Mick Jagger'le gönülsüz sabah sohbeti / Selçuk Ülger
Not Defterimden Bir Yaprak
İşlerin zayıfladığı durgun yaz günlerinden biri...
Sabahın ilk ışıklarıyla Frankfurt'un köklü otellerinden Steigenberger Hof'un önündeki durağa park ettim aracımı. Önümde sadece bir taksi vardı. Belli ki, direksiyonda uyuyakalmış yaşlı gece şoförü, vardiya değişiminden önce bir iş daha alırım umuduyla buraya sığınmış. Fakat, böyle pahalı otellerden iş almak için henüz vakit erken. Geceliğine kucak dolusu para ödediği ünlü bir otelin konforlu odasını, fiyata dahil kuş sütü eksik kahvaltısını, hangi otel müşterisi tan yeri ağarmadan bırakır da gider!..
Zaten çok geçmeden, kanlanmış gözlerini isteksizce aralayan yaşlı şoför de, üşene üşene gerinirken, ettiği acemiliğin farkına varmış olmalı ki, âni bir kararla marşa basıp durağı hızla terketti...
Gece sessizliğinden yavaş yavaş kurtulan durakta bir başıma kaldım...
Biraz önce açtığım klasik radyo kanalı, Vivaldi'nin iki yüz elli küsürüncü ölüm yıldönümü anısına, onun ünlü Dört Mevsim konçertosundan gün boyu bölümler çalacağını duyurdu. Radyo, Yaz'ın ilk bölümünü çalmaya başladığı sırada, hoş bir raslantıyla, sabah güneşi de yüksek yapıların arasından sıyrılıp, tarihi otelin soluk sarı taşlarına bütün parlaklığıyla düştü...
Frankfurt'un gür sesli kargaları, her sabah olduğu gibi karşı kaldırımda telaşla kümelenmeye başladılar yine. Şık dükkanların, kafelerin önlerinde sıralanan çöp kutularının hangisini kolay devireceklerini, hangisinden bol yiyecek çıkaracaklarını ezbere biliyorlar. İmrenilir bir dayanışma içindeler. Ağmış tarafına topluca kondukları çöp kutusunu devirişleri, yere saçılan çöpleri özenle karıştırışları, gözlerine kestirdikleri iri yiyecek parçalarını gagalarına yerleştirişleri, Ezop'un, La Fontaene'in hayvan masallarını anımsatan güzellikte... Kargaları zevkle izlerken, akşam yıkattığım arabamın camlarında kurumuş iri su lekelerine takıldı gözüm birden. Titiz bir taksi şoförünün gözüne gün boyu ok gibi batan, o kahrolası kireç lekelerine! Hemen indim arabadan. Bagajdan üç beş parça kağıt havluyu ve biraz sirke katarak güçlendirdiğim cam temizleme fısfısını alıp inatçı lekeleri silmeye koyuldum. Camları temizlerken sırtımı mecburen otelin kapısına döndüm. Arada bir, gelen giden var mı diye dönüp kapıya doğru bakınıyorum. Her bakınışımda, otelin girişindeki rengarenk çiçeklere su veren, gri smokininin omzundaki sırma apoletlerden ötürü taksi sürücülerinin ''Mister General'' diye takıldığı, silindir şapkalı, beyaz eldivenli Faslı kapı görevlisi Bay Afga, kendine özgü komik el, kol hareketleriyle, gelen giden yok, silmeye devam et, işareti veriyor...
Bu arada, gün boyu bu duraktan başka hiç bir yerde çalışmayan, yolda el kaldıran müşterileri bile görmezden gelip, yarım bıraktıkları tatlı gevezeliklerini sürdürmek için otel durağına hızla geri dönen, gedikli yaşlı Alman taksicilerle doldu otelin durağı...
Sildiğim camlar göz kamaştırdıkça, kendimi daha bir verdim elimdeki işe. Öyle dalmışım ki, artık ne sırabaşı oluşum, ne otelin kapısı, ne de gelecek müşteri ilgilendiriyor artık beni! Tam kelebek camı silerken, hiç beklemediğim anda sırtıma bir el dokundu. Bu hafif dokunuşa zıt bir şiddette oldu irkilişim. Telaşla çevirdim başımı. Karşımda altmış yaşını aşkın, mavi gözlü, yüzü kırış kırış, ensesine düşen uzun saçı perem perem dağılmış, bakımsız görünümlü biri duruyordu. Her nedense irkilişim, telaşla dönüşüm adamı pek neşelendirdi. Alt çenesini son kertesine sarkıttı, dişlerinin tamamını göstere göstere kahkaha atıyor. Bir yandan da, huyunu husunu bilmediği bir yabancı taksi sürücüsünden kötü bir laf işitmemek için, her kahkahasına bir ''Sory!'' ekliyor...
