Üç gündür fırtına vardı. TV’lerde haber sunucuları üç gündür fırtınadan çatıların uçtuğu, elektrik direklerinin devrildiği, ağaçların kökünden söküldüğü, kıyılarda dev dalgaların balıkçı barınaklarını, sahil lokantalarını, çayevlerini yıkıp denize kattığı, kimi yerlerde can kayıpları olduğu haberleri veriyordu. Ama 3 şubat sabahı gazeteyi,  Cumhuriyet’in kültür sayfasını açıp da “Şair Nusret Kemal vefat etti” haberini okuduğumda fırtınanın sesi duyulmuyordu artık.

Nusret Abi’yi toprağa vermek için gömütlüğe (Karşıyaka Mezarlığına) giderken, “Ne hikmet” dedim Ümit Sarıaslan’a, “üç gündür esen fırtına dindi.” “Yaz öyleyse” dedi dostum, “sana bir şiir dizesi işte: Ölüm dindirir fırtınayı.”

Ben onun için bir şiir yazdım: “İnsana gülümserken birlikte”. Bu şiirden daha iyisini yazacağımı sanmıyorum. Üstelik içimden de gelmiyor. Çünkü onun için, o yaşarken yazmış ve ondan “aferin” almıştım. Şimdi yazacağımı o görmedikten sonra ne önemi var ki?  Bu satırları da bir “yazı yazmak” için yazmıyorum. Bu bir durum saptaması, şairin ölümüne tanıklık olacak.

 

Evet, üç gündür esen, dağıtıp  kırıp döken fırtına dinmişti. Demek ki üç gündür şair fırtınayla boğuşuyormuş da haberimiz yokmuş. O son soluğunu vermiş, fırtına da dinmişti işte.

Onun doksan üç yıllık yaşamı, ki son otuz yılına tanığım, hep fırtınaları dindirmeye çalışmakla geçti. Hep fırtınaların yerine sevgi ve barış rüzgârları estirmek istedi. Bunun için nelerle mücadele etmedi ki. En başta, ülkeye egemen olarak toplumu yeniden sürüleştirmek isteyen ortaçağ anlayışına karşı durdu. Afrodisyas Sanat’ta yayımlanan son şiiri “Çalınan ışığa özlem” onun bu karşı duruşunun dizelere dökülmüş bir örneğidir. Kendisinin de bir parçası olduğu bu ışık, Anadolu aydınlanmasının ışığıydı. Kurtuluş Savaşıyla Mustafa Kemal’in askerlerinin, ardından Kuruluş Döneminde Köy Enstitülerinin, yani çağdaş prometelerin tanrılardan çalarak Anadolu’da yaktıkları ateşin ışığıydı bu ışık. Ülke yeniden ortaçağ karanlığına sürüklenirken, Nusret Abi işte bu ışığa özlem duyuyor ve özlemini kendince dizelere döküyordu.

Daha bir hafta önce bu şiiri Nusret Abi’nin evinde okumuş ve sonra da saatlerce ülkemizin  yaşamsal sorunlarını konuşmuştuk.

Nusret Abi’nin evi deyince orda durmalıyım. Nusret Abi’nin evi benim için bir arınma yeriydi. Bir inanmışın hacca gidişi gibi giderdim onun evine. Kızılay’dan Maltepe’ye doğru, vahşi hayvanlar gibi homurdanan arabaların doldurduğu cadde boyunca, kaldırımlarda gidip gelen, çoğunun cep telefonu tutan eli kulağında bağıra çağıra konuşan, çoğu asık yüzlü, umutsuz, mutsuz insanların arasından egzoz gazı soluyarak gelip, Aytuna Apartmanının 5. Katına, Nusret Abi’nin evine çıkınca, tam anlamıyla bir gayyâ kuyusundan göğün beşinci katına çıkmış gibi olurdum. Nusret Abi’nin yanına yorgun, öfke içinde gelsem de dingin dönerdim evime. Ancak son günlerde, “Yüreği yüzünde çarpan” bu sevgi adamı, Anadolu ereni de öfkeleniyordu. Ümit Sarıaslan durumu şöyle özetliyordu: “Her zaman sakin olan, efendiliği hiçbir zaman elden bırakmayan Nusret Kemal Otyam öfkeleniyorsa, durup her şeyi yeniden yeniden düşünmemiz gerekir.”

Nusret Abi, bütün ömrünce çektiği eklem romatizmasının ağrılarından değil, ülkenin ortaçağ kafalılaca yönetilmesinin, halkının yurttaşlık bilincinin yokedilip yeniden kulluk anlayışının egemen kılınmasının verdiği ağrılardan yakınıyordu. Öfkelenmesinin nedeni buydu.

Gömütlükten dönerken Güneş rakı burcuna girmişti. Eve gelince bir otuzbeşlik aslansütünün yanına meze olarak onun için hazırlayıp yayımladığım özel sayıyı (Tan Edebiyat 5, Eylül 2006) koydum. Çevirmeye başladım sayfaları. Kimler ne demiş Nusret Kemal Otyam için? Önce, Nusret Abi’nin kendisini anlattığı “İhanetin böylesi” yazısını okudum Aile yaşamından kaynaklanan nedenlerle kendini bütünüyle yazın uğraşına verememekten yakınıyor, buna bağlı olarak da büyük yapıtlar ortaya koyamamanın ezikliğini duyumsatıyordu. Evet, Nusret Kemal Otyam büyük yapıtlar ortaya koyamamış olabilir, ama o edebiyatçı kişiliğiyle, onurlu duruşuyla bize, özellikle de Anadolu ekininden esinlenen  ve Ankara’yı bir kültür başkenti yapmak isteyen ozanlara/yazarlara örnek olmuştur. Ümit Sarıaslan’ın ona adadığı dörtlüğünde dediği gibi:

“Zafer türkülerine belemiş anamız bizi

Siyah kundağa sarmış İstanbul esir diye

Anadolu toprağında aradığından ilacı babam

O gün bugündür Anadolu’dur şiirimin harcı”

“Sabır ve iyimserlik burcundan bir edebiyatçı” diye tanımlamış  Nusret Kemal Otyam’ı Remzi İnanç. Şu günlerde Azrail’le güreşen Fikret Baba (kardeşi Fikret Otyam) “O, bu can için hep yol gösterici olmuştur” demiş. Ahmet Say “İyilik felsefesi ya da Nusret Kemal Otyam” başlıklı yazısında onu “melâike”ye benzetmiş ve bunca kirlenen yaşamın içinde nasıl melek kalabildiğini dile getirmiş kendince. A. Kadir Paksoy, onun şairliğini, Vecihi Timuroğlu ve Ahmet Özer, şiirini anlatmışlar.

Elbette o en iyi şiirle anlatılabilir. Ona, o şiir gibi adama şiir yakışır. Üç  şiir var bu özel sayıda Nusret Kemal Otyam’ı anlatan: “İnsana gülümserken birlikte” A. Kadir Paksoy, “Kor semendir” Bülent Güldal, “Ahşap-eski bir ev gibi zamana inatla” Yunus Yaşar.

En başa Büent Güldal’ın şiirini koymuşum. Yeniden okudum bu şiiri. Evet başa konulmayı hak ediyor bu şiir. Bülent Güldal’ın şiirinin son bölümü şöyle:

“Söze biçtiği aşk desenli giysiler

uçuşuyor sis dağlarında

canım çiçek açıyor canım

uzak yıldızlara bağlayıp gözlerimi

sonsuzun türküsünü dinliyorum

güller konuşuyor orman ağzıyla.”

Rakı bitti. Kapağında “Nusret Kemal Otyam’a saygı” yazan ve onun bir fotoğrafının yer aldığı Tan Edebiyat’ı  kapatıp pencereyi açtım. Nusret Abi’yi toprağa verdiğimiz Karşıyaka gömütlüğünden gül kokuları geliyordu. Boğazıma bir şeyler düğümlendi. Koptu kopacak bir fırtına içimde. Ümit Sarıaslan’ı ilk gördüğüm yerde soracağım: “Üstâd, emin misin, gerçekten ölüm dindirir mi fırtınayı?”

A. Kadir Paksoy

Afrodisyas Sanat dergisi, Mart-Nisan 2015, sayı: 50

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)