-Sözcüklerle buluşmayı da noktalıyorum. Bu seni son arayışım!

-Niçin, niçin ama!!

-Gidiyorum!

-Hiç benimle olmadın ki zaten!

-Sesimle de veda ediyorum, bir sözcüklerim kalacak sende!

-Gitme! Ortak sözcüklerimiz öksüz kalacak!

-Birlikteliğimizin imgesi sözcüklerimiz maviliğe, özgürlüğe sevdalı kuşlardır, biliyorum, ama hepsi de amacına ulaşmadan avlanacak belki de!

-Sen ne diyorsun?!

-Dil kuşlarımızı avlayacak Büyük Avcı Zaman’dan söz ediyorum!

-Bu olanaksız ama!

-Büyük Avcı Zaman, avlanmaya başladı bile! Dil kuşlarımızın öldürülmesine dayanamıyorum, bir şeyler yapmamak da bana göre değil oysa. Bu yüzden elimden gelen tek şey gitmek, yani kaçmak işte bize olacak olana dayanamayacağımdan…

-Nereye gideceksin peki?!

-Hüznün Ada Şatosu’na.

-Hüznün Ada Şatosu da neresi?! Nasıl bir sığınak, nasıl bir yer?!

-Hem her yerde, hem de hiçbir yerde…

-Böyle bir yere gidilir mi hiç, gidilirse nasıl?!

-Gidilir. Artık sözcüklerini de gönderemezsin bana, sesinle de ulaşamazsın.

-Ya yanılıyorsan, ya yoksa öyle bir yer!

-Niçin yanılıyormuşum ki, söyler misin?!

-Sözcükleri ve sesi ışıktan olan sensin, unuttun mu?!

Sen “Işık”sın! Ben de sana sevdalı “Kelebek”tim…

-Anımsadım, ama “Kelebek”, “Işık”a yaklaşınca…!

-Ölüm nedir ki ey sevgili “Işık” ölüm nedir ki!!!

-………!!!


Sesini duymadım, dil kuşlarını görmedim bir daha. Karanlıkta kaldım, kafese kapatılan doğaları özür olan kuşlar gibi. Ne yapacağımı bilemedim. Hayata da küsmedim ama. Hayata küsmek bana göre değil çünkü.

Onu bulmalıydım. Onun sesine ve dil kuşlarına kavuşmalıydım yeniden. Onun sesi ve dil kuşları beni hayata bağlayan pamuk ipliğini sağlamlaştırıyordu. Sesimi ve sözcüklerimi yitirmiştim onsuz. Sesime ve sözcüklerime kavuşmak, sesimi duymak istiyordum. Ama işe nereden başlayacağımı bilmiyordum.

Ey yaşlı Bilge, sözcüklerin ve seslerin piri, lütfen bana yardık et! Engin bilginin kapılarını aç! Belleğinin sayfalarından yolumu bulayım. Bilgi suyunla yıkanıp arınayım. Acılarda yüzmeyi, cesaretimi ve sabrımı yitirdim. İnan! Gözlerini aç artık. Yüzüme bak n’olur! Dudaklarından önüme dökülecek bilgi meyvelerine gereksinmem var, biliyorsun. “Gözlerimi açacak, içimdeki yolları aydınlatıp gösterecek anahtar sende.”

Böyle deme acılı şaşkın seferi yalvarıyorum.

Sevgili Bilge, söylediklerini anlamıyorum… Bilmece çözecek zamanım yok, aslını ararsan darmadağınık olmuşum, itiraf ediyorum: Sanki hiçbir şey bilmiyorum. Görünmez bir silgi belleğimdeki her şeyi silmiş adeta. Onu bir an önce bulmalıyım. Hüznün Ada Şatosu’nu anlat! Oranın yolunu göster! Nasıl gidebileceğimi söyle!

Sen, nasıl bir anahtardan söz ediyorsun?!

“Seni anlıyorum ama bilmece sormuyorum, zaman yoksulu olduğunu biliyorum. Sözünü ettiğim anahtar, bir gündüz düşü, belki de…”

Anlamıyorum! Ne! Ne yani anahtar bir gündüz düşümü?! Yoksa bana mı öyle geldi?! Onun sesini ve dil kuşlarını yitirdiğim andan sonra hep aynı düşü gördüm?! Sen konuşunca aklıma geldi bu.

“Bu düş işine yarar mı bilemiyorum. Sonra bir gündüz düşü mü doğrusu pek emin değilim. Olanları yaşayan sensin en doğru yanıt da sende aslında. Bilemiyorum, eğer gözleri gözlerini açacak ve içindeki yolları aydınlatıp önüne serecek anahtar olursa diyeceğin düşün ve bu sözlerim ne mutlu bana!”


Her yöne uzanan çarşaf gibi ve altın sarısı bir çölün ortasındayım. Ayaklarımın altından geçen, her yöne ufka dek uzanan binlerce yol önümde. Bu yollardan çölü o kadar hızlı geçiyorum ki sorma, ama bütün yollar masmavi bir denize çıkıyor. Hangi yola girdiysem sonunda denize ulaştım. Denizin kıyısında durdum. Öylece baktım. Yoruldum. Oturdum kıyıya. Tepemde sarı sıcak, önümde aşılmaz deniz, çıldırtacak denli bir sessizlik. Belki de çok garip karşılayacaksın ama koşan yabani atlar sürüsünün çıkardığı sesleri duydum bir ara. Şaşırdım ve korktum. Sesleri duyduğum yöne çevirdim başımı. İrkildim. Atları gördüm. Halüsinasyon dedim kendi kendime, ama öyle olmadığını kısa zamanda anladım. Uçarcasına kumlarda koşan atlardan gözlerimi alamadım. Hepsi de siyahtı. Ama liderleri beyazdı. Siyah atların arasından bir ok gibi fırlamış ve öne geçmişti. Ne olur ne olmaz diye ayağa kalktım. Üstüme gelirlerse denize atlamayı aklıma getirmiştim. Başka yapabileceğim bir şey yoktu çünkü. Tam karşımda durdu o beyaz at. Ötekiler de durdu. Âdeta bir deprem etkisi yaratan atlar yokmuş gibi sessiz ve hareketsiz bekledi karşımdaki beyaz at. Bana sokuldu. Başını yana çevirip öteki atlara kişnedi. Buna bir anlam veremedim. Bekledim. Siyah atlar döndüler ve gözden kayboldular bir anda. O ata hayran oldum. Yerinde durmuyordu. Benimle baş başa kaldığı, yoksa onlara hükmettiğini bana gösterdiği için mi bilemedim. Çevremde dönüyordu. Gözlerini benden ayırmıyordu. Biraz olsun rahatladım ama merak etmeden de duramadım davranışını… Beni yalnızlıktan kurtaran bu sevimli ata cebimden bir şeker çıkarıp uzattım. Dudaklarıyla avucumdaki şekere uzandı, ama dişleriyle bileğimden tuttuğu gibi beni denize sürükledi. Bileğim acımıyordu. Beyaz ata karşı koyamıyordum. Zaten ona karşı koymak da nedense içimden gelmiyordu. Ayağım suya değdiği anda her taraf kapkaranlık oldu.


Düşüm bu işte!

Ayağım suya değdiği anda deniz, dipsiz bir kuyuya dönüştü ve beni içine çekti. Soluksuz kaldım. Kendimi kaybettim adeta. O anda aklıma, onun; “Kelebek” ışığa kavuşunca… Sözü geldi. Kendimi beyaz attan kurtarmak istedim. Korkuyordum çünkü. Düşüm bitsin istedim. Şöyle bir çektim kendimi ondan… Yatağımda olduğumu gördüm.

Şükür dedim, şükür ben de sanmıştım ki…

Bu yetmiyor mu sana ey bilgelerin bilgesi?

