Nikâh / Selim Esen
Güler yüzlü nikâh memuru önündeki mikrofona sağ elinin işaret parmağıyla iki kez tıkladı. Alet çalışıyordu. Gür sesiyle ezberine başladı: “Birbirinizle evlenmek için vermiş olduğunuz kararınızı evvelce yazı ile bildirdiniz. Bu isteğiniz üzerine gerekli incelemeleri yaptık. Medeni durumlarınızı araştırdık. Medeni Kanunumuz ve evlenme talimatnamesi hükümlerine göre ilan ettik. Kanunen evlenmeye ehil olduğunuz anlaşılmıştır. Şimdi bize yazı ile bildirmiş olduğunuz isteğinizi, benim ve şahitlerinizin önünde sözle de söyleyiniz. Sayın Bay Âdem, Sayın Bayan Burcu ile evlenmek istiyor musunuz? ‘Eveeet…’ Siz Sayın Bayan Burcu, Sayın Bay Âdem ile evlenmek istiyor musunuz? ‘Eveeet…’ Benim ve şahitlerin huzurunda birbirinizle evlenmek istediğinizi söylediniz. Evliliğinizin kanunen akdedilmiş olduğunu, haiz olduğum salahiyete binaen sizlere bildiriyorum. Evliliğinizi evlenme siciline tescil ettim. Nüfus kütüğüne de kaydedilmek üzere nüfus idaresine ayrıca bildireceğim. Hayırlı ve uğurlu olsun!” Nikâh memuru Müçteba Yetişen’in sağında yer alan gelin ve damat, sonra da masanın karşı tarafında bulunan iki tanık nikâh defterini imzaladılar. Ardından, nikâh memuru ayağa kalktı. Onu, gelin, damat ve tanıklar izledi. Töreni izleyen konuklar da ayağa kalktılar. Nikâh memuru bu kez konuşmasını ayakta sürdürdü: “Bu tören ile şu dakikadan itibaren evlilik birliğiniz kurulmuştur. Birbirinize karşı bu birlikteliğin devamını ve saadetinizi temin etmekle, karı koca yekdiğerine karşı sadakat ve müzaheretle (yardımcı olma) mükellefsiniz. Çocuklarınızın iaşe ve terbiyesine beraberce özen gösterme sorumluluğunu taşıyacaksınız. Koca, birliğin reisidir. Karısı ve çocuklarının münasip veçhile iaşesi, ona aittir. Kadın müşterek saadeti temin hususunda gücü yettiği kadar kocasının muavini ve müşaviridir. Ev idaresinden kadın sorumludur. Birliği koca temsil eder. Evin daimî ihtiyaçları için koca gibi kadın da birliği temsil hakkına haizdir. Evlilik birliğinizin vücut bulduğu bu andan itibaren Medeni Kanunumuzun tahmil ettiği bu mükellefiyetleri sizlere hayatınız devam ettiği müddetçe uyulması lazım gelen vecibeler diye hatırlatır, sizlere sıhhat ve saadetler dilerim.” Nikâh töreni sona erince davetliler çıkış kapısında tek sıra oluşturdular. Kimisi gelin ve damadı öperek kutluyor, kimisi de el sıkmakla yetinerek, ellerine tutuşturulan nikâh şekerleriyle görevlerini yerine getirmiş oluyordu. Ankara’nın Nikâh Salonu’nun bulunduğu Gençlik Parkı’nda günün son nikâh töreni sona ererken şehre çok uzak sayılmayan Kırıkkale yolu üzerindeki Kıbrıs Köyü’nde farklı bir heyecan, farklı bir telaş vardı. Birkaç kez kısa ayrılıklar yaşayan muhtar Sermet Efendi’nin yegâne kızı Mehcure ile Karakol Amiri Kel Mehmet’in ortanca oğlu Yunus sonunda hayatlarını birleştirmeye karar vermiş, nikâh işlemlerini tamamlamış, gün belirleme aşamasına gelmişlerdi. Mehcure ve Yunus köyün girişindeki ana cadde üzerinde bulunan iki katlı evlerde karşılıklı oturan komşulardı. Mehcure’nin