Odysseus ile Tamara / Tacim Çiçek
-Sözcüklerle
buluşmayı da noktalıyorum. Bu seni son arayışım!
-Niçin, niçin ama!!
-Gidiyorum!
-Hiç benimle olmadın ki zaten!
-Sesimle de veda ediyorum, bir sözcüklerim kalacak sende!
-Gitme! Ortak sözcüklerimiz öksüz kalacak!
-Birlikteliğimizin imgesi sözcüklerimiz maviliğe, özgürlüğe
sevdalı kuşlardır, biliyorum, ama hepsi de amacına ulaşmadan
avlanacak belki de!
-Sen ne diyorsun?!
-Dil kuşlarımızı avlayacak Büyük Avcı Zaman’dan söz
ediyorum!
-Bu olanaksız ama!
-Büyük Avcı Zaman, avlanmaya başladı bile! Dil kuşlarımızın
öldürülmesine dayanamıyorum, bir şeyler yapmamak da bana göre
değil oysa. Bu yüzden elimden gelen tek şey gitmek, yani kaçmak
işte bize olacak olana dayanamayacağımdan…
-Nereye gideceksin peki?!
-Hüznün Ada Şatosu’na.
-Hüznün Ada Şatosu da neresi?! Nasıl bir sığınak, nasıl
bir yer?!
-Hem her yerde, hem de hiçbir yerde…
-Böyle bir yere gidilir mi hiç, gidilirse nasıl?!
-Gidilir. Artık sözcüklerini de gönderemezsin bana, sesinle de
ulaşamazsın.
-Ya yanılıyorsan, ya yoksa öyle bir yer!
-Niçin yanılıyormuşum ki, söyler misin?!
-Sözcükleri ve sesi ışıktan olan sensin, unuttun mu?!
Sen “Işık”sın! Ben de sana sevdalı “Kelebek”tim…
-Anımsadım, ama “Kelebek”, “Işık”a yaklaşınca…!
-Ölüm nedir ki ey sevgili “Işık” ölüm nedir ki!!!
-………!!!
Sesini duymadım, dil kuşlarını görmedim bir daha. Karanlıkta
kaldım, kafese kapatılan doğaları özür olan kuşlar gibi. Ne
yapacağımı bilemedim. Hayata da küsmedim ama. Hayata küsmek bana
göre değil çünkü.
Onu bulmalıydım. Onun sesine ve dil kuşlarına kavuşmalıydım
yeniden. Onun sesi ve dil kuşları beni hayata bağlayan pamuk
ipliğini sağlamlaştırıyordu. Sesimi ve sözcüklerimi
yitirmiştim onsuz. Sesime ve sözcüklerime kavuşmak, sesimi duymak
istiyordum. Ama işe nereden başlayacağımı bilmiyordum.
Ey yaşlı Bilge, sözcüklerin ve seslerin piri, lütfen bana yardık
et! Engin bilginin kapılarını aç! Belleğinin sayfalarından
yolumu bulayım. Bilgi suyunla yıkanıp arınayım. Acılarda
yüzmeyi, cesaretimi ve sabrımı yitirdim. İnan! Gözlerini aç
artık. Yüzüme bak n’olur! Dudaklarından önüme dökülecek
bilgi meyvelerine gereksinmem var, biliyorsun. “Gözlerimi açacak,
içimdeki yolları aydınlatıp gösterecek anahtar sende.”
Böyle deme acılı şaşkın seferi yalvarıyorum.
Sevgili Bilge, söylediklerini anlamıyorum… Bilmece çözecek
zamanım yok, aslını ararsan darmadağınık olmuşum, itiraf
ediyorum: Sanki hiçbir şey bilmiyorum. Görünmez bir silgi
belleğimdeki her şeyi silmiş adeta. Onu bir an önce bulmalıyım.
Hüznün Ada Şatosu’nu anlat! Oranın yolunu göster! Nasıl
gidebileceğimi söyle!
Sen, nasıl bir anahtardan söz ediyorsun?!
“Seni anlıyorum ama bilmece sormuyorum, zaman yoksulu olduğunu
biliyorum. Sözünü ettiğim anahtar, bir gündüz düşü, belki
de…”
Anlamıyorum! Ne! Ne yani anahtar bir gündüz düşümü?! Yoksa
bana mı öyle geldi?! Onun sesini ve dil kuşlarını yitirdiğim
andan sonra hep aynı düşü gördüm?! Sen konuşunca aklıma
geldi bu.
“Bu düş işine yarar mı bilemiyorum. Sonra bir gündüz düşü
mü doğrusu pek emin değilim. Olanları yaşayan sensin en doğru
yanıt da sende aslında. Bilemiyorum, eğer gözleri gözlerini
açacak ve içindeki yolları aydınlatıp önüne serecek anahtar
olursa diyeceğin düşün ve bu sözlerim ne mutlu bana!”
Her yöne uzanan çarşaf gibi ve altın sarısı bir çölün
ortasındayım. Ayaklarımın altından geçen, her yöne ufka dek
uzanan binlerce yol önümde. Bu yollardan çölü o kadar hızlı
geçiyorum ki sorma, ama bütün yollar masmavi bir denize çıkıyor.
Hangi yola girdiysem sonunda denize ulaştım. Denizin kıyısında
durdum. Öylece baktım. Yoruldum. Oturdum kıyıya. Tepemde sarı
sıcak, önümde aşılmaz deniz, çıldırtacak denli bir sessizlik.
Belki de çok garip karşılayacaksın ama koşan yabani atlar
sürüsünün çıkardığı sesleri duydum bir ara. Şaşırdım ve
korktum. Sesleri duyduğum yöne çevirdim başımı. İrkildim.
Atları gördüm. Halüsinasyon dedim kendi kendime, ama öyle
olmadığını kısa zamanda anladım. Uçarcasına kumlarda koşan
atlardan gözlerimi alamadım. Hepsi de siyahtı. Ama liderleri
beyazdı. Siyah atların arasından bir ok gibi fırlamış ve öne
geçmişti. Ne olur ne olmaz diye ayağa kalktım. Üstüme
gelirlerse denize atlamayı aklıma getirmiştim. Başka
yapabileceğim bir şey yoktu çünkü. Tam karşımda durdu o beyaz
at. Ötekiler de durdu. Âdeta bir deprem etkisi yaratan atlar yokmuş
gibi sessiz ve hareketsiz bekledi karşımdaki beyaz at. Bana
sokuldu. Başını yana çevirip öteki atlara kişnedi. Buna bir
anlam veremedim. Bekledim. Siyah atlar döndüler ve gözden
kayboldular bir anda. O ata hayran oldum. Yerinde durmuyordu. Benimle
baş başa kaldığı, yoksa onlara hükmettiğini bana gösterdiği
için mi bilemedim. Çevremde dönüyordu. Gözlerini benden
ayırmıyordu. Biraz olsun rahatladım ama merak etmeden de duramadım
davranışını… Beni yalnızlıktan kurtaran bu sevimli ata
cebimden bir şeker çıkarıp uzattım. Dudaklarıyla avucumdaki
şekere uzandı, ama dişleriyle bileğimden tuttuğu gibi beni
denize sürükledi. Bileğim acımıyordu. Beyaz ata karşı
koyamıyordum. Zaten ona karşı koymak da nedense içimden
gelmiyordu. Ayağım suya değdiği anda her taraf kapkaranlık oldu.
Düşüm bu işte!
Ayağım suya değdiği anda deniz, dipsiz bir kuyuya dönüştü ve
beni içine çekti. Soluksuz kaldım. Kendimi kaybettim adeta. O anda
aklıma, onun; “Kelebek” ışığa kavuşunca… Sözü geldi.
Kendimi beyaz attan kurtarmak istedim. Korkuyordum çünkü. Düşüm
bitsin istedim. Şöyle bir çektim kendimi ondan… Yatağımda
olduğumu gördüm.
Şükür dedim, şükür ben de sanmıştım ki…
Bu yetmiyor mu sana ey bilgelerin bilgesi?
“Düşün bu kadarı bana yeter sevdalı yürek. İnanç mağlup
edilemez. Acıları ve yalnızlıkları değiştirir inançlar.
