Şehir kış gecelerinden birini daha yaşıyor, kıyametin kopacağından haberi yok; yalnız Moskova’nın değil, Paris’in, Nevyork' un, İstanbul’un, Singapur’ un, Pekin’in, yeryüzündeki bütün şehirlerin haberi yok bundan. Her biri, kimisinde şimdi gündüz, kimisinde sabah karanlığı, kimisinde öğle sıcağı, dertleri sevinçleri, umutları, kederleri, otomobilleri, atlı arabaları ve rişkalarıylı fabrikaları, mağazaları, taştan, tahtadan, kâattan evleri, işe giden, işten dönen, işte çalışan, başıboş dolaşan, kahvelerde oturan, parklarda öpüşen, sinemaları dolduranlarıyla, doğanları, ölenleriyle yaşamalarını sürdürüp gidiyor. Yeryüzünde, birkaç kişiden başka, hiç kimsenin, yakında, çok yakında, beş dakika sonra başlayacak yer depreminden haberi yok.

Şanuar Sineması’nın oraya geldik. Bir yerlerde, kocaman yüksek, tahta avlu kapıları birdenbire açıldı. Yanımızda mı, önümüzde mi, karşımızda mı, fark etmedim. Kamyonlar, adamlar fırladı avlu kapısından. Ve bir feryat işittim. Herhalde bağıran birçok insandı o anda, ama bani bir tek insan feryat ediyormuş gibi geldi. Işıklı, telaşlı, upuzun caddeden, geceden, soğuktan güçlü bir tek insan feryat etti: Lenin öldü! Sonra neler oldu? Olanları parça parça gördüm, zaman sırasıyla da değil, karmakarışık. İşittiklerimi de iyice işittim. Avlu kapısından caddeye fırlayanların ellerindeki gazeteler kapışıldı. Önümde bir tramvay durdu. Bir anda boşaldı. Bütün tramvaylar durdu. Hepsi boş. Hiçbir şey işitmiyorum. İhtiyar bir adam ağlıyor, kalpağını çıkarmış, göğsüne bastırmış. Dazlak da ağlıyor. Kızaklar durdu. Kızaklar bomboş. Sinemalar boşaldı, içerde yangın çıkmış gibi dışarı fırlıyor kalabalık. Lokantalar da öyle, evler de. Caddeye boşalıyorlar. Tüverskoy Caddesi, gazete satıcılarının etrafında itişen kakışan insan kümeleriyle kaplanıverdi. Bir vatman, tramvayın basamağına oturmuş ağlıyor. Demin gördüğümüz al yanaklı kız ağlıyor, Kerim ağlıyor, elinde gazete, ama ben hiçbir şey işitmiyorum, bütün gördüklerim uçsuz bucaksız bir akvaryumda geçiyor. Biri düştü yere. Biri daha. Kucaklaşıp birbirlerinin omuzunda ağlayanları görüyorum, ama ses seda yok. Biri kolumdan çekti. Dönüp baktım, bumburuşuk bir kocakarı boyu da çok kısa, gocuklu da, başını da şal sarmış. Kolumdan çekiyor, dişsiz ağzıyla bir şeyler söylüyor, anlamıyorum. Bildim. Alçı yedi yaşlarında bir kız çocuğu sesi, altı yedi yaşlarında bir kız çocuğunun korkusuyla soruyor:  “Lenin mi ölmüş?” Başımı sallıyorum. “Ölmüş demek!” Haç çıkaracağım sanıyorum, ama çıkamıyor. Kolumu bırakıyor. “Yazık oldu bize.” Tekrarlıyor: “Yazık oldu bize! Yazık oldu bize! Yazık oldu bize!” Ses kalınlaşıyor, büyüyor, büyüyor, enine boyuna genişliyor, masal şişesinin içinden çıkan dev gibi, sonra ansızın kayboluyor ve ben asıl sesi işitiyorum. On kişinin, hatta daha da çok, yirmi kişinin filan bir arada hıçkırdıklarını işittim dedemi gömdüğümüz gün ve yüz kişinin bir anda hıçkırmasını da göz önüne getirmek olur, ama bütün bir şehrin bir tek ağızdan hıçkırması bu ses, bu sesi beş on dakikadan çok. İşitemiyorsun ya da işitiyorsun da, sinirlerini, aklını, fikrini korumak, delirmemek içgüdüsüyle işitmez oluyorsun ve kulağına sağdan soldan, önden arkadan artık o ses değil, bir başlarına ağlamalar geliyor.

Eve dönünce, “Komünistler nöbet bekleyecek” dediler. Sİ-YA-U ile odamızda oturamadık. Yalnızlığımızı ikimiz gideremiyor. Koğuşa gittik. Herkes yatağının üstünde. Kimse konuşmuyor. Birisi soyunmaya başladı. Ona düşmanlıkla tiksintiyle değil, şaşarak bakıyoruz. Çok zor bir cambazlık numarası yapıyormuş gibi bakıyoruz. Yattı. Battaniyeyi de çekti başına. Hep ona bakıyoruz.

