Mugalata, Mugalata... Yediler Münekkid-i Âzam’ın Başını!
Dersaadet, Miladî Temmuz 2020 Nümayiş-i Haysıyyed esnasında sosyolocik tetkik ve de yeni romanıma mevzu aramak maksadila mıntıka dâhilinde teferrüc eylemekde olduğumu o nuhuseti günden beri kimselere anlatamadım. Tek bir Allahın kulunu buna ikna edemedim. Hele ki Zuzu ilâ Jüjü gibi iki namlı dilber arasında, ellerde ebem kuşağından sancak, inzibat gazından kaçariken Çukurcuma’daki sahaf ahbabım Muineddin Efendi’nin dükkânına sığınıp, sütre gerisine sinmemiz hadiseyi daha da beter hale getirdi. Malûmailiniz Muineddin Efendi ayaklı gazete gibindir. Hakikatli dostdur lakin ağzında bakla da ıslanmaz; hemi de bir kez daha malûmalinizdir ki Şehr-i İslambol’da entelijansiyanın tevatürü sahafiye dükkânlarından neşet eder. Vakıa, o hadiseli günden sonra perperişan eve avdet etdiğimde uzunca müddet tilifonlar sükût nedir bilmedi. Kırk yıldır aramayan, sormayan, yolda rastlasa selam vermekten imtina eden edipler, şairler, münevverler muharrirler bir bir aradı ve de geçmiş olsun temennilerinde bulundu. Bendeniz tesadüfen oradan geçmekde olduğumu, haddizatında yeni romanıma mevzu aramak içün oralarda teferrüc eylemekde olduğumu, hemi de muazzez bir muharririn bu nevi içtimai meseleleri yakinen takib etmesinin iktiza etdiğini bahusus ifade etdiysem de her biri müstehzi ifadelerle tilifonu kapadı. Aralarında medeni cesaretim içün beni tebrik edenler, nevzuhur hayatımda saadetler dileyenler, neden bu yaşa kadar beklediğimi soranlar dahi oldu ki vallahi de billahi de tillahi yanı başımda olsalar tilifonun ahziesini kafalarında paralamak için bir salise durmazidüm! Her ne haltsa tilifonu fişden çekerek, kendimi narin begonyalarıma ve “arrogant” kedimin kaprislerine adayarak bu lanetli tulûattan bir nebze uzak kalayım dedim. Vakıa Fitnat’ın da tırnakları uzamışidü. Bari onu pediküre götüreyim de şu sıkıntılı hadiseyi biraz unutayım dedim. Fitnat’ta bir havalar; benden uzak kaçmalar, kuyruğuyla kıçını kapamalar, bir naletlik, bir nobranlık ki sorma gitsin. Hiddetlendim; “Ne oluyor bu küstah kediye yine böyle?!” diye soracak oldum Müyesser Hatun’a. “Bilirsiniz pek kıskançtır haspam Efendi!” deyu cevap verdi bana. İmdüüü bu ne demek idü yani... Sanki kedim değil zevcem; sanki hayvan değil insan; sanki ben onun aşk-ı sevdasına ihanet etmişim; hadi hepsi temam da bütün bunları nereden öğrendi bu kibirli, küstah, nadan mahlûk?!” İşte ol lahza yerde kuru mamaları üzerine serdiğim ceridede, Zuzu ile Jüjü arasındaki sırılsıklam kendi resmimi görmeyeyim mi?! Az kalsın oracıkta inme inip göçeceğidüm öte tarafa. Ceride, hevadisi sürmanşetten girmiş: “ÜNLÜ ELEŞTİRMEN ONUR YÜRÜYÜŞÜNDE YARALANDI!” Sapsarı olub cerideyi yerden kaldırdım. Okumaya başladım. Muharrir-i ceride işi fena bilir tabiatıyla; hadiseyi sansasyonel eylemek içün bir de altta Zuzu’nun çektiği, Efkan’la yanak yanağa resmimi koymasınlar mı?! Yandık ki ne yandık! Peki hepiceğini anladım da Zuzu’nun çektiği bu resim ceride idarehanesine nasıl erişmişidü?! Hissi kabl el vuku; tilifona seğirtdim. Vakta ki ahizeyi yeniden fişe sokdum; canhıraş yüzüme çemkirdi tilifonun zili. O hızla açdım. Zuzu karşımda idü: “Sonunda başardık Marquis! Bütün gazeteler sizden bahsedior. Dağıtımcılar peşimde. 20. Asır’da neşreylediğiniz Fantoma serisi kitaplarını bile soruorlar. Yok satioruz Marquis Yoook!” “O fotoğrafı gazatacılara sen mi verdin Zuzu?!” deyu ündedim tilifonda hiddetle. “Biensure Marquis!(*) Bittabii ki; ya kim vericek?!” “Bu ne cürred!” deyu avazım çıkdığı kadar haykırdım. “Ayol ne cüreti?! İşimizin bir parçası bu! Hem yazar olacağım, hem kitaplarımı neşredeceğim diyeceksiniz, sonra da haber oldunuz mu kıyameti koparacaksınız?! Peki biz bu kitapları nasıl satıcağız Marquis d’Istambulin?! Söyler misiniz bana?!” “Kitap satmanın tariki bu mudur asrî zemanda hatun kişi?!” “Tabii ki de budur! Bugün kitapların satılsın istiyorsan ya mütegallibeye sarılacaksın, ya beşinci kola yazılacaksın ya da gay-lesbian olayına gireceksin? Başka yolu kaldı mı bunun?! O esnada gözüm Müyesser Hatun’a takıldı; yemeden içmeden kesilen Fitnat’ın önüne bir tas ılık süt koydu Müyesser Hatun. Fitnat bir pati vuruşuyla onu da halıya devirdi. Hiçbir şey yemiyordu kedicik! Onla benim ilgilenmem iktiza ediordu. Lakin o an içün değil. “Senden bu şekilde kitap satmanı isteyen oldu mu Hatun kişi?!” deyu üsteledim. “İstemeye gerek var mı?! Bu işin gereği artık böyle! Ya bu deveyi güdeceksiniz ya bu diyardan gideceksiniz! Artık bunu kabul etmek içün elverişli bir yaştasınız Marquis!” “Ayan beyan sorsanız; böyle bir nümayiş var, bunu şu maksatla kullanacağız deseniz, benim fikrimi sorsanız daha münasip olmaz mıydı?! Yaptığınız mugalatadan başka nedir Naşire Hatun?!” “Ay bunca emeğimin karşılığında ben teşekkür beklerken şu duyduklarıma da bak!” diye sitem etdi Zuzu tilifonda. Gözüm yine Fitnat’a takıldı bu arada. Müyesser Hatun gözü karartmış, Fitnat’ın açlık grevini nihayete erdirmeye kararlıydı. Kadiköy çarşısında, şarküteriden tekaüt maaşımın hatırı sayılır bir bölümünü feda idüb satın aldığım somon fümeleri koydu bu sefer Fitnat’ın önüne. İçim gitdi. Lakin Fitnat bu sefer de öfke ile somon fümelerin üzerine çıkıp işemesin mi?! Zor tutdum kendimi tilifonda. Dua etsin ki o an fazlasila meşguldüm. Yoksa ona bu şımarıklığın bedelini muhakkak soraridüm. “Sizinle mukavelemi iptal etmeyi ve bu lanet olası devranda muharrirliği de terk eylemeyi düşünüorum Naşire Hatun; haberiniz ola!” dedim tilifonda. “Ne peux pas! Ces’t pas possible!(**) Bunu nasıl yaparsınız Marquis d’Istambulin?! Tam da muvaffakiyete erdiğimiz gün! Benim bunca senelik emeğim bu şekilde heder mi olacak yani?!” “Mugalata ile maslahat etmenizi istemiorum Naşire Hatun! Bu iş bitti! Hakikat şu ki böylesi bir melmekedde muharrirlik eylemenin de zaten manası kalmamışdır!” Zuzu tilifonda ağlamaya başladı. Nalan hatuna da hiç dayanamam. Biraz daha tilifonu açık tutsam taviz virüb bu kararımdan sarfınazar edebiliridüm. Nezaketsiz bir şahsiyyed olarak tavsif edilmeyi göze alub tilifonu yüzüne kapadım. Bulunduğum yerde berjer koltuğa yığıldım. Bunca senenin emeği, bunca ideal, bunca edebi hasanet, bunca mücadele, bunca münakaşa böyle mi nihayet bulacağidü?! Kocamış yaşıma aldırmadan bulunduğum yerde gözyaşı dökmeye başladım. “Mugalata, mugalata, yediler Münekkid-i Azam Efendi’nin başını!” dedi Müyesser Hatun Fitnat’a bakarak. Fitnat bir fena oldu. Sırtı kabardı. Ağzı sonuna kadar açıldı, dilini dışarı çıkardı ve koşup üzerinde ağladığım berjere bir panterella sıçrayışıyla kondu. Aksakallarıma düşen katreleri bir bir yalayıp kuruttu. Muziplikler ederek beni teselli etmeye çalıştı. Kuyruğunu salladı, başını koltuk altıma sokdu, kucağımda yuvarlandı. Onun bu cilvelerine mukabil yüzümde tebessümler hasıl olunca da saadetten mest oldu. Şöyle bir düşünüp bakdım da; yaşadığım sürece insanlıkdan edebiyat adına beklediğim, sadece ve sadece bu nevi bir ferasetdi. Onu da bana bir tek bu kedicik işte şimdi verdi. “Biensure Marquis!(*)(fr.) Tabii ki Marquis!
“Ne peux pas! Ces’t pas possible!(**)” (fr.) Olamaz!Mümkün değil!
YORUMLAR