Değişim özgündür. Kaçınılmazdır. Gereklidir. Karşı
konulamayacak tek gerçekliktir. Güçlenmek için “Işık”ı
anımsa. Atmosferinde o var senin. Sevdaya ve güzelliklere akan bir
ırmak ol! Kanıksadığın o can sıkıntısına kapılma asla!
Acılı yürek saksısız çiçek gibidir, unutma! Hüznün Ada
Şatosu’na gitmek zordur. Dönmekse daha zor. “Işık”ı oradan
çıkarmaksa, başka bir Prometheus olmaktır. Beyaz atın seni içine
sürüklediği denizin dipsiz kuyuya, karanlığın acımasız
bataklığına dönüşmesi bir başlangıç yalnızca. “Işık”
için yoldan dönmemek ona değmez mi peki?! Hüznün
sorgulayıcıları, haramileri ve eziyetçileri yoluna bağdaş kurup
oturmuş olabilir. Hüznün kor gibi elleri, gözlerini dağlamayı
bekleyebilir.
Cesaretin ve sabrın var mı?
Öyleyse ne bekliyorsun!
Yaşadığımız zamanla sınırlı değiliz biz. Geçmişi ve
geleceği bir arada yaşayabiliyoruz. Bugünü geçmişte yaşamak,
geçmişi bugünde yaşamaktır bir bakıma. Gündüz düşün
gözlerimi açtı ey acılı ve sevdalı yürek. İçimdeki yolları
önüne serdim işte, görebiliyor musun?!”
Böyle dedin ya sevgili Bilge, müthiş bir güç ve istek aşıladın
bana! Kendim oldum.
Korkumu yendim. Düşümdeki denizin kıyısına ulaşmalıyım,
düşümle buluşmalıyım, yolumun oradan geçtiğini anladım
sonunda!
Ve sonunda başarıyorum, düşüme dönmeyi, düşümü bıraktığım
yerden yeniden yaşamayı.
Düşümdeki denizin kıyısındayım.
Denizle aramda beyaz at var. Beyaz at beni görüyor ve…
Beyaz ata sokuldum iyice. Beni istiyordu. Cebimden şeker
çıkardım, ona uzattım. Şekere uzandı, dişleriyle bileğimden
kavradı ve beni denize sürükledi. Ayağım denize değdiği anda
gökyüzü kapkaranlık oldu. Sabrettim ve yaşadım. Yanıldığımı
anladım. Bir kuyuya düşmediğimi fark ettim. At beni sırtına
attı. Yelesinden tutundum. Denizin üstünde ilerlediğini görmedim
ama koşarken çıkardığı seslerden anladım denizin üstünde
dörtnala gittiğini. Tam karşımda bir yanan, bir sönen ışığı
gördüm. Işık hareket ediyordu. Beyaz at ona göre yönünü
değiştiriyordu. Hızlı hızlı koşuyordu. Evet, denizin
üstünde... Eğer yüzseydi ıslanırdım. Hiç ıslanmadım. Ne
kadar koşarsa koşsun ışığa yetişmiyordu. Beyaz atın
yorulduğunu yavaşlamasından bildim. Çıkardığı o korkunç
sesten… Üşümeye, titremeye başladım. Işık durmadan yer
değiştiriyordu. Bu bir kısır döngüydü. Kötü bir oyundu…
Ve o an anımsadım gerçeği.
Hüznün Ada Şatosu Akdamar Adası’ndan başka bir yer değildi.
Evet ışık da buranın güzeliydi. Yani, o Tamara’ydı…
Sevgili Bilge, önüme açtığın yoldan memnun olmadım. Hüznün
Ada Şatosu diye Akdamar Adası’nı gösterdin bana. Ve onu Tamara,
beni de Tamara’nın yerine yanlış işaret verenlerin kurbanı
genç yaptın. Bana, sesini ve dil kuşlarını aradığım güzele
haksızlık değil mi bu? Gösterdiğin yoldan amacıma
ulaşamayacağım! Soğuk ve karanlık engel oluyor. Bir yandan deniz
beni çağırıyor, öte yandan karanlık bir kara örtü gibi beni
sarıp sarmalıyor ve soluksuz, ışıksız bırakıyor. Zorluklar ve
engeller kartallar kadar güçlü, ben kanatları ıslanmış minik
bir serçeyim ve güçsüzüm. Söylediğin her şey ve düşümün
devamı aklımı karıştırdı, beni içinden çıkılmaz bir
labirente hapsetti…
“Sevdalı yürek, haksızlık yapıyorsun. Önüne serdiğim
yollardan hangisine gitmen gerektiğini söylemedim ki. Yol senin
tercihindi. Yolunu kendin seçtin. Bu yolu seçmenin nedeni içinde
senin kendini “Kelebek”e, onu da “Işık”a benzetmen
geçmişte yaşanan bir olayı yeniden yaşamana yol açtı.”
Aklım karıştı artık. Geçmiş yaşamımızda o kimdi, ben
kimdim?! Bunu öğrenmek istiyorum.
“Şimdiki kendini anladığında geçmişteki kendini de anlamış
olacaksın. Sesini ve dil kuşlarını önemsediğin kişiyi
anladığında da geçmiş yaşamındaki o kişiyi anlamış
olacaksın.”
Seni şimdi daha iyi anladım ey Bilge!
“İnanç mağlup edilemez. Acıları ve yalnızlıkları değiştirir
inançlar.”
Yani geçmişte ben…
Cebimden bir şeker daha çıkarıp ata uzattım. At dişleriyle
bileğimden tutup beni denize sürükledi. Sanki babam elimden tutmuş
da gezdiriyormuş gibi, mutluydum. Ayaklarım suya değince büyü
gerçekleşti ve gökyüzü karardı. Göz gözü görmez oldu. Su
soğudu, hava soğudu. Ama atı görebiliyordum. Önümü, arkamı,
sağımı, solumu görebiliyordum. At, anında dönüştü bir sala.
Kendimle göz göze geldim. Karanlık aynaydı bana. Ben,
Odysseus’tum! Bu düş olamazdı!... Düşten de öteydi. Geçmişi
bugün yaşıyordum. Hüznün, karanlık ve soğuk gönüllülerine,
bataklık sandığım denize aldırmıyordum. Gücümü sevdadan,
inancımdan ve “Işık”tan alıyordum. Kendime sonsuz
güveniyordum.
Haykırıyordum: “Beni bekle hüzün! Beni bekle Hüznün Ada
Şatosu! Beni durduramayacaksınız karanlık, soğuk ve deniz! Beni
bekleyin aşılmaz, geçilmez ve yıkılmaz engeller(!) Beni bekle ey
sonu gelmeyen yolculuk!
İşte karşınızdayım!
Odysseus’um. Hüznün Ada Şatosu’nu koruyan, hüzne hizmet eden
karanlık, soğuk ve bataklık deniz anımsadın mı?! İçine bir
damla tatlı su almıyorsun. Tatlı sulara set çekiyorsun. Bütün
hünerlerini Hüznün Ada Şatosu’nu hüznün başına yıkmaya
sevdalanan yüreklere karşı kötülük olarak sergiliyorsun.
Kişiliğinde akıl, çare bulma yetisi ve sabır önemli yer tutan
bir sevdalıyım! Bilge’yim ben! Erdemi ve insanî nitelikleri
insanlarca örnek alınan biriyim. Sabrı peygamberlerce
benimsenenim. Hiçbir yiğidin karşılaşmadığı güçlüklerle
karşı karşıya kalan da benim. Hüznün Ada Şatosu’nu yıkmaya
gelen nice sevdalının intikamını da alacağım. Hünerlerin,
canavarların, tuzakların acı veremeyecek bana! Beni
yenemeyeceksin.
Ithake adasında doğan, kendi tahtına çıkan, Helena’yı
istediği hâlde, Penelopela ile evlenen, eşini, çocuğunu bırakıp
Truva Savaşı’na katılan, savaş bittikten sonra da on yıl
ülkesine kavuşamayan Odysseus’um!
Demek ki seninle savaşım bitmemiş daha!
Bu an’a dek yaşadıklarım düşmüş asıl.