Şaşkınlığım geçene dek, gözümü koca ağzından ve sararmış dişlerinden ayıramadım...
Ben de böyle lüzumsuzluklar yapmayı, ardından onun gibi ağzımı son kertesine kadar ayırıp dişlerimi göstere göstere gülmeyi çocukluğumdan beri pek sevdiğimden, karşıma dikilmiş, gözleri kaybolacak kadar derinden gülen hiç tanımadığım bu buruşuk suratlı adama hiç kızamadım. Kızmak bir yana, her gün, telaşlarından ne gökyüzünü, ne güneşi, ne kuşları gören, somurtkan bankacıların acele acele geçtiği bu ünlü Bethmann Sokağı'na, bu tanımadığım adamın kahkahalar savurması hoşuma bile gitti. Beni rahatsız eden tek şey, adamın ağzından kahkahaları gibi savrulan ve sabahın bu saatinde hiç çekilmeyen, o geceden kalma ağır alkol, tütün karışımı kokuydu. Ağzıma kadar yaklaşan bu sevimli adamın her kahkahasında, orta büyüklükte bir Kneipe'yi* burnuma sokmuşlar gibi midem kalktı.
Ama itiraf etmeliyim ki, o nahoş kokuyu bastıracak kadar içtenlikli, dostça bir gülüşü vardı. Neşeli gülüşüyle etrafındakilere iyimserlik saçan insanlara hep yakınlık duymuşumdur. Latin Amerikalı soydaşlarının, yüzlerinden hiç eksiltmedikleri o güzel gülüşleri bir gün kaybolur kaygısıyla olmalı, ''Gülmekten hiç bir zaman vazgeçme! Üzgün olduğunda bile...'' demiştir, büyük romancı Marquez...
Çocukluğumuza seyrek de olsa uğrayan o saman alevi coşkulara kapılıp ne zaman bir kahkaha atsak, bozkırın çileli yaşamını, gülmezsek daha kolay taşınacağımızı sanan babalarımızdan, saygıyı gülmemekle eş tutan öğretmenlerimizden, hemen öfke dolu azarlarlar işitirdik. Çoğunlukla, ense kökümüze indirdikleri bir tokatla da süslerlerdi azarlarını. Çok şükür, her şeye rağmen Marquez'in öğütlediği gibi gülmekten hiç vazgeçemedik...
Ben de, kahkahalarına kayıtsız kalmadım karşımdaki adamın, onunla beraber başladım gülmeye. Henüz konuşmadık, tanışmadık, ama karşılıklı gülüştüğümüzü görenler, bizi kırk yıllık ahbap sanır...
Adamın üstünde bit pazarından alınmış izlenimi veren alaca bulaca saten bir atlet, altında pijamayı andıran cırtlak renkli tiril tiril, ipek mi, plastik mi belli olmayan şalvarımsı bir pantolon, ayağında şıpıdık bir terlik... Ben adamı belli etmeden tepeden tırnağa süzerken, kapıcı Afga, elinde çiçek suladığı metal kabı kaldıra indire telaşla birşeyler işaret ediyordu bana kapıdan. Ne anlatmak istediğini anlayamadım. El hareketleriyle her zamanki gibi şaka mı yapıyordu, yoksa ciddi miydi onun bile ayrımına varamadım. Ama şu kesindi ki, önümde duran bu koca ağızlı, buruşuk yüzlü adam otel müşterisiydi. Gökten düşmediğine göre, üstündeki bu kıyafetle başka bir yerden gelmiş olamazdı. Bu ünlü otelde ne işi olur böylelerinin, diye düşünürken, o sesli sesli, ''Sorry, hep güldük, konuşamadık. Nasılsın, işlerin nasıl Bay Taksi şoförü?'' dedi ve devam etti: ''Londra'da hiç böyle güzel doğmaz güneş! Güneşi görünce hemen dışarı çıktım.''.
Yüz hatlarındaki âni değişimler, sesindeki ton, İngilizcemin iyi olmayışı... alay ediliyormuşum duygusu yarattı birden bende. Belki de yanılıyordum. Ama yine de, keşke gülmesi biter bitmez çekip gitseydi, diye geçirdim içimden. İçimden geçenleri ona duyumsatan, kısa konukluğunu bitirmesini isteyen bir soğuklukta,
''Teşekürler, iyiyim!'' dedim. Baştaki neşemin birden söndüğünü görmezden gelip; devam etti:
''Size birkaç şey soracaktım da...''
Kapıcı Afga, yılların kurdu. İçimden geçenleri hareketlerimden anlamış olmalı, benim otel kapısına doğru anlık bakışlarımda, adamın göremeyeceği bir açıdan hemen el kol hareketleriyle bir şeyler anlatmayı sürdürüyor. Bu kez ciddi. Rica eden bir bakış var gözlerinde. Bay Afga'nın bu seferki işaretlerini, gözünü seveyim sakın azarlama adamı, yüzüne bak, düzgün konuş onunla, diye yorumladım. Zaten kaba davrandığım yoktu. Sadece, üstü başı ışık tayfına benzeyen bu adamın, yaptığım işle alay etme, küçümseme gibi bir niyeti varsa eğer, hem yanlış birini, hem de henüz siftah bile etmediğim kötü bir saati seçtiğini ona baştan duyumsatmak istiyordum, hepsi bu...
Yine burnumun dibine kadar yaklaşmış (neşeli sohbetlerimde bu nahoş hareketi farkında olmadan ben de sık yaparım), benden yanıt bekleyen adama, ''Buyrun, sorun!'' dedim, ''Fakat, İngilizcem pek iyi değil...''
Arabamın gözünde küçük bir İngilizce sözlüğüm var; ama devam ettirmeye değecek bir sohbet değil diye, sözlüğü çıkarmayı gereksiz buldum. Zaten bu davetsiz misafirin sırtıma ansızın dokunuşundan beri, bir elimde fısfıs, diğer elimde kağıt havluyla öylece kalakaldım. Gözlerim sık sık temizlemeyi yarım bıraktığım camlara kayıyor. Kafamda, bir buçuk saatlik bekleyişten sonra, tıkındığı envayitürlü kahvaltının rehavetiyle yürümekten vazgeçen biri şimdi otelden gelir, üç dakika uzaklıktaki bankalardan birine giderse yandım, düşünceleriyle dolu...
Adamın ise derdi başka, sırayla tak tak soruyor:
''Frankfurt'ta kaç insan yaşıyor?''
''Yazları hep böyle güneşli mi, yoksa sıkça yağmur da yağıyor mu buraya?''
''Berlin, Hamburg, Münih... buraya kaç kilometre uzaklıkta...''
Belli ki sohbet istiyor. Sorularını kısa kısa yanıtladım...
Oysa arkamda sıra olmuş, durağın gedikli taksicileri içinde İngilizceyi çok iyi konuşan akranları var. Onlara gitmiyor. Kırık İngilizcemle, ıkına tıkına yanıtladığım sorularını illa bana soracak...
Bu kez, beni de sohbete iyice ısındırmak için olmalı, gülümseyerek, ''Taksinle beni Frankfurt'ta gün boyu dolaştırsan kaç para alırsın?'' diye sordu.
Meslekte dünkü çocuk sayılmam artık; duruşundan bakışından belli, taksiye falan bineceği yok, gevezelik olsun!..
Sorusuna ciddi yanıt versem, lüzumsuz sorularının önü iyice açılacak; belki başımdan çekip gider, ben de hem adamdan, hem de şu İngilizce yanıt verme işkencesinden kurtulurum artık diye, elimle üstünü başını elimle göstererek, ''Taksime böyle binersen, taksimetreye 100 avro ekstradan eklerim!'' dedim.
Adam çat pat kurduğum eksik cümleyle, ne anlatmak istediğimi cin gibi hemen anladı. Söylediklerimden alınır, belki başımdan çekip gider derken, yine bastı kahkahayı. Mavi gözlerinden yaş gelesiye güldü. Bir yandan da söylendi: ''No no! Böyle binmem taksine. Otelde şık giysilerim de var!''...
Her kahkahasında ağzını daha fazla ayırdı; salt dişlerini değil, bademciklerini de görebiliyordum artık...
Baktım adamın gidesi yok. Müşteri gelmeden bitireyim diye tekrar silmeye koyuldum yarım kalan camları. Ben pencere değiştikçe, peşimden geliyor, ''Mister Driver!'' diye diye durmadan laf yetiştiriyor. Bir yandan da, yarısını anlayamadığım övgüler sıralıyor bana:
''Çok çalışkan bir taksi şoförüsün sen! Bak diğer sürücüler tembel, tembel oturup uyukluyorlar. Sen aracının camlarını parlatıyorsun, aynı ayna geveze bir adama sürekli yanıtlar veriyorsun!''
İşimi çabucak bitirdim. Baktım kurtuluş yok! Arabama sırtımı yaslayıp, dilim döndüğünce konuşmaya devam ettim. İyice yüz buldu, özel sorularına geçti:
''Evli misin?
''Evet!''
''Çocuğun var mı?
''Var!''
''Hangi müzikleri seversin?''
''Her türlü müziği.''
''Eşinle rock konserlerine gidiyor musunuz?..''
''Hayır, gitmiyoruz!'' (Bu yanıtımda duraksadı.)
''Rock sevmiyor musunuz, favori bir rock grubunuz yok mu?''
''Ben pek anlamam, ama karım Elvis'i falan dinler!'' Hayli şaşırdı. Gülümsemesi dondu yüzünde. Yüzüme bakakaldı.
''Ama sen gençsin; rock da gençlerin, ruhu genç olanların müziği. Hiç mi dinlemezsin?''
''Tüm radyolar, televizyonlar pop ve rock müzikle dolu zaten. Takside, kafede, her yerde mecbur dinliyoruz her gün.'' dedim, '' Yabancı isimleri ve grupları da pek tanımam; aklımda adlarını da pek tutamam! Gün boyu klasik müzik dinlerim arabamda...''
''Anlıyorum... Anlıyorum... O da güzel!'' dedi...
Fakat, hafiften keyfi kaçtı. Otelden çıkan ve ağır adımlarla kapıda gezinip etrafa göz atan, kendisiyle benzer giysili bir yaşıtı onu görür görmez ''Mick, geliyor musun!'' diye seslendi. Ona, geliyorum işareti verdikten sonra, omzuma sevecen bir şekilde dokundu, ''Güzel bir gün diliyorum sana; verdiğin bilgiler için teşekkür ederim! Belki sonra gene gelirim!'' dedi ve ayrıldı. Arkadaşıyla otele girerlerken de, gülerek el salladı...
Derin bir oh çektim içimden...
Onları şapkasını hafifçe kaldırarak selamlayan ve içeri geçiren Bay Afga, hemen koşar adım yanıma geldi. Hemen ardından da, arkamdaki taksiden inen yaşlı Alman meslektaşım. İkisi de, anlaşmışlar gibi bir ağızdan, ''Neler konuştunuz, anlatsana!'' diyerek, merakla vereceğim yanıt için ağzıma bakıyorlar.
General Afga neyse de, yaşlı Alman şoförler normalde yabancı bir meslektaşlarının ayağına kadar gelip, kiminle, ne konuştuğunu soracak kadar merak etmezler. O tuhaf adamla sohbetimizi, ikisinin de neden bu denli merak ettiklerine bir anlam veremedim... ''Ne konuşacağız ki!'' dedim, '' Ivır zıvır şeyler. Hangi müziği severmişim, onu Frankfurt'ta taksimle gün boyu kaç paraya gezdirirmişim, Berlin, Hamburg buraya kaç kilometreymiş, sevdiğim rock müzik grubu var mıymış!..''
Ben anlatırken hem yaşlı taksi şoförü, hem de Bay Afga, acır gibi şaşkınlıkla bakıyorlardı yüzüme...
Kapıcı, sanki bir suç işlemişim gibi sordu: ''Gerçekten tanımadın mı onu?''
Ben de, içinde biraz gerçeklik payı da bulunan, alaylı bir yanıt verdim:
''Buruşuk yüzü, kocaman ağzı, sarı dişleri, hatta bademcikleri pek yabancı gelmedi; sanki bir yerlerde daha önceden görmüşlüğüm var ama, kimdi, pek çıkaramadım!'' dedim...
''Yazık! Çok yazık!'' dedi kapıcı, ''O kadar işaret ettim, maymun gibi hopladım zıpladım, ama nafile çabalamışım! Bir de adama kıçını dönüp cam sildin durdun! Adamı arkanda dolaştırdıkça, senin camlara ne çok küfür ettim bir bilsen...''
Yaşlı Alman şoför, terslenirim kaygısıyla doğrudan bana değil, ortaya konuştu:
''Müzik üzerine sorular sorması, bu akşamki konserinden haberdar mısın onu bilmek içindi belki! Sana bilet armağan etmek istediği kesin! Bir ara yanınıza gelmeyi düşündüm ama, sohbetinizi bölerim kaygısıyla vazgeçtim! Belki de senin onu tanımayışın, sohbet ettirdi onu seninle...''
Adamın kim olduğunu hâlâ öğrenmiş değildim, tam ona, ''Ne armağan bileti, ne konseri?..'' diye soracakken, hızlı adımlarla bir müşterim geldi otelden, havalimanına lütfen, diyerek arka koltuğa kuruldu. Ben müşterinin kapısını kapatıp, daha direksiyona geçmeden, Afga gülerek kulağıma eğilip, ''Birkaç saat sonra tekrar buraya gel, görürsün o yüz vermediğin, kıçını döndüğün adam kim!..''
Onlarca tanınmış insan gelip geçiyor Frankfurt'un ünlü otellerinden. Hangi birini tanıyacağız sabahın köründe. Hele bir de onun gibi, üstünde insanın gözünü kamaştıran neon renkli atletle, şipidik terlikle çıkıp gelirse otelden...
Fakat, yine de doğruyu söylemek gerekirse, havalimanına gidene kadar, pahalı otelden çıkan o Hint fakiri, neyin nesiydi kafama takılmadı değil...
Öğle sonu işler iyice durgunlaşınca Steigenberger Otelinin gölge düşmüş durağına geri geldim. Fakat, ne durağa, ne otelenin sokağına girmek olanaklı! Ortalık ana baba gününe dönmüş. Otelin girişi, taksi durağının yarısı kırmızı güvenlik şeridiyle kapatılmış. Siyah gözlüklü korumalar, takım elbiseli şoförler, lüks araçların, minibüslerin etrafını çevrelemişler, kuş uçurtmuyorlar. Onu yakından görüp selamlamak, imza almak için gelen yaşlı, genç, yüzlerce kadın, kız, delikanlı otel kapısında bekleşiyorlar. İmzalatmak için elektro gitarlarını getirmiş, kolları dövmeli coşkulu müzisyenler aralarında şarkılar mırıldanarak neşeyle otelin kapısını gözetliyorlar...
Almanya'da pek görmeye alışık olmadığım bir görüntü var. Bir çok ünlü yazarın, siyasetçinin, sanat ve bilim insanının kimi zaman trene, taksiye alçakgönüllü bir sessizlikle binip uzaklaştığı bir ülkede bu abartı şaşırttı beni... Camı indirip kalabalıktan birine, ''Beklediğiniz kim?'' diye sordum. Yüzüme tuhaf bir şekilde baktı. Alay etmediğimden emin olunca da, ''İngiliz grup, Rolling Stones, bu otelde, Mick Jagger'i bekliyoruz.'' dedi.
Eyalet radyo kanalların art arda verdiği, ''Altmışlı yıllardan bu yana, beş kuşağın eskitemediği ünlü İngiliz grup ''Rolling Stones''un bu akşamki konseri nedeniyle stadyuma giden bulvarlarda, otoyolların güney çıkışlarında trafik sıkışacak!'' uyarılarını dinlerken inandım, sabah burnumun direğini kıran adamın, dünyaca ünlü bir rockçu olduğuna... Bilseydim, yüz binleri yollara düşüren adamın o pejmürde haline aldırmaz, sana Frankfurt'ta taksimle iki tur bedava der, bindirir, sabah sessizliği çökmüş Main kıyılarında bir kaç şarkı söyletirdim...
Hafta boyu bulvarlarda asılı kalan, dev ''Rolling Stones Frankfurt'ta'' afişlerinde, sonuna kadar açtığı ağzını parlak bir mikrofona dayamış Mick Jagger'i gördükçe kendi kendime güldüm durdum...
*Kneipe: Almanların, çoğu zaman ayaküstü içki içtikleri, sohbet ettikleri, dumanaltı küçük meyhane.
Hessen Toplum, Şubat Sayısı, 2017
Selçuk Ülger
GERCEKEDEBİYAT.COM
Selçuk Ülger
YORUMLAR