“Düşün bu kadarı bana yeter sevdalı yürek. İnanç mağlup edilemez. Acıları ve yalnızlıkları değiştirir inançlar. Değişim özgündür. Kaçınılmazdır. Gereklidir. Karşı konulamayacak tek gerçekliktir. Güçlenmek için “Işık”ı anımsa. Atmosferinde o var senin. Sevdaya ve güzelliklere akan bir ırmak ol! Kanıksadığın o can sıkıntısına kapılma asla! Acılı yürek saksısız çiçek gibidir, unutma! Hüznün Ada Şatosu’na gitmek zordur. Dönmekse daha zor. “Işık”ı oradan çıkarmaksa, başka bir Prometheus olmaktır. Beyaz atın seni içine sürüklediği denizin dipsiz kuyuya, karanlığın acımasız bataklığına dönüşmesi bir başlangıç yalnızca. “Işık” için yoldan dönmemek ona değmez mi peki?! Hüznün sorgulayıcıları, haramileri ve eziyetçileri yoluna bağdaş kurup oturmuş olabilir. Hüznün kor gibi elleri, gözlerini dağlamayı bekleyebilir.

Cesaretin ve sabrın var mı?

Öyleyse ne bekliyorsun!

Yaşadığımız zamanla sınırlı değiliz biz. Geçmişi ve geleceği bir arada yaşayabiliyoruz. Bugünü geçmişte yaşamak, geçmişi bugünde yaşamaktır bir bakıma. Gündüz düşün gözlerimi açtı ey acılı ve sevdalı yürek. İçimdeki yolları önüne serdim işte, görebiliyor musun?!”

Böyle dedin ya sevgili Bilge, müthiş bir güç ve istek aşıladın bana! Kendim oldum.

Korkumu yendim. Düşümdeki denizin kıyısına ulaşmalıyım, düşümle buluşmalıyım, yolumun oradan geçtiğini anladım sonunda!

Ve sonunda başarıyorum, düşüme dönmeyi, düşümü bıraktığım yerden yeniden yaşamayı.

Düşümdeki denizin kıyısındayım.

Denizle aramda beyaz at var. Beyaz at beni görüyor ve…


Beyaz ata sokuldum iyice. Beni istiyordu. Cebimden şeker çıkardım, ona uzattım. Şekere uzandı, dişleriyle bileğimden kavradı ve beni denize sürükledi. Ayağım denize değdiği anda gökyüzü kapkaranlık oldu. Sabrettim ve yaşadım. Yanıldığımı anladım. Bir kuyuya düşmediğimi fark ettim. At beni sırtına attı. Yelesinden tutundum. Denizin üstünde ilerlediğini görmedim ama koşarken çıkardığı seslerden anladım denizin üstünde dörtnala gittiğini. Tam karşımda bir yanan, bir sönen ışığı gördüm. Işık hareket ediyordu. Beyaz at ona göre yönünü değiştiriyordu. Hızlı hızlı koşuyordu. Evet, denizin üstünde... Eğer yüzseydi ıslanırdım. Hiç ıslanmadım. Ne kadar koşarsa koşsun ışığa yetişmiyordu. Beyaz atın yorulduğunu yavaşlamasından bildim. Çıkardığı o korkunç sesten… Üşümeye, titremeye başladım. Işık durmadan yer değiştiriyordu. Bu bir kısır döngüydü. Kötü bir oyundu…

Ve o an anımsadım gerçeği.

Hüznün Ada Şatosu Akdamar Adası’ndan başka bir yer değildi.

Evet ışık da buranın güzeliydi. Yani, o Tamara’ydı…


Sevgili Bilge, önüme açtığın yoldan memnun olmadım. Hüznün Ada Şatosu diye Akdamar Adası’nı gösterdin bana. Ve onu Tamara, beni de Tamara’nın yerine yanlış işaret verenlerin kurbanı genç yaptın. Bana, sesini ve dil kuşlarını aradığım güzele haksızlık değil mi bu? Gösterdiğin yoldan amacıma ulaşamayacağım! Soğuk ve karanlık engel oluyor. Bir yandan deniz beni çağırıyor, öte yandan karanlık bir kara örtü gibi beni sarıp sarmalıyor ve soluksuz, ışıksız bırakıyor. Zorluklar ve engeller kartallar kadar güçlü, ben kanatları ıslanmış minik bir serçeyim ve güçsüzüm. Söylediğin her şey ve düşümün devamı aklımı karıştırdı, beni içinden çıkılmaz bir labirente hapsetti…

“Sevdalı yürek, haksızlık yapıyorsun. Önüne serdiğim yollardan hangisine gitmen gerektiğini söylemedim ki. Yol senin tercihindi. Yolunu kendin seçtin. Bu yolu seçmenin nedeni içinde senin kendini “Kelebek”e, onu da “Işık”a benzetmen geçmişte yaşanan bir olayı yeniden yaşamana yol açtı.”

Aklım karıştı artık. Geçmiş yaşamımızda o kimdi, ben kimdim?! Bunu öğrenmek istiyorum.

“Şimdiki kendini anladığında geçmişteki kendini de anlamış olacaksın. Sesini ve dil kuşlarını önemsediğin kişiyi anladığında da geçmiş yaşamındaki o kişiyi anlamış olacaksın.”

Seni şimdi daha iyi anladım ey Bilge!

“İnanç mağlup edilemez. Acıları ve yalnızlıkları değiştirir inançlar.”

Yani geçmişte ben…


Cebimden bir şeker daha çıkarıp ata uzattım. At dişleriyle bileğimden tutup beni denize sürükledi. Sanki babam elimden tutmuş da gezdiriyormuş gibi, mutluydum. Ayaklarım suya değince büyü gerçekleşti ve gökyüzü karardı. Göz gözü görmez oldu. Su soğudu, hava soğudu. Ama atı görebiliyordum. Önümü, arkamı, sağımı, solumu görebiliyordum. At, anında dönüştü bir sala. Kendimle göz göze geldim. Karanlık aynaydı bana. Ben, Odysseus’tum! Bu düş olamazdı!... Düşten de öteydi. Geçmişi bugün yaşıyordum. Hüznün, karanlık ve soğuk gönüllülerine, bataklık sandığım denize aldırmıyordum. Gücümü sevdadan, inancımdan ve “Işık”tan alıyordum. Kendime sonsuz güveniyordum.

Haykırıyordum: “Beni bekle hüzün! Beni bekle Hüznün Ada Şatosu! Beni durduramayacaksınız karanlık, soğuk ve deniz! Beni bekleyin aşılmaz, geçilmez ve yıkılmaz engeller(!) Beni bekle ey sonu gelmeyen yolculuk!

İşte karşınızdayım!


Odysseus’um. Hüznün Ada Şatosu’nu koruyan, hüzne hizmet eden karanlık, soğuk ve bataklık deniz anımsadın mı?! İçine bir damla tatlı su almıyorsun. Tatlı sulara set çekiyorsun. Bütün hünerlerini Hüznün Ada Şatosu’nu hüznün başına yıkmaya sevdalanan yüreklere karşı kötülük olarak sergiliyorsun. Kişiliğinde akıl, çare bulma yetisi ve sabır önemli yer tutan bir sevdalıyım! Bilge’yim ben! Erdemi ve insanî nitelikleri insanlarca örnek alınan biriyim. Sabrı peygamberlerce benimsenenim. Hiçbir yiğidin karşılaşmadığı güçlüklerle karşı karşıya kalan da benim. Hüznün Ada Şatosu’nu yıkmaya gelen nice sevdalının intikamını da alacağım. Hünerlerin, canavarların, tuzakların acı veremeyecek bana! Beni yenemeyeceksin.

Ithake adasında doğan, kendi tahtına çıkan, Helena’yı istediği hâlde, Penelopela ile evlenen, eşini, çocuğunu bırakıp Truva Savaşı’na katılan, savaş bittikten sonra da on yıl ülkesine kavuşamayan Odysseus’um!

Demek ki seninle savaşım bitmemiş daha!

Bu an’a dek yaşadıklarım düşmüş asıl.

O yaşadıklarım senin oyunlarındı belki. İçimdeki yoldaşları yitirmek zorunda kalsam da eşim Penelopela’ya, evime ve Ithake’ye kavuşacağım! Seni alt edeceğim! Sana yenilmeyeceğim! “Işık”tan güç alıyorum çünkü. “Işık Helena”dır. Onun sesine ve dil kuşlarına kavuşmak sesimi duymak istiyorum artık! Bir bir yutsan da yoldaşlarımı, teslim olmayacağım sana! Nar gibiyim bilesin! Benden aldığın her yoldaşımın gücüyle daha da güçleniyorum. Onlar yok oldukça büyüdüğümü görmüyor musun?!

Sevgili Bilge haklıymış. “inanç mağlup edilemez”miş. “Acıları ve yalnızlıkları değiştirir”miş gerçekten de. Evet, kendimi, amacımı ve aradığımı daha iyi tanıyorum, biliyorum. Onun sesine ve dil kuşlarına kavuşacağım yolu da öğrendim. Gündüz düşümün ötesindeyim…


Sonu olmayan yolculuk yok. Her yolculuğun başlangıcı gibi sonu da var. Salın üstündeki yolculuğum, karanlık, soğuk, bataklık denizin bütün engellerine, tuzaklarına, kuşatmalarına ve nar tanelerimi içimden almalarına karşın bitti. Ithake’nin kıyılarına yaklaştıkça içim içime sığmaz oldu. Sevincim büyüdü. Karanlık çekildi, büyü bozuldu. Aydınlık egemenlik kurdu. Kıyıdaki insanları gördüm. Sevinçleri, haykırışları duydum. Sal dönüştü yine ata. Bileğim ağzındaydı. Beni kıyıda bıraktı. Onu benden başkası göremedi, biliyorum. Görmeleri de gerekmiyordu aslında. Baktım, kalabalık yaklaştıkça bana, beyaz at kanatlıymış gibi göğe yükseldi ve güneşte kayboldu. Beni saran kalabalığın coşkusu yeri göğü inletiyordu. Kimi öpüyordu beni, kimi kucaklıyordu. Hem ağlıyor hem gülüyordu birçoğu. Eşim Penelopela ile göz göze geldim. Durdum. Kalabalık yokmuş gibi büyük bir sessizlik oldu. O ve ben… Karşı karşıya... İnanılmaz bir şeydi bu. Öylece bakıyordu. Gözleri en iri yağmur bulutlarından da çok doluydu. Kendisini tutuyordu. Çünkü gözyaşlarını bir bırakacak olsa, hepimizin içinde boğulacağını biliyordu sanki. Çocuğumuzu gördüm onun yanında, eteğinden tutmuş meraklı ve heyecanlı bakıyordu bana. Gözleri parlıyordu. Ne yapacağımı bilemedim. Eşim koştu birden. Öyle bir sarıldı ki bana, kalabalık yine aynı coşkuyu ve sevinci gösterdi ve böylece alkışlarla birbirimize sarılmamıza katıldılar. O anda “Işık Helena” içinden çıktı. Şaşırdım ve sevindim. Bir gözüm ondaydı. Onu yalnızca ben görebiliyordum. Aslında hep benimleymiş!... Buğulu gözleri, nemli dudakları hüzünlüydü. O sırada ona güçlü bir el uzandı ve onu çekip götürdü. Bir anda kaybettim onu, ama sesini ve dil kuşlarını duydum yine de. “Gidiyorum, ama seni de götürüyorum. Sana da kendimi bırakıyorum…” demişti.

Sesime kavuştum…


“Baba, telefon; sana!”

“Kim arayan peki?!”

“Bilmiyorum, seni sordu ve istedi ama ismini demedi!”

“………..!”

“Aloo! Kiminle görüşüyorum?! Ben!..”

“Yine benim, bir gündüz düşümü anlatmak istiyorum, dinler misin?!”

“Sözcüklerle buluşmayı noktalamıyorsun demek ki güzel! Seni dinliyorum, hadi dil kuşlarını gönder bana…

 

Tacim Çiçek Gercekedebiyat.com 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)