Ortaçağın 'Kara Veba'sı, '7 Mühür' filmi ve Bergman... / Hümay Göbel

7. Mühür (DetSjundeInseglet)1957 yapımı Ingmar Bergman şahikası… Varoluşçu sinemanın başyapıtı… Korona virüsünün Türkiye’ye de sıçramasıyla birlikte, ölüm üzerine bolca düşündüren, Ortaçağ’ı yerle bir eden kara vebayı merkezine alan filmin, bugünlerde yeniden seyredilmesi ve analiz edilmesi gerektiğine inanıyorum.

news-details
Sinema

 

“Ve Kuzu (Hz İsa) 7. Mührü açınca göğü bir sessizlik bürüdü, bu yarım saat kadar sürdü. Ve 7 Melek ellerindeki 7 borazanı çalmaya hazırlandılar.”

Film, Yuhanna İncili’nin Apokalips Bölümü’nden yukarıdaki alıntı ile başlar. Ingmar Bergman 7. Mühür metaforuyla Orta Çağ’ı yıkıma sürükleyen kara vebayı anlatmış, kara vebanın insanlığın kıyameti olacağına vurgu yaparak ölüm ve kıyamet gerçekliğiyle karşı karşıya kalan insan üzerinden kendi varoluşsal sorunlarıyla yüzleşmiştir.

Ingmar Bergman 1918 yılında İsveç’te, Lutheryan bir papazın oğlu olarak dünyaya gözlerini açtı. Buna bağlı olarak oldukça sıkı dini disipline dayalı bir çocukluk geçirdi. Bu dönemde yaşadıkları aslında Bergman sinemasının şekillenmesindeki temel yapı taşlarını oluşturdu.

Bergman, çocukluğunda aldığı katı dinsel disiplinin aksine yetişkinliğe doğru ilerledikçe varoluşçu bir vizyon benimsedi ve dinsel bağlarından kendini azat etmeyi seçti. Bu seçimi ve elbette ki söküp atamadığı çocukluğu arasındaki çatışmaysa varoluşçu sinema külliyatına birbirinden özel filmlerin girmesine vesile oldu.

 

Sanat hayatına tiyatro yönetmenliği ile başlayan Bergman’ın yazdığı Punch’ın Ölümü eleştirmenlerce büyük ilgi görünce Bergman saltanatı başlamış oldu. Svensk Filmindustri’nin, senaryo yazarlığı ve düzeltmenliği teklifinin ardından Bergman varoluşçuluğun beyaz perdedeki yüzü olarak sanat dünyasına sağlam bir giriş yaptı. 1983 yapımı Fanny ve Alexander filmiyle 4 dalda Oscar alan Bergman 2007 yılında aramızdan ayrıldı.

“Onun sinemaya olan aşkının büyüklüğü beni tuhaf bir suçluluk duygusuna itiyor.” (Steven Spielberg)

Bergman, sinema yoluyla hayatla olan hesabını gördü belki de. Çünkü yaptığı her filmi kendinden, aile ilişkilerinden, inançlarından, düşüncelerinden ciddi izler taşıyordu. Ve belki de bu yüzden yaptığı her filmi için “Bu film son filmim olacak” deyip sözünü tutmaksızın yeni filmler çekmeye devam ediyordu.

“Ölüm beni açıklanamayan bir dehşete düşürüyor. Can acıtıcı olabileceğinden değil; hiçbir zaman uyanamayacağım korkunç düşlerle dolu olabileceğinden korkuyorum.”

Filmlerinin ana temasını anlam arayışı, hiçlik ve Tanrı’nın varlığı-yokluğu sorunsalı oluşturur. Çocukluğunun dindarlığı ile yetişkinliğinin akılcılığının ateşkesi olarak tanımladığı 7. Mühür filmi “Ahşap Üzerine Resim” adlı tiyatro oyununun beyaz perdeye uyarlamasıdır. Film, yapıldığı yıl (1957) Cannes Jüri Özel Ödülü’nü almıştır.

   

"Sen kimsin?

Ben Ölüm’üm.

Benim için mi geldin?

Çok uzun süredir senin tarafındaydım.

Biliyorum.

Hazır mısın?

Bedenim korkuyor ama ben korkmuyorum. Bekle biraz.

Herkes aynı şeyi söyler. Ama ben asla durmam."

Filmin en meşhur sahnesi ve aslında belki de seyreden herkesin hayatında şu ya da bu şekilde yer tutan Ölümle Satranç Oynama metaforu…Filmin ana kahramanı Haçlı Savaşlarında yıllarca savaşmış ve artık evine dönmeye çalışan Şövalye AntoniusBlock’tur. Şövalyeye 8 Mart 2020’de yitirdiğimiz MaxvonSydowhayat verir. Kara vebanın sebep olduğu insanlık kırıntıları arasındaki kumsalda Antonius, izlendiğini hisseder ve başını kaldırıp baktığında karşısında siyahlar içinde ölümün durduğunu görür. Sonra aralarında yukarıda zikredilen o efsanevi diyalog geçer. Bu diyaloğun ardından Şövalye ölüme kendisiyle satranç oynamasını ve oyun devam ettiği sürece canını bağışlamasını söyler. Ölüm bu anlaşmayı kabul eder ve oyuna başlarlar.

Antonuis Block, ölüm ete kemiğe bürünmüş olarak karşısına çıkana değin yaşamaya dair anlamlı hiçbir şey yapmamıştır ve ne zamanki ölüm tüm gerçekliğiyle karşısında belirir işte o zaman artık yaşadığını hissettirecek bir şeyler yapması gerektiğini fark eder. Bu nedenle ölüme satranç oynamayı teklif ederek yaşamına anlam kazandıracak bir şeyler yapmak için zaman kazanmaya çalışır. İşte ölümle satranç oyunu metaforu,Bergman’ın ustalıkla kurguladığı bir anlam arayışının sembolüdür. Bergman’ın kendi hayatı boyunca sorguladığı, bizlerin hayatlarımız boyunca, genellikle ancak bir felaket yoluyla idrak edebildiğimiz bir anlam arayışının sembolüdür.

Filmdeki en dikkat çekici karakter Silahtar Jöhn’dür. Jöhn’eGunnarBjörnstrand hayat verir. Jöhn, Şövalye’nin aksine, hayatı hazmetmiş, ölümü kabullenmiş bir bilgelik içindedir. Her şeyle bağlarını koparmış birinin o özgür vurdumduymazlığı vardır tavırlarında. Kendine özgü bir adalet duygusuyla hareket eder. Jöhn’e biçtiği rolle Bergman aslında, insanın ne saf iyilik ne de saf kötülükten oluştuğunu, ikisinin akıl ermez sentezinin bir ürünü olduğunu vurgular. Bu nedenle ne iyilikte ne de kötülükte tutarlı bir karakter değildir Jöhn.

Antonius ve Jöhn bir kilisye gelirler. Jöhn kilise ressamıyla konuşurken satır aralarında Bergman’ın ölüm hakkındaki düşüncelerine ortak oluruz aslında. Ressam resmedilmeye değer tek şeyin ölüm olduğunu söyler ve ekler: “Bir kafatası çıplak bir kadından daha ilgi çekicidir.” Burada Bergman’ın kesin olan ölüm karşısında bir türlü somutlaştıramadığı Tanrı ile olan hesaplaşması net bir şekilde hissettirir kendini.

  

“Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz.”

Şövalye kilisede papazla konuşmaya karar verir ve aralarında şu diyalog geçer:

“— Antonius Block: Olabildiğince açık konuşmak istiyorum ama kalbim boş. Bu boşluk yüzüme tutulan bir ayna gibi, kendimi görüyorum. İçim korku ve tiksintiyle doluyor. İnsanlara karşı duyarsızlığımla kendimi çevremden soyutladım. Şimdi bir hayaletler dünyasındayım. Rüyalarımda ve hayallerimde tutsak kaldım.

— Ölüm: Yine de ölmek istemiyorsun.

