Olmaz İlaç Sine-i Sad Pareme Çare Bulunmaz Bilirim Yareme

news-details
Deneme

Teşrinievvel, 2020

 Eyyam-ı Bahur da pek şedid cereyan etdi bu sene. Şu bizim mail-i inhidamdan bir nebze faik konağın cümle cemil begonyaları kuruyuvereceklerdi de bereket versin ki pandemiden mütevellit eve habsolduk; sabah akşam varsa yoksa begonyaları sula, arrogant kedi Fitnat’a mama beğendir, Müyesser Hatun’un hamur açar iken çığırdığı tagannileri dinle, akşam olunca da geç ajansın başına, cebheden gelen havadisleri dinler misali mefta adedlerini öğren!

Of ki ne of!

Eksik olmasın Müyesser Hatun bu sene vakansa gidemediğimden maada bendenizi şenlendirmek makdasila her haftasonu mantı açior; hamur yoğururken de alaturkanın dalağını yarior.

Olmaz ilaç sine-i sad pareme
Olmaz ilaç sine-i sad pareme
Çare bulunmaz bilirim yareme
Çare bulunmaz bilirim yareme

Bendeniz bağbancı olmuş begonya sulariken bidayetdeki hamamda şarkı çığıran, anadan üryan muganniye sadâlarına dair huylalar kurub mest olukene ansızın kendime gelior, işitdiğim sadâda muganniyenin ata yadigârı Çerkez hizmetkâr Müyesser Hatun olduğunu hatırlayub iki şakağıma tokadı aşk idüb kendime gelior ve asabi bir şekilde sesleniorum:

“Müyesser Hatun; Müyesser Hatun! Eyi gözel taganni eylersin de bu alaturkanın kime aid olduğunu bilir misin?”

İçeriden tereddüde mahal bırakmayacak şekilde seslenior Müyesser Hatun;

“İlahi Münekid-i Âzam Efendi! Bunu kim bilmez?! Teve’lerde bilem her akşam söylenipduru!”

“Tövbe estağfurullah!” dedim şaşarak; “Bu devirde alaturka bu denli revaçta mıdır Hatun kişi?!”

“Ne alaturkası Efendi?! Çarkıfelekde bile bu şarkı! Her bir yerde!”

“E peki muganni kim?! Müellif kim?!”

“E Tarkan tabii ki Efendi! Hiç mi tivi takib etmiorsunuz?! O kütüble dolu odanıza boşuna mı yerleştirdik o güzelim emektar Schaub Lorenz tilivizyonu?!”

“Hasbinallah; Tarkan öyle mi?! Altar’ın oğlu?! Attila’nın elçisi!” dedüm ağzımın içinde terennümle. Nasıl olmuşsa sesimi duymuş Müyesser Hatun:

“Altar’ın oğlu değil Efendi bu Tarkan, bu Tarkan bizim Tarkan. Tiviler’den milyon dolar tediye almadan katiyen sahneye çıkmaz. Siz de oturun kırk sene dirsek çürütün kitap yazacağım, edebiyat yapacağım diye. Bakın bu sene loğusa şekeri bile alamadık Ramazanda şerbet yapmak içün.”

Şeytan dedi ki git şimdi o hamur yoğuran hatun kişiyi kızılcık sopasıyla döv! Milyon dolarları telaffuz edişe bak! Müellif deyu bana söylediği zata bak! Âsarım hakkında etdiği şu kem lakırdılara bak! Fekad kendime mukayyed oldum. Neticede devran döndü; eyyam değişdi. Avamın fikriyatı bu! Zamane nereden bilsin Hacı Arif Beyi, Namık Kemal Efendi’yi, segâh’ı, curcuna’yı, Kâni Efendi’yi?! Nereden bilsin edebiyatın, musıkinin ehemmiyetini?!

Maneviyatım külliyen bozuldu! Ben mefta olsam bunlar benim begonyalarımı da keser, koparır merdi kıptilere verir, Fitnat’ı enjektörle uyutur, kırkım dolmadan bu konağı etrafımda akbaba gibi uçuşan müteahhitlere verir, on kat alır, yarısını satar, Recaizade Mahmut Ekrem  Efendi’nin ruhu şad olsun; Alaman arabası sevdasına yatırır! Düşündükçe asabım bozulior idü. Bari gidüb içeri Rubai dosyamı tetkik edeyim, Guççüg Neşriyyadcı rubailerimle alakadar oldu, bakarsın asrın mucizesi hakikat olur, rubailerim neşrolur deyu düşündüm.

Cenab-ı Hak sizi inandırsın; ben bunları düşünüb de hortumun musluğunu kapatır kapatmaz acı acı tilifon çaldı. “Hah,” dedim; “Var gene bir musibet başımızda; devri kapanmış ihtiyar bir edibi kim arasın bu zamanda?!”

Lakin yanılmışım! Tilifonda Guççüg Neşriyyadcı:

“Efendim bir maruzatım vardı…” dior.

“Tamam hanım kızım tamam. Ulak ile eve postalayın rubai dosyasını. Vaktınızı ziyan-zebun etdiğim içün af dilerim…” dedim peşin peşin.

Lakin tilifondaki ses bir nebze helecanlı, bir nebze ihtilaçlı, konuşmak ihtirası dolu bir halde idü:

“Fekad efendim biz pek beğendik rubailerinizi. Meftun olduk desek yeridir. Dest-i neşriyadınıza talibiz; siz de münasip görürseniz bittabii?!”

Mon dieu! Es-tu sérieux?! dedüm, ciddi misin manasında gayri ihtiyarı; tıpkı Stefanos Yerasimos Hoca Efendü bendenizi Paris Huit-Vincennes’e urbanizm masterı içün kabul etdiğinde olduğu gibin. Bahtiyar olacağidüm lakin bir yandan da kendime izin vermiordum; bilahare sukut-u hayale uğramamak içün.

“Elbette ciddiyim efendim. Rubaileriniz bu devirde nadir bulunur bir hassasiyeti ve hakiki edebiyat telakkilerini ihtiva edior. Bunları neşretmekten iftihar ederiz. Siz de münasip görürseniz!” dedi Guçcüg Neşriyyadcı kendinden emin bir şekilde.

“Fekad Naşire Hatun eminsiniz değil mi?! Bir yanlışlık filan yok! Beni başkası ila karıştırmiorsunuz değil mi?!”

“Haşa Efendim! Sizi karıştırmak ne mümkün?! Sizin gibi müstesna bir edibi?!”

“Peki o zaman Naşire Hatun; hakikaten beni bahtiyar etdiniz! O vakıt mukaveleyi gönderin derekab tasdik edeyim.”

“Ben de onun içün rahatsız etmiştim Efendim. Mukavele hazır. Size % 15 telif tahakkuk ettireceğiz. Eserin hakları beş yıl bizde olacak. Memnun kalmazsanız beş yıl sonra hiçbir ihtar çekmenize hacet kalmaksızın haklar size geri dönecek.

Vallahi rüyada gibiyim Naşire Hatun. Siz bir harikasınız. Hemen gönderin mukaveleyi imzalayayım.

“Lakin tek bir mevzu kaldı efendim?!”

“Nedir o kızım?!”

“Efendim biz kaç tane basacağımıza karar veremedik. Malûmaliniz bu devirde kitap pek satılmıyor; biz sadece yüksek edebiyata verdiğimiz ehemmiyet içün neşredeceğiz bu kıymetli eseri...”

“Tamam kızım. Hiç problem değil. İster bin basın, ister iki bin. Tabii gönül arzu eder ki ilk baskı beş bin olsun lakin tasalanmayınız. Baskı mıktarı hususunda benden yana bir probleminiz olmaz.”

“Fekad efendim..”

“Hakikaten de bu eserin değerini teslim etdiğinize göre…”

“Efendim bir lahza müsaade eder misiniz…”

“Eminim ki en doğru adreste benim rubailerim.”

“Efendim bir; sadece bir dakika dinler misiniz?”

“Buyurun kızım; sizi dinliorum!”

“Efendim biz 17 tane mi baslım 19 tane mi diye soracaktık size?!”

“Ohhh, nooo; on yedi bin çok fazla. Bu işten zarar ziyan etmenizi hakikaten istemem Naşire Hatun! Hani on bin deseniz neyse diyeceğim de…”

“Fakat efendim biz sadece 17 diyoruz ya da 19… Sayı ile on yedi…”

“17 mi?!”

“Evet efendim!”

“O nasıl keyfiyet öyle?!”

“Efendim biliyorsunuz az satan eserler artık dijital basılıyor. Bittikçe yine basıyoruz.  Şimdi sizin rubai kitabından 6 adet derlemeye versek, bir tane arşivimizde kalsa, beş tane de siz istersiniz. Etti on iki. Beş tane de satış için yazıhanede tutsak; tam on yedi tane eder. Talihliysek beş tane kitabı beş senede ancak satarız zaten. İki tane de yedek olsun diye bassak mı onu soracaktım…”

Bir anda çöktüm! Hayallerim, hulyalarım gümbür gümbür aşağı geldi.

“Fekad hanım kızım hiç münekkidlere, ceridelere, mevkutelere göndermeyecek miyiz?!”

“Göndermeyeceğiz efendim.”

“Peki neden?”

“Çünki okumazlar, okusalar da anlamazlar; anlasalar da yazmazlar!”

“O neden?! Münekkid değil mi bunlar, ceridelerde muharrir değiller mi, mevkute neşretmiorlar mı?! Neden işlerini yapmazlar?!”

“İşlerini yaparlar da; sadece işin içinde iş olursa efendim!”

“O nasıl söz öyle?! Rüşvet mi alırlar yoksa?!”

“Tam öyle denemese de…”

“Daha sarih izah eder misin hanım kızım?!”

“Efendim kitap çıktığında münekkidin yazı yazması içün cerideye evvela ilan vermeniz iktiza ediyor. Siz tam sahife ilan verip yazıyı yanında kendiniz yazıp yollasanız da olur. O vakit yazı da tenkid de problemsiz neşredilir.  Tabii dolarla olan bu ilan tarifesini deruhte etmek içün dipsiz bir kuyudan para çekiyor olmak lazım. Bu da bir tek bankalarda var. Bir de tefecilerle müteahhitlerde…”

“Fesupanallah! E şimdi edebiyat, bankalara, tefecilere bir de müteahhitlere mi teslim edildi Naşire Hatun!”

“Öyle de düşünebilirsiniz. Zaten mevkutelerde onların ilanları ile ısmarlama, dolma methiyelerinde başka bir şey yok artık. Lakin biz bunun bir fetret devri olduğunu ve gelip geçeceğini düşünüyoruz. Hakiki edebiyatın bugün toplumda da matbuatta da bir yeri yok. Biz sadece gerçekten değerli eserlerin kaybolmaması için bu işi devam ettirmeye ve sadece doğru kişilere kitabı eriştirmeye çalışıyoruz.”

“Benim rubailerim içün doğru kişi sayısı beş ya da yedi mi yani hanım kızım?!”

“Dedim ya; eğer talihliysek!”

“Desenize tenkid de; münekkidlik de; edeb de; edebiyat da hitama erdi işbu fetret devrinde!”

“Biz öyle düşünmüyoruz efendim!”

“Ya nasıl düşünüorsunuz?!”

“Siz; yani Münekkid-i Âzam Marquis d’Istambulin gibi birkaç kişi daha kalmıştır kıyıda köşede diye düşünüyoruz. Onlar ortaya çıkabilsin diye bu akıl harici işi devam ettirmeye çabalioruz.”

“Bir nevi edebi misyonerlik hadisesi!”

“Bir nevi…”

Hislendim bir anda. Nutkum tutuldu. Gözlerime yaşlar doldu. Neyse ki tilifondaydık da kimse bir şey görmior idü. Bir iki katre de damlatdım bendeki rubai dosyamın üzerine. Sonra:

“Kızım o mukaveleyi değiştirin lutfen.” dedim.

“Hayırdır efendim vaz mı geçiyorsunuz rubailerinizi neşreylemekten?!”

“Hayır kızım! Yeni bir mukavele hazırlayın. Telif ücretini sıfır olarak yazın, mukavele müddetini ise namütenahi diye yazın…”

Tilifonu kapadım. Müyesser Hatun hâlâ aynı şarkıyı taganni eylior idü:

Baksa tabiban-ı cihan çareme
Çare bulunmaz bilirim yareme

 

Bahçaya çıkdım. Hortumun musluğunu sonuna kadar açdım. Begonyalarımla beraber kendimi de suluor idüm artık. Kirpiklerimin arasından ılık sular süzülüor idü. Onların aralarına karışsın da görükmesün deyu hortumun sularını dört bir yana savuruor idüm. Gözyaşlarım bedbahtlıkdan mı yoksa bahtiyarlıktan mı neşet ediordu; bunu bilemior idüm.

Bir yandan da terennümle tanaggiye iştirak edior idüm:

Kastediyor tir-i müjen canıma
Gözleri en son girecek kanıma…

(*)Beste: Hacı Arif Bey Güfte: Nâmık Kemâl Makam: Segah Usûl: Curcuna Seslendiren: Kâni Karaca

Sosyal Medyada Paylaş

author

Marquis d’Istambulin

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..