Metin Eloğlu’nu anarken
Ressam ve şair Metin Eloğlu bir 16 Ekim günü genç yaşında (58) öldü. Ünlü yazarımız, günlükleriyle de tanınan Muzaffer Buyrukçu'nun oğlu gazeteci yazar Erdem Buyrukçu, 1970'lerin ortasında bir gün, Ara Güler'in ofisinde Metin Eloğlu'nu nasıl tanıdığını yapılan görüşmeyi yazdı.
Babasının koluna girmişti. Kentten megapole dönüşen ikibin yaşındaki İstanbul’un içinde aşkın, cinselliğin, gece yaşamının, o yaşamın kendine özgü yasalarını uyguluyan insanların, fahişelerin, zamparaların, lümpenlerin, dolandırıcıların, homoseksüllerin yıllardır kendilerine mekan tuttukları İstanbul’u eğlenceyle tanıtan, ilk sinema ve tiyatro’nun açıldığ, Sultan Abdülhamit’in düşürülmesine tanık olan otellerin yer aldığı, 31 Mart gerici başkaldırısına tanık olmuş, Türkiye’de yaşayan binlerce Rum vatandaşın geride evlerini, işyerlerini, yaşamlarını ve bir de büyük bir özenle yaşamlarını kurdukları Beyoğlu'nu bırakarak Türkiye’den göç etmek zorunda kaldığı 6-7 Eylül olaylarının canlı tanığı, 1 Mayıs 1977’de canlarını kurtarmak isteyenlerin kaçış alanı, 5 Haziran 1870 yılında İtalyan elçiliğiyle, kagir ve ahşap beş yüzden fazla ev ve dükkân yangınının tanığı, (Galatasaray lisesine kadar uzanan bugünkü Beyoğlu, Galata ve Karaköy tamamen yanmıştı), uzun yıllar boyunca kültür, sanat ve zarafetin egemen olduğu Beyoğlu’nda İstiklal caddesinden Galatasaray lisesine doğru yürüyorlardı. Bir zamanlar parfüm kokan cadde artık yaşamlarının her anında aslanın değil, beylerin, ağaların ağızlarında, mağazalarında, depolarında bulunan acılı ekmekten bir parça kopartabilmek için ölümle alay edercesine vargüçleriyle çalışan işçilerin, emekçilerin, köylülerin, dramlarından süzülen kebap, lahmacun, ter, cinsellik, yalnızlık ve korku kokuyordu. Galatasaray Lisesi‘nden sola dönüp, cılız gece lambasının çiseleyen yağmurdan ıslanan taş döşeli kaldırımların üstüne çöken alacakaranlığı yakamozlaştıran sokağa girdiler. Tophaneye inen bu sokaktan ne zaman geçse anlayamadığı, nedenini bulamadığı bir giz, tedirginlik, çekingenlik sarardı bedenini. Yine öyle olmuştu. Birden üşüdüğünü hisseti. Gölgelerde yaşayan insanların dramlarını çiğnememeye özen göstererek adımlarını sıklaştırmak istedi: „Daha gidecek miyiz?” “Az kaldı... Geldik” dedi babası. Ana sokağın damarlarından birine giriverdiler. Yola çıkmayla başlayan ve Ara Güler’in kapısını çalana kadar yaşanan süreçte “Benim burada ne işim var?” sorusunu sorup durmuştu kendisine. Düşüncenin beyin hücrelerinin barış yüklü sokaklarında isyanlara, karmaşaya yol açmasını engelleyemiyordu bir türlü. Oysa alışıktı bu tür davetlere. Arada bir babası kendisini yanına alır ve sanatçı arkadaşlarıyla tanıştırırdı. Kokteylere, toplantılara götürürdü. Bir çoğunu da Taşlıtarla’daki evlerinde misafir ettiklerinden Türk edebiyatına damga varan yazar, şair ve diğer sanat kollarında yapıt verenlerle tanışmıştı. İçki sofralarında oturmuş, onlara hizmet etmişti. Rakının karaborsaya düştüğü günlerde Rakı temin etmişti. Sakilik yapmıştı. Şarkılarını, türkülerini, gazellerini dinlemişti. Sarhoşluklarına tanık olmuştu. Kitaplardan tanıdığı, içinde yaşadıkları edebiyat dünyasına isimleriyle ve yapıtlarıyla damga vurmuş Orhan Kemal, Aziz Nesin, Cemal Süreya, Edip Cansever, Yılmaz Güney, Atilla Özkırımlı, Necati Güngör, H.