(5)

GEÇMİŞ ZAMANIN İNSANLARI

 
Yaşlanmanın şanı "nerede eski günler" diye başlamaktır. Nerede eski kirazlar, nerede eski denizler vs. Şimdi kirazlar tatsız, denizin kokusu yok, öldü ölecek. İnsanlar hala çeşitlilik gösteriyor ama her yerde küçük ekranlara dokunup duruyor, karşılıklı otururken bile birbirlerine mesaj atıyorlar. Ah! mehtabı atlamışız! Rast gelirlerse bir fotograflayıp geçiyor, güzel çıkarsa paylaşıyorlar. Dışarı çıkıp gören olursa, "aaa! tıpkı resimlerdeki gibi" diyor. İmaj gerçeğin önüne geçiyor.
 
Epey zaman önce, 1980'lerin sonu filan. Karaköy'den otobüse bindim, Beşiktaş'a gidiyorum. İki öğrenci konuşuyor. Birisi altıncı, diğeri ise en çok dokuzuncu veya onuncu sınıf öğrencisi gibi. Büyük olan "benim zamanımda buralar başkaydı" diye anlatmaya başladı. Şaballayıp kaldım. Demek her neslin bir "benim zamanım"ı var dedim. Şimdi 1980'ler diye dizi çekiyorlar. Benim için 1980'ler her şeyin bittiği yıllardı. Tekrar başlatmak için uğraşıyorduk ama el attığımız her şey kuruyordu. Benim sonum, çoğu kişi için kendi başlangıcıydı.

O zamanın insanları artık yok. Zaten hayatta kalanlar da yaşlı, kim bilir hangi köşede. Bazılarını sadece bir kez gördüm ama iz bıraktılar. Bazılarını yüzlerce kez gördüm en ufak bir iz kalmadı.
 
Bu anlatımlara 1967'den başladım, oradan devam edeyim. O yıllarda Kızılay'da AST'ın tam karşısındaki Lale Apartmanında otururduk. Devrimcilik moda olmaya başlamıştı. Bir olay olduğu zaman tiyatronun önünde toplanan devrimci ağabeylere, ablalara gıptayla bakardım. Onların toplumda bir rolü olduğunu düşünür, "inşallah ben büyüyünceye kadar büyük mücadele başlamaz" derdim. Hepsi çatık kaşlı, erkekler pos bıyıklı, ciddi bakışlıydı. O kadar ciddiyetten mutlaka bir şey çıkarmış gibi gelirdi. Yani 40 Osmanlı mutasarrıfı 40 paşayla bir araya gelseler, ancak o kadar ciddiyet akardı paçalardan. Ama içten içe durum neydi, o zamanlar bilemezdim. Biz o kadar ciddi görünüşlü değildik. Şamatamız boldu. Ama çok daha çalışkan ve üretkendik.
 
1968 yazında altı arkadaş, ilk kez ailelerimizden ayrı tatile gidiyoruz. Trenle izmir'e gideceğiz, oradan otobüsle devam. Yol 28 saat sürecek. Ankara garında trene bindik, tabii hemen vagon restoranda içeceğiz ya. Laf lafı açtı, saatler geçti, tren Eskişehir'i geçince kompartımana döndük. Bir dede, nine, gelin ve üç torun işgal etmişler, küçük çocuklar uyumuş bile. O zamanlar satılan ucuz koridor bileti almışlar. Belli ki kaldırsak perişan olacaklar. Kıyabilir misin. Haydii, sabaha kadar koridorda sigara ve sohbet.

Bir süre sonra sohbete bizden az büyük birisi karıştı. Biz o sırada 16'yız, bu arkadaş da en çok 20-21 gibi. Fakat inanılmaz bilgili. Hangi konuyu açarsak açalım bizi mat ediyor. Hatta, bizi mat etmekten hoşlanıyor, eğleniyor gibi. Tarih, felsefe, siyaset, edebiyat, ne isterseniz biliyor, derinlemesine biliyor. Kimsin, bunları nereden öğrendin, nereden gelirsin, nereye gidersin diye soramadık tabii. Konuşa konuşa gün doğarken İzmir'e geldik. Yolun nasıl geçtiğini anlamadık.