— AntoniusBlock: Hayır istiyorum.

— Ölüm: Neyi bekliyorsun?

— AntoniusBlock: Bilgi istiyorum.

— Ölüm: Garanti istiyorsun.

— Antonius Block: Her neyse... İnsanın duyularıyla Tanrı'yı kavrayabilmesi o kadar imkansız mı? O neden yarım vaatlerin ve görülmeyen mucizelerin ardına saklansın ki? Kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz? Benim gibi inanmak isteyen ama yapamayanlara ne olacak? Ya inanmayan, inanamayanlar? İçimdeki Tanrı'yı neden öldüremiyorum? O'nu kalbimden atmak istememe rağmen neden alçaltıcı ve acı verici şekilde içimde yaşamaya devam ediyor. Neden her şeye rağmen bu gerçeklikten kurtulamıyorum? Dinliyor musunuz?

— Ölüm: Dinliyorum.

— Antonius Block: Ben bilgi istiyorum! İnanç ya da varsayım değil, bilgi. Tanrı'nın elini uzatıp kendini göstermesini, benimle konuşmasını istiyorum.

— Ölüm: Ama o suskun.

— Antonius Block: Karanlıkta Ona sesleniyorum. Ama sanki hiç kimse yok.

— Ölüm: Belki de kimse yoktur.

— Antonius Block: O halde yaşam korkunç bir şey. Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz.

— Ölüm: Çoğu insan ne ölümü ne de yaşamın hiçliğini düşünür.

— Antonius Block: Ama bir gün hayatın son anlarında karanlıkla yüzleşmeleri gerekecek.

— Ölüm: Ah... O gün...

— Antonius Block: Korkumuzdan bir imge yaratır ve sonra da o imgeye Tanrı adını veririz.

— Ölüm: Endişelisin.

— Antonius Block: Bu sabah ölüm bana geldi. Birlikte satranç oynuyoruz. Bana tanıdığı sürede acil bir işi halledeceğim.

— Ölüm: Neymiş o?

— Antonius Block: Bütün yaşamım nafile bir arayıştan, avarelikten, anlamsızca konuşmalardan başka bir şey değildi. Kızgınlık ya da sitem duymuyorum. Çünkü çoğu insanın yaşamı benimki gibi. Ama kalan süremi anlamlı bir işte kullanmak istiyorum.

— Ölüm: Onun için mi ölümle satranç oynuyorsun?

— Antonius Block: Zeki bir rakip ama daha bir taş bile kaybetmedim.

— Ölüm: Ölümü nasıl yeneceksin peki?

— Antonius Block: Fil ve atı birlikte oynuyorum henüz farketmedi. İlk hamlede kenardan çökerteceğim.

— Ölüm: Bunu unutmayacağım.

— Antonius Block: Beni kandırdın aldattın. Ama yine karşılaşacağız. Bir yol bulacağım.

— Ölüm: Handa görüşürüz. Oyuna devam ederiz.

— Antonius Block: İşte elim, oynatabiliyorum. Akan kanı hissediyorum. Güneş hâlâ tepede. Ve ben, Antonius Block. Ölümle oynuyorum!”

Burada Antonius’un amacı Tanrı’yı reddetmek değil, herhangi bir sorguya yer bırakmaksızın onu kabullenmektir. Kuşkularından arınmış bir inanca kavuşmak istemektedir. Bunca zaman din uğruna savaşmış bir şövalye olarak, imanının tarihsel süreç içerisinde kendisine aktarılanlara değil Tanrı’nın kendisine olmasını istediği içindir bunca sorgu. Bergman burada Antonius’u araçsallaştırarak aslında kendi içindeki hesaplaşmayı görselleştirir.

Antonius’un yaşamın ne demek olduğunu gerçekten anladığı ilk andır belki de bu an. Ölümün onu kandırması ve hamlelerini öğrenmesi, Antonius’un ölümü kabullenmesine ve dolayısıyla yaşadığını da kabullenmesine vesile olur. Gün ışığını, damarlarında akan kanı ve aldığı nefesin gerçekliğini ilk kez o an tam anlamıyla idrak eder.