O yaşadıklarım senin oyunlarındı belki. İçimdeki yoldaşları
yitirmek zorunda kalsam da eşim Penelopela’ya, evime ve Ithake’ye
kavuşacağım! Seni alt edeceğim! Sana yenilmeyeceğim! “Işık”tan
güç alıyorum çünkü. “Işık Helena”dır. Onun sesine ve dil
kuşlarına kavuşmak sesimi duymak istiyorum artık! Bir bir yutsan
da yoldaşlarımı, teslim olmayacağım sana! Nar gibiyim bilesin!
Benden aldığın her yoldaşımın gücüyle daha da güçleniyorum.
Onlar yok oldukça büyüdüğümü görmüyor musun?!
Sevgili Bilge haklıymış. “inanç mağlup edilemez”miş.
“Acıları ve yalnızlıkları değiştirir”miş gerçekten de.
Evet, kendimi, amacımı ve aradığımı daha iyi tanıyorum,
biliyorum. Onun sesine ve dil kuşlarına kavuşacağım yolu da
öğrendim. Gündüz düşümün ötesindeyim…
Sonu olmayan yolculuk yok. Her yolculuğun başlangıcı gibi sonu
da var. Salın üstündeki yolculuğum, karanlık, soğuk, bataklık
denizin bütün engellerine, tuzaklarına, kuşatmalarına ve nar
tanelerimi içimden almalarına karşın bitti. Ithake’nin
kıyılarına yaklaştıkça içim içime sığmaz oldu. Sevincim
büyüdü. Karanlık çekildi, büyü bozuldu. Aydınlık egemenlik
kurdu. Kıyıdaki insanları gördüm. Sevinçleri, haykırışları
duydum. Sal dönüştü yine ata. Bileğim ağzındaydı. Beni kıyıda
bıraktı. Onu benden başkası göremedi, biliyorum. Görmeleri de
gerekmiyordu aslında. Baktım, kalabalık yaklaştıkça bana, beyaz
at kanatlıymış gibi göğe yükseldi ve güneşte kayboldu. Beni
saran kalabalığın coşkusu yeri göğü inletiyordu. Kimi öpüyordu
beni, kimi kucaklıyordu. Hem ağlıyor hem gülüyordu birçoğu.
Eşim Penelopela ile göz göze geldim. Durdum. Kalabalık yokmuş
gibi büyük bir sessizlik oldu. O ve ben… Karşı karşıya...
İnanılmaz bir şeydi bu. Öylece bakıyordu. Gözleri en iri yağmur
bulutlarından da çok doluydu. Kendisini tutuyordu. Çünkü
gözyaşlarını bir bırakacak olsa, hepimizin içinde boğulacağını
biliyordu sanki. Çocuğumuzu gördüm onun yanında, eteğinden
tutmuş meraklı ve heyecanlı bakıyordu bana. Gözleri parlıyordu.
Ne yapacağımı bilemedim. Eşim koştu birden. Öyle bir sarıldı
ki bana, kalabalık yine aynı coşkuyu ve sevinci gösterdi ve
böylece alkışlarla birbirimize sarılmamıza katıldılar.
O anda “Işık Helena” içinden çıktı. Şaşırdım ve
sevindim. Bir gözüm ondaydı. Onu yalnızca ben görebiliyordum.
Aslında hep benimleymiş!... Buğulu gözleri, nemli dudakları
hüzünlüydü. O sırada ona güçlü bir el uzandı ve onu çekip
götürdü. Bir anda kaybettim onu, ama sesini ve dil kuşlarını
duydum yine de. “Gidiyorum, ama seni de götürüyorum. Sana da
kendimi bırakıyorum…” demişti.
Sesime kavuştum…
“Baba, telefon; sana!”
“Kim arayan peki?!”
“Bilmiyorum, seni sordu ve istedi ama ismini demedi!”
“………..!”
“Aloo! Kiminle görüşüyorum?! Ben!..”
“Yine benim, bir gündüz düşümü anlatmak istiyorum, dinler
misin?!”
“Sözcüklerle buluşmayı noktalamıyorsun demek ki güzel! Seni
dinliyorum, hadi dil kuşlarını gönder bana… Tacim Çiçek
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR