütün kapıları kapadım. Niyetimi anlamış gibi hiçbir yere konmuyor, sürekli havada kalıyordu. Bir ara yorulmuş olmalı ki inmeye karar verdi, ama beklediğim gibi masaya değil de tül perdeye kondu. Sinekliği hızla indirdim ama nafile. Perde geriye kaçtı ve darbenin etkisi boşa çıktı. Bunu o da anlamış olmalı ki artık hep perdeyi tercih etti; masa, sehpa gibi sert zeminlerden uzak durdu.

Bununla böyle uğraşamazdım. Ben meşgul, zamanı değerli bir insandım. Yapacak işlerim vardı, kafamdakileri kâğıda dökmeliydim.

Aklıma şöyle bir fikir geldi. Masaya biraz reçel döktüm ve beklemeye başladım. Nasılsa bu şöleni reddetmeyecekti. Böylece ayakları reçele yapışacak ve havalanamayacaktı. Masadan uzaklaştım, dikkatle onu izlemeye başladım.

Havada daireler çiziyor, arada bir perdeye iniyor, bazen de tepeme konuyordu. Masada onu çeken bir şey yok gibi davranıyordu.

Birden beynimde sanki bir şimşek çaktı. Bu hayvan yalnızlıktan sıkılmıştı belki de. Ben işteyken o bu kapalı mekânda ne bunalımlar yaşamış, sessizlik kim bilir onu nasıl dehşete düşürmüştü. Belki de onun için beni kurtarıcı gibi karşılamış, durup durup kendini kucağıma atmıştı.  

Böyle düşününce bütün sinirim geçti. Ona acıdım, hatta şefkat bile duydum. Sinekliği bir tarafa attım. Burada istediği kadar kalabilirdi. Ama belki dışarı çıkmak ister diye,  salonun pencerelerini de ardına kadar açmayı ihmal etmedim.

Sedat Erden
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)