  

Şövalye’nin ölümle satranç oyunu sürerken Şövalye ve Silahtar gezici bir tiyatronun gösterisine denk gelirler. Gezici tiyatro kendi halinde, kara vebanın yıkıcı atmosferinden azade, sevimli bir aileden (Jof, Mia ve bebek Mikael) oluşmaktadır. Bergman, bu aile ile hem yaşamı hem sanatı hem de sanatın her durumda insanlığı yaşamaya teşvik eden tılsımını sembolize eder. Tiyatronun gösterisi esnasında Hz. İsa figürünün gerili olduğu koca bir haçla halkın arasından geçen kalabalık bir grup vebanın, ölümün, din adamlarının dikteleriyle kurulmuş bir esaretin soğukluğunu salar etrafa bir anda. İşte bu an da Bergman’ın çocukluğuyla yaşadığı öfkeli hesaplaşmalardan biridir aslında.

Gezici tiyatro ölüm karşısında yaşamın kararlı duruşunu simgelemektedir. Aslında ölümle insan arasındaki mesafe ne kadar derinse yaşamın o denli baskın geleceğini vurgular Bergman. Çünkü bu sevimli ailenin tek derdi onlara bahşedilen günleri, tüm o karanlık koşullara rağmen en güzel şekilde geçirmektir. Sanat da bize bunu yapar aslında: sınırlı zamanımızı, o sınırlı zaman içindeki tüm karanlıklara, tüm acılara rağmen anlamlı hale getirir.

Antonius ve Jöhn Gezici Tiyatroyla birlikte yolculuk etmeye başlarlar. Bu arada satranç oyunu da sürmektedir. Bir gün batımı vaktinde Antonius aileyle birlikte kırda oturur. Bu kez yaşadığını hissettirense ölümün soğuk yüzü değil hayatın sadeliğidir. Mia’nın getirdiği yaban çileklerini yerken küçük Mikael’i seyreder ve dudaklarından şu cümleler dökülür: “bu anı asla unutmayacağım…”

Hala seyretmeyenler olabileceği ihtimaliyle filme dair değerlendirmeyi burada bitiriyorum. Film, bugünün dünyasını daha farklı bir gözle görebilmek adına çok farklı bir okuma deneyimi sunuyor. 7. Mühür, hayatta belirsizliklerle karşı karşıya kalan hemen insanın verdiği ortak bir mücadelenin öyküsü aslında. İnsan arafta olmayı kabullenemez, yönü daima net olanadır.

Tüm dünyayı tehdit eden bir virüsle karşı karşıyayız. Binlerce insanın ölümünü seyrediyoruz. Devletlerin nasıl çaresiz kaldığına, ne büyük ekonomik yıkımlar yaşandığına şahit oluyoruz. Bugün yaşadığımız da bir 7. Mühür vakası aslında. Bu kez ölüm kara pelerini içinde kanlı canlı karşımızda değil de soluduğumuz havada, okullarda, oturduğumuz kafelerde, gittiğimiz AVM’lerde, parklarda hatta hastanelerde, kısacası insanın olduğu her yerde bir köşeye çekilmiş bizi seyrediyor. Bizlerde tuhaf bir panik halinde, çoğunluğu sosyal medya üzerinden edindiğimiz derme çatma bilgilerle ölümden saklanmaya çalışıyoruz. Aslında Bergman’ın seneler önceki kurgusunu yaşıyoruz: “Ölümle satranç oynuyoruz!”

“Sonunda hiçlik olan bir yaşamın kendi başına bir anlamı yoktur.”

Ölümsüzlükle ilgili herhangi bir emare bulunmadığına göre hepimizin hayatı bir sonla bağlı. Bu bilinç çoğu zaman sessizce içimizin bir yerinde durur. Hatırlamayız, belki yüzleşmek istemeyiz çünkü yaman bir bilinçtir bu. İnsanı bir anlam arayışına sevk eder ya da kimilerinin tercih ettiği gibi intihara sürükler. Her şeyin bir gün hiç olacağı düşüncesiyle başa çıkmak kolay değildir. Yaşamın içini boşaltabilecek kadar güçlü bir şüphedir bu. Başa çıkamayanlar ya da başa çıkmayı “anlamlı” bulmayanlar hayattan vazgeçerler. Oysa bizler buradayız. Burada olmamızın bir anlamı olmalı…

AntoniusBlock, ölümü kanlı canlı karşısında görünce bir arayışa çıkmıştı. Ölümü bu denli yakınında hissetmek, kendisine bahşedilen “sonlu” yaşamın değerini idrak etmesine vesile olmuştu. Boşuna yaşamış olmamak uğruna ölümle satranç oyununa girişerek biraz zaman kazanmaya ve yaşamına anlam katmaya çabalamıştı. Filmin devamını seyredenler ya da seyredecekler Antonius’un anlam arayışının akıbetini öğrenmişler/öğreneceklerdir. Ancak bizim akıbetimiz ne olacak? Bizler sonu ölümle bağlı hayatımızı anlamlı kılacak ne yaptık/neler yapacağız?

Hepimizin varoluşsal sancıları vardır. Zaman zaman kendi sesimizi duyabildiğimiz o ender anlarda, içimize dönüp yaptığımız hesaplarla bu sancı hissettirir kendini. Şimdi bütün dünyayı paniğe sürükleyen bir virüsün ülkemize de sıçradığı bugünlerde bu sancı belki daha yoğun şekilde hissettirecek kendini. Çünkü ölüm çok yakın, çok gerçek ve önlenemez…

Anlam arayışımız ne durumda? Hiç çıktık mı bu yola? Yoksa gündelik telaşların arasında bir şekilde “hayatta kalabilmek” uğruna ölümlülük kaderimizi kabullenip basitleştirdik mi hayatımızı? İz bırakacak ne/neler yaptık? İz bırakmak deyince yanlış anlaşılmasın: cami yapmak, okul dikmek ya da çeşme yaptırmak gibi materyalist bir vizyonla sorgulamıyorum. Bir hayata dokunabildik mi? Bir saksıda çiçek yetiştirip onun tomurcuklarındaki mucizeleri gözlemleyebildik mi? Sokaktaki sakat sahipsiz bir hayvanın meleği olabildik mi? Kırılmış bir vazoyu yapıştırıp içindeki lilyumların güzelliğini seyredebildik mi? Bir öykü yazdık mı örneğin birilerinin cümlelere dökemediği acılarına tercüman olacak ya da birilerinin aşkına ses olacak bir şiir yazabildik mi? Hayata dair resmetmeye değer neyimiz var?

Hala hiç geç kalmış değiliz. Ölüm hep oradaydı… Korona’dan da kara vebadan da önce vardı. Hayat denen şey sunulduğu anda ödülü olarak geldi ölüm. İkisi birarada anlamlıydı çünkü. Biri öbürüne borçluydu varlığını. Bu yüzden panik içinde ölümü beklemektense, anlamlı hale getirelim bu sınırlı hayatı. Marketlere, eczanelere koşup stokçuluk yapmak yerine okuyamadığımız kitapları okumaya, seyretmediğimiz filmleri seyretmeye çalışalım. Kalplerimizi sevgisiz bırakmayalım, hala tatmış olanlarımız varsa gitsin aşık olsun. Aşk her şeyi atlatabilme gücü verir insana! Her şeyi mümkün kılar “bulaştığı” insanda! Kendimizle barışalım, kusurlarımızla, acizliklerimizle yüzleşip eksiklerimizi tamamlamaya çalışalım.Kırdıklarımızla, kırıldıklarımızla barışalım. Stokladığımız makarnalar, son nefesimizde kırdığımız kalpleri hatırlamanın onulmaz acısını hafifletmeyecektir sanırım.

Sanat dolu günler…

Hümay Göbel

GERCEKEDEBİYAT

Sosyal Medyada Paylaş

author

Hümay Göbel

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..