Sekizde burunlu Bodrum otobüsü hareket etti, motor hararet yaptıkça verilen zorunlu molalar dahil, güneş batarken on iki saatte ancak ulaştık. Sonradan yapılan geniş yollar tüm güzellikleri mahvetti. O zamanlar Bodrum'da en çok 200 kadar turist olurdu ve yemek yenecek sadece 3 yer vardı. Denize girmeye Bardakçı koyuna giderdik ki orada tek bir yapı yoktu. Her gün yaşlı bir amca tekneyle gelir, oradaki kaynaktan tenekelere su doldurup gider, evlere dağıtırdı. Ben de mayomun cebine bir 25 kuruş koyar, limana kadar yüzer, çıkıp bir koruk şerbeti içtikten sonra yüzerek dönerdim.

Ertesi sene orada çadır kurduğumuz sırada bir bina zuhur etti, sonra iki küçük otel yapıldı. 1970'e kadar iki yıl daha gittik. Bodrum üç yılda o kadar hızla bozuldu ki, ben sonra, sinirimden en az yirmi yıl bir daha ayak basmadım. 1990'dan sonra bir kaç kez uğrayıp hayıflandım. Ebediyen kaybolan cennetlerden biri daha. Bodrumun hala hayranları var. Benim için sadece üzüntüdür. Ama sonra her yer aynı akıbete uğradı.
 
Zıpkın balıkçılığına merak salmam da bu yıllardadır. 71-73 arası bunun için Mersin Kızkalesi yakınlarında kamp kurardık. Bu alanda çok yetenekli değildim. Ancak Kızkalesi'nde tanıştığımız balıkçı İsmet her gece tek başına gece parakete atmaya çıkarken bizi yanına alır, yardım ederdik, ama bizim yardımımıza gerçekten ihtiyacı olduğundan değil, daha çok sohbet için bizi yanına alırdı. Dediğine göre yabancı bir kızla aşk yaşıyorlardı ve evlenip kızın memleketine gideceklerdi. Her halükarda her dönüşte bize iri bir lagos verir, biz de sabah bunu domatesli soğanlı güzel bir yahni yapıp, önce çorbasını içer, sonra da balığı yerdik. Sebzeleri yakındaki bahçeden, açık zeytinyağını da kahveciden litreyle alırdık. Geçmiş zaman bereketi.

ahmet yıldız

O tarihlerde Kızkalesi'nde tarihi harabelerin dışında sadece bizim çadırımız olurdu. Yolun hemen üzerindeki tek kahvenin de ara sıra gelen balıkçılardan ve bizden başka müşterisi yoktu. Kahvecinin sadece tek bir 45'lik plağı vardı ve her gün en az 60 kez çalar, biz de sessizlikte çok uzaktan bile rahatça duyulan şarkıyı dinlerdik: "Körolası çöpçüler aşkımızı süpürdüler." Sonra bir grup Mersinli genç geldi, bizden biraz büyüklerdi gerçi ama akşamları kamp ateşi etrafında çok hoş sohbet ederdik. Aralarından birisi müthiş bir fıkra ve hikaye anlatıcısıydı. Her gece yarısına kadar közde üstü üstüne çay demlenir, belimiz ağrıyıncaya kadar güldüren müthiş hikayeler anlatırdı. Zaten kampın en hoş tarafı gece ateş etrafında yapılan çaylı sohbettir. Hava soğudukça önce kazağı, sonra montunu giyersin. Uyku bastırıp tuluma girince sadece tek gözün açıkta kalır, yıldızlara bakarken dalıp gidersin.
 
Bir gün İsmet geldi: "Sizi bu akşam bir tekneye götüreceğim, misafir olacağız ama yanımdakiler gavur, Türkçe bilmezler dedim, sakın falso vermeyin." Eh, gençlere gır gır gerek. Peki dedik. Hava karardıktan sonra tekneyle yola çıkıp biraz batıdaki Narlıkuyu koyunda demirlemiş olan büyük balıkçı teknesine yanaştık. On-on iki kişi mürettebat güvertede minderlere oturmuş demleniyorlar. Tekne sahibi "Boz" lakaplı balıkçı ise yüzünde bıçak yarası  olan, grinin grisi tenli, bıyıklı, bir gözü kısık, rengi çoktan kaybolmuş kirli beresi yatık, sadece tahta bacağı eksik bir korsan. Yani korsan filmlerinde bile böylesi korsana benzeyen birisini göremezsin. Biz de halkaya dahil olduk ama konuşmuyor, aptal gavur gibi hı hı diyoruz. Boz, İsmet'e bizim gruptaki bir arkadaşı gösterip, "bunu burada bırak" deyince bizim arkadaş bir hoplayıp bir oturdu, onun yüzünü görünce de bizim feci güleceğimiz geldi, ama anladığımızı belli etmemeye çalışarak başka şeylere gülüyor gibi yaptık. İsmet arkadaşın sıkıntısını anladı, hadi biz gidiyoruz dedi. Bizim arkadaş tekneden tekneye adeta uçtu. Biraz uzaklaşınca kahkahaları patlattık. Boz'un adamları "herhalde gavurlar delirmiş olmalı" diye düşünmüştür. Birkaç hafta sonra kampı toplayıp Ankara'ya dönerken Mersin'de meşhur Halil'den cezerye alacağımız tuttu. Orada kıyıda Boz'a rastladık. İsmet'in yaptığı oyunu anlattık. Hadi yaa! dedi. Hep birlikte güldük.
 
O günlerde canlı bir köpekbalığı yakalanmıştı. 1.5-2  metre filan vardı. Yüzdürmeye çalıştık ama çok örselenmişti. Kısa mendireğin içindeki bele kadar gelen su içerisinde günlerce dolaştırdık. Hatta "herkes köpek gezdirir, ben köpekbalığı gezdiriyorum" derdim. Ama bıraktığımız yerde kalıyordu, yaşamadı.
 
Bundan birkaç yıl sonra, Tüm İktisatçılar Birliği (TİB) kurulumca tatil de yapamaz oldum. Bu, çok kısa sürede prestijli bir kurum haline geldi. Çok farklı kesimlerden insanlar sohbet etmeye gelirdi. Örneğin, bir gün 27 Mayıs sonrasında emekli edildiğini anlatan bir subay gelmişti. "Siz beyler" dedi, yeni nesil olarak şuurlu olmalısınız, bizim kuşak bir ihtilal yaptı ama ne ihtilalin anlamını biliyor, ne de yaptığımızın sonuçlarını kestirebiliyorduk, devlet yönetmekle ilgili en ufak bir bilgimiz yoktu, bir cahil cesaretiyle yaptık ama elbette arkası gelmedi, gelemezdi, zaten işler elimizden uçup gitti" demişti. Belki bizim daha şuurlu olduğumuz gibi bir umudu vardı. Benzer şeyler söyleyen bir Kore gazisi de ziyaretimize gelmişti. Bu ziyaretçileri saygıyla karşılayıp uğurladım. Memnun oldum. Ne var ki işler onların umut ettiği gibi gelişmiyordu.

Öncelikle, bizde de, tıpkı onlarda olduğu gibi, tamamen temelsiz bir özgüven vardı. Hayat tecrübelerimiz çok sınırlı olduğu halde her şeyi bildiğimizi, her sorunu çözebileceğimizi ve dünyaları fethedebileceğimizi sanıyorduk. Çevremizdeki diğer kişilerden farkımız daha çalışkan olmamızdı ama sistemli çalışmayı kabul ettiremiyor, yerleştiremiyorduk çünkü, biraz öne çıkan herkes kendisini doğal bir lider olarak görüyordu. Tabii işler biraz ciddiye binince çoğu ortadan kayboldu. Bunların yanı sıra, bir de iyi niyetli, öğrenmeye çalışan çocuklar vardı. Onlara da tam tersine özgüven aşılamaya çalışırdık. Bazen "ben evden ayrılıp devrimci olacağım" diyenler olurdu. Ortada bir örgüt olduğunu, onları alıp sahip çıkacağını sanıyorlardı. Elbette ki böyle bir şey yoktu. Onlar ailelerinin yanına dönmeye ikna için akla karayı seçtiğimiz durumlar vakidir.
 
Bazen farkında olmadan asık suratlı olurmuşum. Arkadaşlar uyardı, gelenleri öyle karşılama, ayıp oluyor diye. Ben hiç öyle sanmıyordum ama herhalde doğru söylüyorlardı. Neyse, aklıma işlemiş ve işte o günlerde kapıdan yüzü aşina gelen birisi girdi. Ah! Hoşgeldiniiz, nasılsınız, çay alır mısınız, buyurun, konu neydi gibi biraz tezahüratlı bir karşılama yapmış olmalıyım ki, bu kez "surat asma dediysek, o kadar da değil, adam şaşırdı" dediler. Meğer ben tanıdık birine benzetmişim ama adam ilk kez geliyormuş. Her halükarda kimseye yaranamıyoruz gitti dedim. Tabii, bir de her gün gelenler askıntılarımız vardı, herhalde onlara asık yüz göstermiş olmalıyım. Bizim teksir makinemiz çok revaçtaydı. Nerede bildiri basmak isteyen varsa bize gelirdi. Özellikle gençler. Bütün bildiriler de aynı paragrafla başlar, sadece son bir iki cümle farklı olurdu. İlk paragraf kaçınılmaz olarak "emperyalist bunalımın üçüncü devresinde, oligarşi (bunun açık tanımı)" vs. Son paragrafta ise konu "dışa bağımlı trafik sistemi nedeniyle kazaya kurban giden arkadaşımız ..., dışa bağımlı eğitim sistemi nedeniyle okulumuzdaki boykot..., dışa bağımlı belediye vs. vs. Sanki ilk paragrafta başka cümle yazılırsa zındık olacak. Ayrıca, bari kendi kağıdınızı getirin çocuklar derdim, "abi, yok valla, n'oolur bu seferlik bi paket de kağıt versen." Tamam son kez derdim ama son kez hiç gelmezdi. Ertesi hafta filan değil, ertesi gün gene gelirler, gene sırıtırlar: "kağıdımız yok abi, bu seferlik..." Hatta, gözle kaş arasında bir paket daha aşırıp basarlardı. Onlarla başa mı çıkılır.
 
Sayısız faaliyetimiz arasında Salı akşamları herkese açık konferanslar, Çarşambaları da üyeleri bilgilendirmek için çağırdığımız konuklarla sohbet toplantıları vardı. Bir Çarşamba Korkut Boratav'ı davet etmiştik. Konu ATÜT'e geldi. O sıralarda derneğimize sık sık gelen bir TCDD çalışanı vardı. Takım elbisesi ve görünüşüyle sanırsınız ki Maliyede Müsteşar Muavini. "Bir dakika sayın Hocam" diye söz istedi. Korkut Hoca da öyle kelli felli bir zatın söyleyeceği sözleri merakla bekledi. Bizimki "Ben köyde büyüdüm" diye söze başladı. "Bizim oralardan tren geçer (herhalde demiryollarında çalışmaya oradan heves etmiş olmalı). Ayrıca köyümüzde inekler öküzler vardır. Bunlar geçen trenlere bakıp dururlar. Köy çocukları da lastik pabuçla gezer. Tabii onlar da trenleri seyreder. Şimdi, bu durumda ATÜT (Asya tipi üretim tarzından) olduğunu söylemek mümkün müdür, bunu nasıl ileri sürerler?" Ben o anda yerimden fırladım, yan odaya geçip kapıyı kaparken Korkut Hoca'nın şaşkınlığını görür gibi oldum. Sonra camı açıp dışarı doğru, o ana kadar nefesimi tutmaktan adeta böğürerek gülmeye başladım. Sokaktan geçenler herhalde orada deli var demiştir. Bir süre sonra dernekten birkaç kişi söz konusu arkadaşın görevli olduğu trene binip vagon restorana oturmuşlar. Tüm diğer müşterileri bırakıp onlara öyle bir ilgi göstermiş ki, bizimkiler utançlarından yerin dibine geçmişler, teşekkürler etmişler ama herkesin homurtusu karşısında yemeklerini hızla bitirip kalkmaktan başka çare bulamamışlar.
 
İşte o dönemin insanlarından aklımda kalan birkaç tanesi. Hayatta olanların hepsine uzun ve sağlıklı bir ömür dilerim.
 
Gelecek yazlıda "iğneler, çuvaldızlar: Sekter dönemim."


MEHMET TANJU AKAD
GERCEKEDEBİYAT.COM

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)