İbrahim Bahar, Günel Altıntaş, Cengiz Tuncer, Aydın Emeç, Yaşar kemal, Zühtü Bayar, Kenan Karacanlar, Vecihi Timuroğlu, Remzi İnanç, Yaşar Miraç, Ömer Polat, Sennur Sezer, Said Maden, Aydın Emeç, Nurer Uğurlu,Adnan Binyazar, Tarık Dursun K, Bekir Yıldız, Selim İleri, Erdal Öz, Doğan Hızlan gibi yazarlarla tanışmıştı. Bazılarını sevmiş, bazılarından ise hoşlanmamıştı... “Geldik”dedi babası. Kapıyı, yünlü ve geniş kareli desenli kravat taktığı ufak kareli bir gömleğin üstüne deri bir yelek giymiş, saçları ortadan dökülmüş, saçlarının yanları, favorileri ve bıyıklarının bazı bölümleri kırçıllaşmış, elinde sigarası, yorgun ve mahzun bakışlarıyla ilk defa gördüğü Ara Güler açtı. Sarıldılar, öpüştüler. İçeri girdiler. Kütüphaneye düzgünce yerleştirilen dergiler, kitaplar. Fransızca, İngilizce afişler. Masanın üstüne doğru uzayan beyaz bir kağıtla kaplanmış ilginç lamba. Kitaplığın boşluklarına serpiştirilmiş ufak vazo ve heykelcikler. Odanın içine sinmiş olan yaşanmışlığın ardında bıraktığı anılarından süzülen yaşam parfümü etkiliyeciydi. Rahatlatıcıydı. Büyüleyiciydi. Cemal Süreya’nın çalışma odasını anımsadı. Ayni duyguları ve heyecanı o zaman da yaşamıştı. Elinde sigarasıyla, kütüphanenin önünde duran Metin Eloğlu’nu görünce babamın yüzünün sevinçle ışıldadığını gördüm. Uzun yıllardır birbirlerini göremeyen insanlar gibi sevgi ve özlemle kucaklaştılar bir kaç kez.. “Nerelerdesin Reis, görüşemiyoruz? Ankara’ya çok sık gidiyorsun buradaki dostlarını ihmal ediyorsun...” dedi Metin Eloğlu, sitem dolu, gürül gürül bir sesle. Babası sahte bir gülümsemeyle gelen soruyu savuşturmaya çalıştı: “Özledim seni yahu sen nerelerdesin? Neler yapıyorsun? Necati Cumali ile Rusya’ya gitmişsin diye duydum?” Beni kolumdan tutup yanına çekti: ”Tanıştırayım, oğlum Erdem Buyrukçu.” Bana döndü: ”Oğlum Metin Abin ressam, yazar, şair. Kendisi pek çok sergi açtı, kitap resimledi, kitap kapağı hazırladı. Benim Acı kitabımın kapağını da Metin abin yaptı...” “Tanıyorum baba” dedim.” Metin Abinin Düdüklü Tencere kitabını okumuştum...” Babasına baktı: ”Anımsıyorsan bireylerdeki toplumsal tepkilere, patlamalara uygun yergili ve sövgülü bir şiir dili yaratan ustalardan biri olan Metin Eloğlu’nun şiirlerini okuman lazım demiş ve ilk çıkan kitabını vermiştin onu daha iyi anlayabilmek için...” “Evet. Çünkü senin sadece, şiirimize yön veren yazarlarımızın başında gelen Cemal Süreya, Edip Cansever’i değil Metin Eloğlu’nu da tanımanı istemiştim.” dedi babası. “Metin Abinin şiirlerindeki bilinçle serpiştirilmiş ya da dağıtılmış gibi duran bütün ironi şimşekleri, yüreğini tırnaklarıyla kanatan acıların yansımasıdır. O edebiyatımızın kendi değerini farkedemiyen alçak gönüllü sanatçılarından biridir. Çok ama çok önemli bir ustadır” dedi. İlk defa görüyordu Metin Eloğlu’nu. Çok zayıftı. Uzun bir süren bir hastalıktan yeni kurtulmuş gibi halsiz görünüyordu. Omuzları çökmüş, bu omuz çöküntüsü sırtında ufak bir kambur oluşturmuştu. Siyah gözlüklerinin ardında saklanan yorgun gözbebeklerinde biriktirdiği acıları, hastalığının düşüncesinde yıprattığı bağbozumlarını saklamak istiyor gibiydi. Boğazlı siyah kazağı, koyu yeşil kadifemsi pantalonu, karasarı yüzü ve sarkık bıyıklarıyla elit bir Pakistanlıyı andırıyordu. Alaycı bir gülümseme geziniyordu hırçınlık, korku, endişe çizgilerinin seğirdiği esmer yüzünde... “Sağol reis” dedi Metin Eloğlu, babama sarıldı. Babam bana dönerek,” Biz Metin abinle birbirimize adlarımızla seslendiğimiz, birbirimize gereksinim duyduğumuz ve birbirimizi aramaya, sormaya başladığımız 1953 yılından bu yana yaşamın genişliklerindeki, darlıklarındaki çıkmazlarında birlikte yakaladığımız, özümlediğimiz tadlarla, gerçeklerle, gerçeklerin çeşitleriyle dolmuş 20 yıllık bir arkadaşlığımız, dostluğum var...” dedi. “Metin Eloğlu kendisiyle, başkasıyla boyuna tartışan bilinen bilinmeyen sorunları eşeleyip hep gündeme getiren has bir sanatçımızdır. Kimsenin yazamaya cesaret edemediği şiirlerin babasıdır. Edebiyatımızın öncülerindendir. İnsan’dır. Sokağın yaşayan dili ve kültürünü kendi diliyle anlatabilen, eleştiren, hırçın, toplumcu, muhalif bir şairimizdir. Yozlaşma, Burjuva eleştirisi, halkçılık, tarihle hesaplaşma, özgürlük, doğa, erotizm, karamsarlık, aşk şiirlerinin yazarıdır Metin abin ve bir örneği de benzeri de yoktur.” “Sağol reis” dedi Metin Eloğlu, babamın anlattıklarından memnun olduğunu, mutlu olduğunu yansıtan bir sesle. “Ne oluyor yani reis? Seni böyle arada sırada bir mi göreceğiz? Özletiyorsun kendini” dedi eleştiren, özlem yüklü bir sesle. “İdare ediyoruz işte eski memur gibi...”dedi babası cebinden çıkardığı Birinci sigarasından bir tane yaktı. “İnsan bir telefon eder arkadaş...” dedi Metin Eloğlu, bir sigara daha yaktı. ”Dr. Bahar senin Ankara’da yaşadığından söz etmişti. Ankara’ya taşınmışsın. O karanlık, insanın nefes almakta zorluk çektiği, bana sürgün kasabalarını anımsatan Ankara’da nasıl yaşıyorsun be reis?” “Haklısın Metin” dedi babası, kolunu Metin Eloğlu’nun omuzuna koydu. Yanında olduğum için Ankara ile ilgili sorulara yanıt vermekten kaçınarak, „Bundan sonra artık daha sık görüşürüz. Sana karşı mahcupum biliyorum oysa hep aklımdasın ve düşünüyorum. Sözümü yerine getirememenin tedirginliğini yaşıyorum .Senin azarlarına maruz kalmamak için girip çıktığım mekanlarda olmamanı diliyorum bazen ve dua ediyorum. Eğer yoksan rahatlıyorum, karabasanların baskısından kurtuluyorum. Ama inan ne zaman sana söz versem bilinmeyen bir güçün karşıma çıkardığı binlerce engelle karşılaşıyorum ve bir türlü sana sözümü tutamıyorum. Ne söylesen haklısın.” dedi. Bardaklara konan viskiler “En kötü günümüz böyle olsun” denilerek içilmeye başlandı. Ecevit’ten Kıbrıs’tan Erbakan’dan konuşuldu. Türkiye’nin içinde bulunduğu karanlık günlerden nasıl çıkacağı tartışıldı. Metin Eloğlu’nun Sovyet Yazarlar Birliğinin davetlisi olarak Necati Cumali ile beraber yaptıkları Moskova gezisini, esas davetli olan Oktay Rıfat’ın hastalığını bahane ederek geziden nasıl vazgeçtiğini konuştular. Yılmaz Güney’in birkaç gün önce Yumurtalık savcısını nasıl vurduğu konuşuldu. Hapse girdikten sonra öykü, şiir ve genel fikirleri üzerine yazılar da yazdığı edebiyat dergisi -Güney- üzerine konuşuldu. Hapiste farklılaştığından, lümpenliştiğinden söz ettiler. -Babası ile beraber evde oldukları bir saatte radyodan duymuşlardı Yılmaz Güney’in katil olduğunu. Babası hemen tanıdığı gazetecilere telefon edip olay hakkında bilgi almıştı. Yılmaz, ayni mekanda içki içtikleri savcı tarafından tahrik edilmişti. Savcının saldırısına maruz kalmıştı. Bu arada silahlar patlayınca savcıyı gözünden vurmuştu- Anarşistlere yardım ettiği gerekçesiyle iki yıldır devam eden tutukluluktan, af kanunu gereğince özgürlüğe kavuşmasından sonra daha dikkatli olması gereğine dikkat çekilip, -Cağaloğlu yokuşunda karşılaştıkları ve bir müddet ayaküstü sohbet ettikleri- Yılmaz Güney’i eleştirdiler ve onun için üzülüp şerefine içtiler. Yugoslavya’nın en büyük edebiyat ödülü olan “Altın Çelenk”ödülünü kazanan Fazıl Hüsnü Dağlarca konuşuldu. Auden ve Neruda’dan sonra Dağlarca’ya verilen bu ödül ile Türk şiirinin gündemi tartışıldı, Dağlarca’nın, Cemal Süreya’nın, Edip Cansever’in İlhan Berk,Turgut Uyar, Ülkü Tamer, Ece Ayhan’ın şiirlerinden örnekler verilerek 1960’lı yılların ortalarına kadar devam eden şiir anlayışı İkinci Yeni ve genç şairler tartışıldı. Sait Faik Hikaye Ödülünü kazanan Fakir Baykurt ve Can Parası kitabı üzerine , Türk Dil Kurumu ve Orhan Kemal Roman Armağanını kazanan yazarlar, şairler üzerine konuşuldu. Ödül sisteminin çürümüşlüğü tartışıldı. Viski şişesi yarılandıktan sonra Ara Güler, Metin Eloğlu, Babam ve benim bir arada resmimi çekti. Ben de onların resmini çektim. Ara Güler, ufak bir müzeye dönüştürdüğü odalarına yerleştirdiği, Nemrut Dağı‘nı, Aphrodisias, Cannes Film Festivali, Nuh’un gemisine ait olduğu söylenen fotoğrafları, sessiz filmle uğraştığı makineleri, Salvador Dali, Picasso, Ansel Adams, Alfred Hitchcock ve İndra Gandhi‘nin, İstanbul’un,Türkiye’nin fotoğraflarını çeken makineler arasında dolaştırıp bilgi verirken tüm hücrelerimi beyaz kelebekler istila etmişti. Tadına doyamadığım sevinçlerin esiri olmuş, büyülenmiştim... Yaşamımdaki ilk kızı öptüğümde de ayni duyguları yaşamıştım. Mutluluğum tadlandıran sevinç dalgaları dengemi bozmuş, ne yapacağımı bilmeden sağa sola yalpalamaya başlamıştım. Kendi kendime gülüyor, dudaklarıma dokunuyordum ikide bir. Zaman içinde bitmesini istemediğim bir yolculuğa çıkmış gibiydim...Dilim tutulmuş Ara Güler’e yöneltmek istediğim sorular dilimin ucuna kadar gelmesine karşın bir şey soramıyordum. Büyülenmiş gibiydim. Yıllardır sahip olmak istediğim ama parasızlıktan alamadığım fotoğraf makinelerinin benim şaşkınlığımı seyretmelerini görür gibi oluyordum beni yansıtan objektiflerinde. Oturduğu semtte komşularının bir fotoğraf dükkanları vardı. Okuldan veye resme ihtiyacı olduğunda Seyit amcaya giderdi. Bazen onun negatif resimler üzerine yaptığı rötüşleri seyrederdi dakikalarca. Resmini çektiği körüklü, siyah bir bez parçasının sarktığı, kendisini ters gösteren makine üzerine arka arkaya sorular yöneltirdi... Kısa bir süre Bakırköy’de Fotoğraf dükkanında da çalışmıştı. Resimleri tab etmesini öğrenmişti... Bir fotoğraf makinesi olsaydı İstanbulu’u dolaşır her gün yüzlerce resim çekerdi geleceğe bırakmak için. Ara Güler’in evin içindeki fotoğraf makinesi müzesini dolaştıktan sonra istemeyerek girdiği gecenin korktuğu gibi itici, sıkıcı değil öğretici, mutlu edici, içinde Türk şiirinin en önemli isimlerinden biri olan Metin Eloğlu ve dünya fotoğraf sanatının temsilcisi Ara Güler’in baş rölünü oynadığı canlı bir film gecesine dönüştüğü için hem mutlu hem gururluydu. Babam bardağını Eloğlu’nun bardağına dokundurdu: ”Metin Abi nasıl gidiyor?” “Hani sen beni Taşlıtarlaya götürecektin? Marulla, cacıkla, yeşil erikle rakı içecektik...” dedi Metin Eloğlu “Kaç kez çağırdım ama tenezzül edip bizim fakirhaneyi şenlendirmedin Metin abi. Sadece marul değil evde hazırlanmış acılı tarhana çorbası ve acılı turşuyla da rakı içicez. Dallarından kopardığın kütür kütür sulu erikleri tuza banıp yerken. Dalından kopardığın incir ve dut ile de rakı içeceğiz. Yeter ki sen gel...” dedi babası. (Taşlıtarla’daki yarısına beton dökülmüş, diğer yarısında mürdüm eriği, can eriği, nar, ayva, asma, dut, yeşil büyüyüp sonradan kırmızlaşan çok sulu bir erik çeşidi ve beyazımsı bir ürün veren şeftali ağacının oluşturduğu, sokağın ismine uygun olarak güllerle, yıldız çiçekleriyle, hanımeli, fesleğen ve adını bilmediği diğer çiçeklerle dolu bahçe, zaman zaman Türk edebiyatının çok önemli kişilerine tanıklık ederdi. İstanbul’da içtikten sonra gecenin bitmesini istemeyen babam arkadaşlarını alır ve eve getirirdi. Hemen komşulardan tabak takımları, sandalyeler, çatal kaşıklar, masalar, masa örtüleri istenir ve beton kısma masalar yanyana dizilirdi. Annesi kıymali ev tarhanası yapardı. Pilav yapardı. Mezeler hazırlanırdı. Komşulardan temin edilen etler kızartılırdı... Fırında kalan son ekmekler alınır, rakı bulmak için açık büfeler aranırdı... Şarkılar, türküler, gazellerle Türkiye kurtarılmış olarak gece biterdi...) “O zaman al beni, kolumdan tut ve götür, gerekirse sürükle” dedi Metin Eloğlu kapalı gözlerle ve sözcükleri yassılaştırarak. ”Ben erikle rakı içmek istiyorum...” Arka cebinden çıkardığı tarakla saçlarını taradı arkaya doğru. “Yaza artık...” dedi babası. Keyiflerin çakırlıktan sarhoşluğa döndüğü anlarda Metin Eloğlu babam için yazdığı ve yeni çıkacak olan kitabında yer alan bir şiiri okudu... Ne iş Olsa Yaparım Muzaffer Buyrukçu’ya Hiç uyumadan,sabahın körüne uyanırım Dürtsene şunu! Dürtsene şunu! Babam alkışladı. ”Çok güzel olmuş Metin”dedi. ”Bu şiire içilir…” Kadehleri tokuşturdular. Gece bittiğinde yağmur hızlanmıştı. Erdem Buyrukçu
Kapısı nerde bu doğa-toplum-kişi civeleğinin
İkiyüzelli gramı kaç para?
Sırtladım mıydı hödük küfeyi,
Hozat kadar,eşim Hatçe’yi de bilirim
İstanbul’u mu? Kanıma azıcık ekmek doğra...
Dedekorkut da öldü, ağamdır, şudur-budur
Babamın adı Zavallı Ömer
Ekmek yemekse... eski huyumdur
Ama siz isterseniz yaşatın, istersen öldür.
Ketengömlek diye bir semt var mı buralarda?
Erik pestilinin önü çok kalabalık.
Balık mı?
Hangisi balık?
Dürtsene şunu!
Eh, erken geldikti, erken gidiyoruz!
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR