515 km’lik dairesel yolu kendini cezalandırmak amacıyla sürekli yineleyen yaşlı adamı, Söke Ovası’nın güney batı kısımları ile bitişiğindeki Güllübahçe beldesinin sınırlarında herkes tanırdı. Tepeden tırnağa, kendi elinden çıkmış kaba deriden elbiseler giyen bu garip adam, gizemli bir kişilikti. Hemen hiç laf etmez, nadiren ağzını açtığı zamanlarda ise ancak Boşnakça konuşurdu.

Tahtadan biçimsiz ayakkabılarının tabanları dışında sırtındaki her şey deridendi. Siperli yuvarlak kasketi, ceketi ile pantolonu hep birbirine deri parçalarından şeritlerle tutturulmuştu. Ne çorap ne de iç çamaşırı giydiğinden kış günleri buz gibi rüzgâr, deri parçalarının aralıklarından girer, tenine işlerdi. Ilık havalarda bu garip üniforması tembel katırın eyeri gibi gıcırdardı. Kendisine elbise vermek isteyen çok kişi çıkmıştı, ama o, tekliflerin tümünü geri çevirmişti.
Garip adam, omuzuna attığı deri bir torbanın içinde tenekeden bir kova ile bir tabak, bir balta, uzun saplı bir tava, bir kunduracı tığı ve yürürken topladığı deri parçalarını taşırdı. Bir piposu ile bir Kuran-ı Kerim’i de vardı. Boynunda, görünür görünmez bir ay-yıldız asılıydı.

Ancak 1.60 cm. boyunda olmasına rağmen geniş ve ağır bir vücut yapısı vardı; garip hayatının çetin koşullarına nasıl karşı koyduğunu anlamak için bedenine şöyle bir göz atmak yeterliydi. Teni ve gözleri koyu renk, saçları siyahtı.

Güllübahçe yollarında ilk kez 1960 yılında görülen yaşlı adama önceleri seyyar bir kaçık gözüyle bakılmıştı. Fakat beldenin sırtını dayadığı dağlar boyunca yolu aştığı ve bu yolu yaz, kış iki günde tamamladığı dikkati çekmişti. Güllübahçe’ye uğradığı kuzeydeki şehir Söke’ydi. Bundan sonra tekrar Güllübahçe’ye dönene kadar yol üstündeki beldelere uğrar; sadece Doğanbey’e girmekten kaçınırdı.
Bu dairesel yolculuğunda, hep aynı yerlerde dinlenmek, yemek pişirmek ve elbiselerini tamir etmek için konaklardı. Konak yerleri, yüksekçe bir kayaya, duvara ya da bayıra çalı çırpı ve kalaslar dayayarak oluşturduğu derme çatma barınaklardı. Yalnız bir yerde, Gelebeç’de tarihi kalıntılardan bir kulübe yapmıştı. Yine de en sevdiği konak yerleri mağaralardı.

Yaşlı adam yanında yatak taşımaz, toprağın üzerinde ya da doğal şiltelerin üzerinde yatardı. Elbiseleri esaslı tamirat istemediğinde, bir yerde birkaç saatten fazla kaldığı görülmüş değildi. Herhangi bir nedenle biraz gecikecek olsa, adımlarını sıklaştırır, gideceği yerlere yine tam zamanında varırdı. Bir defasında Tuzburgazı’na gelişinde dört günlük bir gecikme olduğu fark edilmiş, ama Güllübahçe’ye vardığında bu farkın yine kapandığı görülmüştü.

Günde ortalama 16 km. yol alır, işlek yollardan kaçar, kalabalık bölgelerin etrafında bir daire çizerdi. Zaman zaman, bazı yerlere uğramak için yolunda ufak sapmalar yaptığı olurdu.

En az ilgilenildiği, fakat kendisine yiyecek verilen yerlere uğrardı. Arada bir, kapının eşiğinde karnını doyursa da kimse onu bir eve girmeye razı edemezdi.

Ağzından nadiren çıkan tek tük Boşnakça kelimelerin dışında karşısındakilerle işaretler ve homurtularla anlaşırdı. Kimseye merhaba ya da allahaısmarladık demezdi; gülümsediği de hiç görülmemişti.

Dolaştığı çevre ve kendisine konukseverlik gösteren insanlarla hiç ilgilenmezdi. Onda görülen yegâne duygu ifadesi, fotoğrafının çekilmek istenmesi karşısında belirttiği şiddetli isteksizlikti.

Bir süre sonra Güllübahçe’den birisi, garip adamın geçmişinin sırrını aydınlattı. Yaşlı adamın turnelerinden birisi sırasında kaybettiği bir kâğıttan bir ipucu elde ederek adının Faris ve Boşnak şehirlerinden Tuzla’nın yerlilerinden olduğunu öğrendi. Esaslı bir eğitim görmüş, lakin sonradan kendisinden üst düzeyli bir kıza, zengin bir deri tüccarı olan Amar’ın kızına âşık olmuştu.

Baba önce Faris’in evlenme teklifini ciddiye almamış, sonradan fikrini değiştirerek delikanlıya firmasında bir iş bile vermişti. İşinde başarılı olduğunda damatlığın yolu açılacaktı.

Genç adam işleri kısa zamanda öğrenmiş, hatta bir süre sonra firma adına yatırımlarda bulunmaya başlamıştı. Kazancını katladığını sanan tüccar Amar bunun üzerine delice vurgunculuğa girişmişti. Ne yazık ki bu sıralarda piyasada bir buhran baş göstermiş, Amar’ın firması iflasa sürüklenmiş, Faris’in hayatı da böylelikle mahvolmuştu. Aynı zamanda aklını da kaçıran Faris, şehir şehir gezerek çılgın vurgunculuktan dolayı kendini lanetlemeye başlamıştı. Sonunda, serbest dolaşması sakıncalı görüldüğünden bir akıl hastanesine gönderilmişti.

Bir yıl sonra ortadan kaybolduğunda; akrabalarıyla nişanlısı uzun araştırmalardan sonra Ege’nin doyumsuz güzellikteki Dilek Yarımadası’nda olduğunu öğrenmişlerdi. Faris’in izini süren adam onu Güllübahçe’de bulmuş, Tuzla’dan bilgiler vermiş geri dönmesi için dil dökmüştü. Fakat yaşlı adam “hayır” anlamında başını sallayarak bu duruma düşmesine neden olan deri elbiseleriyle turlamaya devam etti.
1965’de Dilek Tepesi’nde kopan müthiş kar fırtınası sırasında, el ve ayak parmaklarının donduğu ve sağlığının da süratle bozulduğu dikkati çekti. Aralık ayında Söke Devlet Hastanesi’ne yatırıldıysa da birkaç saat sonra kaçtı.

İzleyen Mart ayında Güllübahçe’de bir çiftçi Faris’in ağır hasta olduğunu görerek, geceyi ambarında geçirmeye davet etti. Yaşlı adam bu daveti kabul etmeyerek beldenin sırtlarındaki bir mağaraya yollandı.
Cansız bedeni günler sonra bulundu.

70’lı yaşlarda olduğu tahmin edilen ve adli doktor tarafından kimliği belirlenemeyen Faris, Güllübahçe kimsesizler mezarlığına defnedildi. Mezarının nerede olduğunun yegâne işareti, bitişiğindeki parmaklıktı. Söke ilindeki anıları, Güllübahçe sakinlerinin sevgisi, olmayan mezarının baş taşını simgeliyordu.
 
Selim Esen
GERCEKEDEBİYAT.COM

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)