03 Şubat 2013, Pazartesi, saat: 04.37
 
Kıymetli Mihri Hatun,
 
Her şiir geleceğe gönderilmiş  bir mektuptur. Bazıları kaybolur bu mektupların, bazılarının mürekkebi solar, okunmaz olabilir. İyi ki sizin kaside ve gazelleriniz bir yeraltı suyu gibi varlığını sürdürüyor.
 
46 yıllık biri ömrünüz olmuş. (Amasya, 1460-1506) "Belâyî İğreti" adıyla şiirler yazan babanız Mehmet Çelebi Bin Yahya’nın size şiiri sevdirmesi ne güzel. Şimdilerde çocuklarının şiirle ilgilenmesini engelleyen ne çok ana-baba var. Kültürel birikimi olan bir ailede dünyaya gelmiş olmak, insanı özgürleştiriyor bir bakıma. Kişinin iyi bir eğitim almasına olanaklar sunuyor. 21. Yüzyılda Türkiye’de birçok kız çocuğunun okula gönderilmeyişini düşününce,sizin iyi bir öğrenim görmüş olmanız, Arapça ve Farsça’yı öğrenmeniz, yabana atılamaz önemli kazanımlar. Bu bireysel donanımınız sayesinde Amasya’da bir araya gelen âlim ve sanatkârların arasında yer aldınız. Ödün vermeden yazdınız gazel ve kasidelerinizi. Duyumsadıklarınızı özgürce dile getirdiniz. 15. Yüzyılın saygı duyulan, sevilen bir şairi oldunuz. Ama sizin çağında kadının kendisinden söz ettirmemesi, göze batmaması, öz güveninin olmaması, erkeklerin çok gerisinde bir konumu benimsemesi önemsenirdi. Çünkü birey olma hakkı elinden alınmış, kimliği silinmiş bir nesneydi kadın.
 
Bunun doğru olmayacağını fark etmiş olacaksınız ki kadını erkeğe eşitlemekten çekinmediniz. Çocuk, yaşlı, kadın, erkek önemliydi sizin için. Tümünü insan ortak paydasında buluşturarak bir yaşam biçimi seçtiniz kendinize. Jeannne d’arc ruhu taşıdığınız için seviyorum sizi. O ruha hâlâ gereksinme var. Önerdiğiniz yaşam biçiminden bugün de rahatsız olanların sayısı hiç de az değil.
 
Şiir yazmanın erkek işi olduğunu, kadından şair olamayacağını söyleyenlerin karanlığı, yoğun bir şekilde varlığını sürdürüyor; ama sizin gibi kadını, kadının insanî dünyasını, duygusal fırtınalarını yazan ve yaşayan, yaşamın öznesi birçok kadın ve şair kadın var artık. Türk şiirinde kadın duyarlılığı sizinle gövdeleşti. Sizi çağdaşınız kadın şairlerden farklı kılan bu özellik, bugün de kadının yaşamını belirliyor.
 
Cesurdunuz; aşkınıza sahip çıkacak kadar.
 
Bir ara Şehzade Ahmed’in veziri Sinan Paşa’nın oğlu İskender Çelebi'ye âşık olmuştunuz.
 
“İrdi çün âb-ı hayata 'Mihrî' ölmez haşredek / Gördü çün zulmet-i şebinde ayan İskender’i” beyitinde olduğu gibi gazellerinizde sevgilinizin adına açıkça yer vermekten çekinmediniz!
 
Daha önce Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi’ye de âşık olmuştunuz. Bunun bilinmesi de ürkütmemişti sizi!
 
21. Yüzyıl Türkiye’sinde bir şair kadının sizin yaptıklarınızı yapması çok zor görünüyor. Bu tutumunuz, erkeklerin kurduğu dünyayı paramparça etmeye yetti bana kalırsa. Divan edebiyatını inceleyen Batılı araştırmacılar da fark etti sizin ‘taşıran damla’ olduğunuzu. Bu nedenle olacak sizi Sappho (Safo) ile karşılaştırarak, oryantalist kültür içerisinde yetişmiş bir kadının duygularını bu denli açık yazmasına dikkat çektiler. Sizin zeki ve cesur çıkışlarınızın, dolu dolu yaşayıp, erkeğe eşit bir kimlik oluşturuşunuzun altını çizdiler.
 
Siz Safo gibi coşkuyla, içtenlikle, duygularınızı yansıttınız ama onun gibi umutsuz bir aşkın peşinde kendinizi öldürmediniz; yaralarınızı gösterdiniz bize; kırılgan yanlarınızın. Bedensel aşktan uzak durdunuz nedense, evlenmediniz.
 
Aşık olduğunuz İskender Çelebi’ye çok geniş açılı bir yakınma gönderirken 15. yüzyılın değer yargılarıyla çeliştiniz ve yadırgandınız:
 
Bir zaman şehr-i Amasiyyede İskender idin
Hızrveş âb-ı hayat üstüne bir rehber idin
Hûblar içre sanemâ sen dahi bir server idin
Yürü şâhım yürü ısmarladım Allâh’a seni
 
Kanı ol dem ki bizimle dün ü gün hemdem idin
Dil-i mecrûhumuzun yarasına merhem idin
Hey benim beyceğizim sen dahi bir âdem idin
Yürü şâhım yürü ısmarladım Allâh’a seni
 
Bâğ-ı hüsnüne hazan ermesin iy lâle-i zâr
Bulunur Mihrî gibi sana ne gam günde hezâr
Dostu yâd etmek imiş âdetiniz âhır-ı kâr
Yürü şâhım yürü ısmarladım Allâh’a seni
 
Buna karşılık, kendinize duyduğunuz güvenle, bir havai fişek gibi, kadını savundunuz. “Nice İskender’i lâ’lim zülâli / Suya iletdi vü susuz getirdi” (Dudağımın tatlı suyu nice İskender’i suya götürdü susuz getirdi.) diyerek, bir kadının sevebileceğini, ama bu sevgiye yenilerek köleleştirilemeyeceğini koydunuz ortaya. (1)
 
Türk edebiyatında, belki de ilk kez, kadının şair kimliğine karşı çıkanlara karşı siz oturaklı bir yanıt verdiniz:
 
Çün nâkıs akl olur dirler nisâ
Her sözin mağrûr tutmaktır revâ
 
Lîk Mihrî dâinün zannı budur
Bu sözi dir ol ki kâmil usludur
 
Bir müennes yigdürür kim ehl ola /
 Bin müzekkerden ki ol nâ-ehl ola
 
Bir müennes yig ki zihni pâk ola
Bin müzekkerden ki bî- idrâk ola
 
(Kadınlara aklı eksik dediklerinden /Her sözlerini özürlü saymak gerekir // Ama Mihri duacınız bundan kuşkuludur / Şöyle der bilgisi tamlar akıllılar // Becerikli, yetenekli bir kadın daha iyidir / Bin beceriksiz, yeteneksiz erkekten // Bir kadın yeğlenir açık fikirliyse / anlayışı kıt bin erkeğe)(2)
 
Günümüzde de geçerli bu söyledikleriniz. Savaşarak yaşamışsınız 46 yıllık o kısacık ömrünüzü.
 
*
Bazı kaynaklarda Şair Necatî’yi kendinize örnek aldığınız, şiirlerinizi ona gönderip fikrini almak istediğiniz söyleniyor. Bu ilişkilenme nedeniyle Necatî ile duygusal bir yakınlaşma yaşadığınız da savlanıyor. Böylemidir, bilinmez. Öyle olsaydı yazardınız siz bunu. Çünkü o kocaman yüreğe sahipsiniz. Şiirleriniz bunun kanıtlarıyla dolu. Ne yazık ki günümüzde de bu açmaz devam ediyor. Bir şair kadının bir erkek şairle kurduğu her şiir ilişkilenmesi, sonunda duygusallığa dayandırılıyor. Bunun sonucunda da şair kadının şair kimliği geçersiz kılınıyor. Bu çirkin algının yıkılması için sizin başlattığınız rüzgârı fırtınaya, borana dönüştürmek gerekiyor. Bunu gösterdiniz, dönen dolapları da.
 
Necatî’nin bir şiirine karşı yazdığınız nazire onu öfkelendirmiş olacak ki “Ey benum si'rume nazire diyen / Cikma rah-i edebden eyle hazer //  Dime ki iste vezn u kafiyede / Si'rum oldi Necatiye hem-ser” gazelini yazarak saldırıyor size. (Ey benim şiirime nazire söyleyen, edep yolundan çıkma, sakın. İşte vezin ve kafiyede Necâtî’ye şiirim erişti deme, ikisi de üç harfle yazılır ama ayıp ve hüner bir değildir!) (Ayıp ve hüner kelimeleri Arap alfabesinde üç harfle yazılır.G.D.)(3)
 
Zamanla anlaşılan o ki asıl sorun Necatî’nin şiirine nazire yazmış olmanız değil; ondan daha değerli bulunup ödüllendirilmeniz olsa gerek.
 
Necatî’nin bunu kıskanması ne kötü!..
 
*
 
İyi ki şiirleriniz kaybolmadı, 1967’de Divan’ınız Moskova’da basıldı.
 
2007’de de Türkiye’de! (4)
 
*
 
Sennur Sezer, sizinle ilgi yazdığı kitabına Türk Safo’su Mihri Hatun adını verdi. (5)
 
 
Notlar:
(1) Yard. Doç. Dr., Serhan Alkan İspirli, Edebiyatı Osmanlı Kadının Şiiri, Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı, internet.
 
(2) Gökben Derviş, "Sennuz Sezer’le Söyleşi", Hayal dergisi, sayı: 38, Temmuz-Ağustos-eylül 2011, Sayfa 5.
 
(3) Yard.Doç.Dr., Serhan Alkan ispirli, Edebiyatı Osmanlı Kadının Şiiri, Atatürk Üniversitesi   Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı, internet.
 
(4) Mihri Divanı, Mehmet Aslan, Amasya Valiliği Kültür Yayınları
 
(5) Sennur Sezer, Türk Safo’u Mihri Hatun, Kitap Kağıdı y. , İstanbul 2005.
 
 
Gökben Derviş
 
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)