Sabaha karşı nöbet tuttum sokak kapısının iç tarafında, tüfekle. Kullanmasını da bilmem. Lenin’i, Kollonni Zal’a getirdiler. Trenler memleketin dört bir yanından adam taşıyor Moskova’ya Lenin'i bir son kere görmek isteyenleri. Kollonni Zal’ın bir kapısından girip, Lenin’i görüp, öbür kapısından çıkan insan saflarının bir ucu şehrin dışında. Sokaklarda, alanlarda kocaman ateşler yanıyor gece gündüz. Gece gündüz saflar yürüyor Kollonni Zal’a. Cankurtaran otomobilleri donanları, hastaları hastanelere taşıyor. İkinci günün gecesi, Petrosyan geldi : “Çabuk giyin, Ahmet“ dedi. Açık bir kamyona bindik, daha doğrusu zor bela sıkıştık Caddeleri dolduran, ateşlerde ısınan insan yığınlarının yanından geçip Kollonni  Zal’ın arka kapısında durduk. İçeri girerken bana Petrosyan: “Üniversite adına Lenin’in başında beş dakika nöbet tutacaksın” dedi.

Kollonni Zal denen yapı, Çarlık zamanında subaylanrın kulubüymüş, şimdi sendikaların kulübü sanırsam. Yukarı çıktım arka merdivenlerden. Matem marşı çalınıyor bir yerlerde. Bir odayı girdim. Mermer,  yaldız, kırmızı kadife. Kalabalık. İşçiler, Kızılordu subayları, sakallı, sakalsız köylüler, her yaştan, her çevreden kadınlar, erkekler; matem marşı çalınıyor. Belli ki bitişikte, hem bir bando değil, birçok bando. Odada kimse konuşmuyor. Ne kadar bekledim? Biri geldi. Fısıldadı. Haydi. Bir kapıyı açtı, matem marşı ulu bir deniz gibi çarptı yüzüme. Aklın alamayacağı kadar aydınlık. Kristal avizelerin böyle kocamanını bir de Kremlin Sarayı’nda gördümdü. Bu aydınlığın içinde bir insan selidir akıyor ağır ağır. Kolumdan tutarı adamla ilerliyoruz. İlk gördüğüm Krupskaya oldu. Çiçek yığınlarının önünde. ortadan ayrılmış dümdüz kır saçları, dümdüz entarisiyle duruyor. Kolları yanlarına sarkık. Patlakça gözlerini alabildiğine açmış, bir yere bakıyor. Baktığı yerde Lenin’i gördüm! Alnını göriiyorum. İnsan seli dört koldan, iki kol bir yandan, ikisi öbür yandan; ardsız arasız akıyor. Çoğu ağlamıyor ama Lenin’in hizasına gelenler, yanından geçenler, gözleri bağlı yürüyorlarmış da birdenbire bir yere çarpmışlarmış gibi, irkilip duruyor bir, sonra arkadakilerin temassız baskısıyla ilerliyor ve salondan çıkana kadar ve artık görmeleri mümkün olmadığı halde başlarım çevirip arkaya bakıyor. Krupskaya’yı görüyorum. Lenin’in alnını görüyorum, daha doğrusu, arkadan başını. Sol koldan denizciler girdi içeri. Kronştad denizcileri diye düşündüm. Kronştad’dan olmayabilirler de pekâlâ, ama ben öyle düşündüm. Kaputlarını giymemişler. Göğüs bağır açık. Dışarda kar yağmaya başlamış olmalı ki paletleri, omuzları karlı, göğüslerinin kılları ıslak. İri yarı delikanlılar, ama çok iri sık saflar halinde ilerlediler. Ön manganın çavuşu, Lenin’in hizasına gelince duraladı: “Ah anacığım!” diye haykırdı bir ve yuvarlandı yere. Ortalık karışmadı. Denizciler çavuşlarını kaldırıp, dolu dolu mavi gözleriyle geçtiler. Bana öyle geldi ki, denizden, bir daha dönmemecesine ayrılıyorlar. Saflarının arasında bayılanların, sessizce kaldırılıp götürüldüğünü ancak bundan sonra fark ettim. Lenin’in başını görüyorum arkadan daha doğrusu, kocaman alnını. Matem marşını duyuyorum. Dört koldan, artsız akan insanlarla ilgim kalmadı. Lenin’e bakıyorum ve ağlamak istiyorum, Anuşka, nöbet yerinde ağlanır mı, ağlanmaz mı, umurumda değil, ağlamak istiyorum ama ağlayamıyorum.

“Sen ne yaptın o gece?” diye sormadım Anuşka’ya.

(…)

Nazım Hikmet
(Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, Adam Y. İstanbul, Mayıs 1990. S. 83-86)
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)