annesi Züheyla ile Yunus’un annesi Muteber Hanım oldum olası geçinemezlerdi. Ama önemli görevlerde olan kişilerin eşi olmaları onların geçimsizliklerini gizlemek zorunda bırakırdı. Aslına bakılırsa ilkokulu iteleye kakalaya bitiren Züheyla, Hukuk Fakültesi mezunu olan Muteber karşısında ezikti. Bu duygusunu da davranışlarına yansıtıyordu. Nihayet nikâh günü belirlendi. Mehcure ile Yunus’un rüyası nisan ayının ilk haftasının cuma günü evlilikle taçlanacaktı. Hem ilkbaharı müjdeleyen bir ayda hem de Mübarek bir günde dünya evine gireceklerdi gelin damat adayları. O güne dek evliliğinden ve karısı Muteber’den tek olumsuz laf etmeyen Karakol Amiri Kel Mehmet, nikâh günü arifesinde Yunus’u gece nöbetçisi olduğu Karakol’a çağırdı, karşısına oturttu. “Bak oğlum” dedi; “Nikâh defterine imza atıp da zamanı geriye doğru saydırmaya başladın mı bilesin ki kurtuluşun olmayacak. Kadın başının etini yemeğe başladı mı, çareyi sonsuzluğa firar etmekte bulacaksın. Sakın, ‘hayır Mehcure öyle birisi değil’ demeyesin. Başına neler geleceğinin farkına bile varamazsın. Bu sözlerimi hafife alma, tecrübe konuşuyor. Geçmişini bilmediğin, tanık olmadığın bir kadın bir süre sonra seni başkalarının yanında eleştirmeye başladı mı, süreç de işlemeye başlayacaktır. Örneğin ‘bizimki, anasının gözünün içine bakar!’ sözü ardından, ‘saçlarımı senin için süpürge ettim!’ dedi mi bilesin ki, gidicisindir. Her ne kadar küçük ya da büyük kavgalar evlilik ilişkisinde kaçınılmaz olsa da karın ağzına geleni söylediğinde insanın içine koyan beş on cümlesini karşısındakinin beynine yerleştiriyordur. Bu da senin hücre kaybına yol açar. Erkeğin kadınla tartışma kapasitesi sınırlı olduğundan bu tür zorlamalar aşırı enerji kaybına neden olur. Kadında ise bu yetenek sınırsızdır. Çünkü kadının basen denilen bölgesi erkeğinkinden daha yağlıdır. Burada “Steatopoji” adı verilen kıç yağı bulunur. Aynı boz ayının yaz aylarında depoladığı yağı kış uykusuna daldığı aylarda kullanması gibidir. İşte kadın o yağdan beslenerek çıkan bir kavgayı hiç yorulmadan günlerce sürdürebilir. Ha, sen eğer ‘kavgadan, tartışmadan kaçmam’ dersen o başka. Demek ki götüne güveniyorsun. Evlilik programlarını izler misin bilmem… Çoğu kocalarını toprağa teslim edip de gelen ellilik, altmışlık kadınlar ile aynı yaş aralığında olup da eş arayan erkeklerin çoğu boşandıkları için oradalar. Neden, çünkü bir önceki nikâhlarında bünyelerine giren ‘evlilik virüsü’ nün etkisindendir! Bu virüs var ya sersemletir insanı. Erkeğin zaman zaman kendini mutlu sanmasına neden de bu virüstür. Diyeceğim o ki, tartışmadan sakınacaksın. Hatalıysan, lafı gevelemeden itiraf edeceksin. Karın hatalıysa susacaksın. Bak Çinli bilge bir kişi ne demiş: ‘Evleneceğin kadın varlıklı olsun hem evde marifetli olsun hem de sana kendi işinde yardım edebilsin. Esprili, şakacı, gülmeyi ve güldürmeyi bilen biri olsun. Güvenilir olsun, yalan söylemesin.’ İyi de evlenmeden önce nasıl test edeceksin kadını? Bu da bir çeşit piyango! Ne çıkarsa bahtına. Bana soracak olursan, kadının hayatı evlendiği gün başlar, erkeğinki de nikâh masasında biter. Sonrası mı; bitkisel hayat! Ha son bir şey daha, bu nikâh işinin geri vitesi yok. ‘R’ yi koymamışlar! İyi düşün.” Uzun sürmüştü baba nasihati. Suratı allak bullak karakoldan çıkan Yunus eve geldi. Cebindeki anahtarla yavaşça kapıyı açtı. Annesini uyandırmamak için sessizce odasına çıktı. Şafak sökmek üzereydi. Odasında bir aşağı bir yukarı gezinerek soyunduğu sırada beyninin kıvrımlarında babasının öğütleri çınlıyordu!.. Gün geldi çattı. Ünlü nikâh memuru Müçteba Yetişen ezber konuşmasını yineledi, şahitler imzalarını attılar, davetliler gelin ve damadı tebrik ettiler. İki kaynana yakın arkadaşlarıyla birlikte nikâh şekerlerini dağıtmaya başladı. Şekerler süslü kutular içindeydi. Çocuklar şeker kutularını kapmak için birbirlerine girdiler. Anneler çocuklarını zapt etmekte zorlanıyordu. Düğün hafta sonunda yapılacaktı. Kız tarafı Çanakkale’nin sahil köyü Lâpsekiliydi. Haliyle düğün de oranın törelerine uygun olacaktı. Nikâh töreninin ardından Lâpseki’ye gelmişlerdi ailecek. Kızın yengeleri düğün evine yanık diye bilinen kurabiye, damada, mendil ve çamaşır getirmişlerdi. Oğlan evi de kız evine bir çift çorap, bir çift terlik ve elbiselik kumaş getirmişti. Hediyeler alıp verildikten sonra, aileler ananeler gereği birlikte, gece burçağa çıktılar. Yoldular, gelin güvey birbirlerinin başına çiçek demetleri savurdular. Ertesi gün de kadınlar simli entarilerini giyinerek, bahçede kurulan çengiye katıldılar. Dörder kişi tutuşup salını selvi oynarken hep bir ağızdan çığırdılar: “Salını selvi, boynum salınır aman Bahçeden kestim bir deynek Gelin görümce bir örnek aman” Günün gecesinde de damat arkadaşlarını topladı, gece yarısına kadar oynadılar. Oğlanın annesi bir tas kına kardı, içine iki mum dikti, düğün yerine getirdi. Kınayı, yengeleri kızın ellerine yakarken hep bir ağızdan: “A benim kırmızı gülüm aman Sağ yanına eğmiş dalı Ah illerde vah illerde aman Adım kalsın şu yerlerde Merdivenden indirdiler aman Dört kolluya bindirdiler aman Gelmez yola gönderdiler aman Ah illerde adın kalsın bu yerlerde” türküsünü söylediler. Komiser Kel Mehmet’in düşündükleri yüzüne vuruyor gibiydi. Eğlence boyunca sessiz kaldı. Muteber ve Züheyla Hanımlar herkesten ayrı bir köşede düğünü izliyorlardı. Yanlarında Mehcure ile Yunus birkaç da komşuları vardı. Komşu kadınlardan biri: “Zavallı Osman,” dedi, “Fakirin henüz kefeni solmadı!..” Adı geçen Osman Mehcure’nin trafik kazasında ölen ilk eşiydi. Ahirete göçen yürekte iz bırakır, gönülde söz bırakır, ardında köz bırakırdı! O anda Yunus’un aklından geçenler deli gibi sevdiği, uğrunda ömrünü harcayacağı Mehcure’yi bütün diğer anılarının arasından sıyırdı ayırdı, onunla olan tüm görüntülerini bir anda zihninden siliverdi. Artık bu görüntüleri bulup çıkarmak olanaksızdı. Toprağından yolunup alınan, gençliğinin cevheri çalınan adam gibiydi… Selim Esen
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR