Mehmet Eroğlu ve Mermer Köşk: Mozaik olamayan ülkenin romanı
Çağdaş Türk edebiyatının önemli yazarlarından Mehmet Eroğlu’nun, bazı eleştirmenler ve kendisince de aşk romanı olarak sunulan yeni kitabı Mermer Köşk, evet böyle tarif edilebilir belki; ancak karakterleri ve bağlamı itibari ile başka bir okuma ve değerlendirmeye de açık bulunuyor.
Zaten toplumsalı ve toplumsalın içinde kaybolmaya direnen veya buna gönüllü bireylerin kırılganlıkları ve çatışmalarını, ilk romanından beri konu edinen yazarın bir aşk hikâyesiyle yetineceğini düşünmek bana fazlaca anlamsız geliyor. Mermer Köşk, Eroğlu’nun neredeyse son on yıldır kaleme aldığı eserlerindeki, günümüzü anlatma çabasına yeni bir basamak teşkil ediyor. Fay Kırığı Üçlemesi’nin ilk iki kitabı Mehmet ve Emine’de İslamcı sermaye sahiplerinin siyasete tutunarak yükselişini ve bu süreçte yaşadıkları dönüşümün aile bağlarına etkisini ve bunlara bir şekilde değen, toplumun diğer kesimlerine mensup kişilerin savrulmalarını; 9,75 Santimetrekare’de yine Kürtleri, savaşı, travestileri, mültecileri, Gezi’yi anlatarak bugünü edebiyata taşıyan yazar sanıyorum ki bunu şerh düşmek ve yaygınlaşmak anlamında bir mecburiyet hissi ile sürdürüyor. Bununla beraber, yazarın tüm romanlarında ortak nokta denilebilecek, karakterlerin seçkinci bir yaklaşımla yaratılması alışkanlığı da sürüyor. Bunu, okurun, pek çok sanat eserinde kendisine yakın ve kendisi gibi olan kişilerle zihinsel ve duygusal ortaklık kurma istek ve eğilimine, Eroğlu tarafından set çekilmesi anlamında söylüyorum. Yazarın, son romanındaki olayları, yakın bir zaman dilimindeki sürece paralel işlemesi konusu da var ki, bu da bence kitabın geneline bakıldığında, sadece fon olma ve konunun "transpoze" edilmesine olanak sağlaması için yapılıyor. Bunu ne sebeple söylediğimi anlatabilmem içinse, elbette, romanın içinde kısaca iz sürmek gerekiyor. Olaylar, 2015 yılında geçiyor Mermer Köşk’te: Ülkemiz için çok önemli değişimlerin olduğu, siyasi tarihimizin yönünün ciddi biçimde değiştiği 7 Haziran 2015 seçimleri öncesinden başlayıp 1 Kasım 2015 seçimlerinin biraz ötesindeki bir süreçte. Uğur hayatlarına girmeden önce de, birbirleriyle görülmemiş hesapları bulunan fertlerden mürekkep Demir ailesi şirketlerin asıl sahibi olan İsmail ve Hasan Demir biraderlerden, Hasan Demir’in kızları Ezgi ve Öykü ve de eşi Neslihan Demir’den ibarettir. Büyük kız Öykü ise, bizim ancak sermaye kanallarındaki dizilerde görebileceğimiz türden, zamanını tenis oynayıp alışveriş yaparak, isimli mekânlarda görünüp magazin dergilerine fotoğraf vererek yaşayan biridir. Anne Neslihan, yani Neli eşinin işyerinde bir sekreterken onunla evlenip sınıf atlayan, eşini gizlice idare eden ve geçmişini hatırlamaya bile tahammülü olmayan, sürekli planlar yapıp herkesin buna uymasını bekleyen bir kadındır. Hasan Demir, on yıllarca uğraşarak edindiği servet ve itibarını korumak, iktidar partisi ile arasını hoş tutmama gafletine düşüp madara edilen diğer burjuvalar gibi olmamak için, idare-i maslahattan başka bir şey düşünmeyen tipik bir TÜSİAD kuklasıdır. Uğur ise, annesiz ve babasız büyüyen, hep yatılı ve parasız okumuş, nihayetinde zekâsı ve çalışkanlığı sayesinde Galatasaray liseli ve üniversiteli bir hukukçudur. Hayali ise ne avukatlık ne de ücretli çalışılan herhangi bir ortalama iştir; tek hedefi zengin olmak, yoksullukla geçen çocukluğunun intikamını hayattan alabilmektir. Mehmet Eroğlu, Uğur karakterini çizerken, ona sürekli olarak yakışıklılık ve kibirlilik atfetmektedir. Romandaki çatışmaları evet bu özellikler belirleyecektir belki; ama bunların neredeyse iki sayfada bir tekrar edilmesi, hem okurda rahatsızlık hem de yazarın ilk romanlarındakilerin tersine bir sığlık yaratmaktadır. Bir yerde kendisi için, Dostoyevski seviyesinde psikolojik tahliller içeren romanlar yazdığı söylenen Eroğlu’nun aşkın kibir, tutku, öfke gibi güdülerle belirlendiğini ya da yok edildiğini anlatmak için bu denli tekrara düşmesi, okura algılayacak hiçbir şey bırakmayıp her şeyi kendinin söylemesi, hem kendi edebi seviyesine hem de bu bağlamda yazılan romanların biçimine uygun değildir. Öykü, şarap üretimi yapan bir şirket kurmak hevesine kapılır ve bu konuda kendisine yardım etmesi için, ailenin çalıştığı hukuk bürosundan bir avukat görevlendirilir. Bu kişi, büroda yeni çalışmaya başlayan Uğur’dur. Öykü ve Uğur, henüz ilk görüşmelerinde bir tutku yarışı ve ego kavgasına girişirler, aralarında bir aşk doğmakta; ancak kimin efendi olacağı bilinmemektedir. Çok geçmeden, kibri ve yakışıklılığı ile bu şımarık ve çok güzel patron kızını, yatakta kölesi haline getirmeyi başarmıştır, hep onlardan biri olmak istediği burjuvaların arasına hızlı bir giriş yapan genç avukat. Bundan sonraki süreç, kızının bu küstah ve ne olduğu belirsiz, servet avcısı avukatla ilişkisini öğrenen Neslihan Hanım’ın müdahale ve manevraları ile şekillenecektir. Öykü ile bu hadsiz adamın evliliği, hayal düzleminde bile ürkütücüdür. Neli’nin amacı, kızını, devrik Osmanlı hanedanına mensup bir beyefendi olan Selçuk Ataman ile evlendirmektir. Bu dönemde Uğur, milyonlarca insanın dergilerden ve televizyondan görebildiği bir kadınla beraber olmanın mutluluğu içindedir; ancak Öykü’nün bu ilişkiyi herkesten saklıyor olmasına tahammül edememektedir. İyice saldırganlaşmış, bir anlamda da şımarıklaşmıştır. Ancak Öykü annesine bağımlı bir kızdır ve Neli sahneye çıkmak üzeredir. Tam da o günlerde, "ezilenlerin sesi" olma iddiasındaki HDP, aldığı oy oranıyla ve çıkardığı vekil sayısına rağmin seçimlerden önceki "Türkiye partisi" olduğu iddiasını rafa kaldırmış; geleneksel Kürt milliyetçisi tabana hitap edecek söylemler üretmeye başlamıştır. Baba, Hasan Bey, hastadır; uzun süre tedavi görecek ve sonra da zaten ölecektir. İktidar onda görünmekte ise de asıl patron eşidir. Tıpkı bizim ülkemizdeki gibi; görünenlerin arkasında, derininde bulunan ve “kutsal devlet”in “tehlike”ye düştüğü zamanlarda faaliyete geçen güçler gibi. Neli, Öykü ile Uğur’un birbirinden kopmasını sağlayacak her şeyi yapmıştır. Tam da o günlerde, önce "sosyalist" gençler Suruç’ta, sonra devrimci ve demokrat tüm parti, dernek, örgüt ve sendikalara üye güzel insanlar Ankara’da bombalı intihar eylemleri ile katledilecek; bazı gruplar şehit cenazelerini bahane ederek ülke genelinde HDP bürolarına saldıracak, buraları ateşe verecek ve karakola dahi çağrılmadan evlerine döneceklerdir. Devlet denilen baskı aygıtı, nasıl ki her ülkede her dönem binbir dümen çeviriyor ve bunu da “ülkenin bekası” için yapıyorsa Neslihan Demir de o çok değer verdiği mermer köşkü ve onun bahçesini korumak için her türlü oyunu oynamaya hazırdır. Neli için önemli olan topraktır, vatanı saydığı bahçesidir. Vatan mı? Her şeyden kutsaldır. Ancak hesapta olmayan, Amca İsmail Bey ve Ezgi’nin, hayatları boyunca onlara ettiklerine karşılık, Neli’den intikam almak için yaptıkları planlarıdır. Bacakları yamuk, çirkin, uyuşturucu bağımlısı yeğenini, Uğur’a teklif eden İsmail Demir şirketlerin yüzde ellisine sahiptir ve bunu yeğenine devredecek, Ezgi’nin, babası ölünce kendisine kalacak payla birlikte, neredeyse Demirler’in mal varlığının yüzde yetmişine sahip olmasını sağlayacaktır. Ezgi’nin kocası olacak Uğur ise, bu payı yönetecek, Neli’yi ve kendisini küçümsemekten vazgeçmeyen Öykü’yü köşkten atarak onlara en büyük kötülüğü yapacaktır. İsmail Demir, bir anlamda, emperyalist devletlere benzemektedir. Ülkemizin içindeki her türden politik sorunu daha da büyüterek bunlara müdahil olan Batılı küresel güçlere yani. Ezgi Demir mi; o da bu sömürgecilere alet olan piyonlara elbette. Oscar Wilde’ın Sosyalizm ve İnsan Ruhu kitabında anlattığı ve nefret ettiğini söylediği, bir gün hep zengin olmak isteyen yoksullara benzettiğim Uğur ise, her türlü işbirlikçiliğe açıktır. Karakteri intikam ve ilkesizlikle yoğrulmuştur. Ülkemizdeki, devlete kafa tutabilmek amacıyla ABD’den, AB’den yardım ve destek dilenen “demokrasi güçleri”yle aynı çizgidedir bu hırçın avukat da. Tam da o günlerde, 1 Kasım seçimleri yapılmış emekçi halkımız, mevcut iktidarın değişmesi durumunda başımıza neler geleceğini gösteren, altı ayda yüzlerce masum insanın ölümüyle başlayan ve biten bir filme seyirci edilmiş, adeta dövüle dövüle AKP’ye tekrar kul köle yapılmıştır. Sonra mı? Mehmet Eroğlu, romanını bir değil üç finalle bitirmiştir. Ayrıntılarına girmeyeceğim bu sonları, kitabı okuyanlar görüp öğrenecektir. Ancak şunu eklemeliyim ki, Eroğlu, bunca yaşanandan sonra, karakterlerinin güzel günler göreceğini düşünmemektedir. Finalde herkes kaybetmiştir özetle. Bir kişi hariç: Neli! Peki, ülkemizde neler olacak? Bunca badireden sonra, Neli dışında birilerinin kazanma olasılığı var mıdır? Yakın zamanda bu sorunun cevabı netlik bulacak. Yukarıda söyledik, Neliler, bu toprakları sadece toprak olarak görürler, gördüler. Bu ülkenin emekçilerini “mecburen” yaşatırlar. Çünkü devlete ve patronlara ucuz işgücü lazımdır. Eğer bunlar çok konuşur, gazete çıkartır, seçimlerde yüksek oy alırlarsa falan katlanmaya da gerek kalmaz. Biz, her etnik halkla hep birlikte daha güzeliz, mozaiğiz deriz; onlar ne mozaiği ulan, mermer mermer, derler! Mermer köşkleri için, anlamını ve değerini bilmedikleri ve mermere çevirdikleri vatan için yok etmekten, öldürmekten, olmadı hapse atmaktan çekinmezler. Uğurlar yanlış yaptı diye, onlara yaşam hakkı tanımazlar; ancak Uğurları siz yarattınız deyince de kızar, size hain derler. Desinler. Nazım’a da demişlerdi. Romana dönersek; Mehmet Eroğlu, alt metni zengin, güncel ve dili ve anlatımıyla da her zamanki gibi ortalamanın üzerinde bir eser üretmiş. Aşk romanı olduğunu düşünmüyorum bunun. Yine yazarın her kitabında olduğu gibi, bunda da çok fazla aforizma var ve yine ister istemez soruyoruz, acaba sadece bu aforizmaları yaratabilmek için oturup roman mı yazıyor Eroğlu? Kitabın gerçeklikle ilişkisinin zayıf olduğunu da ekleyelim. Bu denli siyasi çalkantının olduğu bir dönemde, ülkece tanınan bir patronun iki kızıyla seks yapabilen, bunları ara ara tokatlayan, terk eden, onlara sonra geri dönen bir adam olabilir mi; bu sermayedarların dünyasına girebilmek bu kadar kolay mıdır; bu sorular da bir kenara not edilmeli bence.
Çünkü Mehmet Eroğlu’nun derinlikli ve büyük zahmetle ortaya çıkarıldığı çok belli olan Zamanın Manzarası, Düş Kırgınları kitaplarındaki karakterleri, son dönemki eserlerinde pek yer almıyor.
Nitekim yazar, kitabın henüz başında, Mehmet ve Emine’deki çevreye geri dönüyor; ancak bizi bu sefer yeşil değil “Batıcı ve laik” burjuvazinin dünyasına götürüyor.MERMER KÖŞK ROMANINDA OLAYLAR
Romana isim olan mermer köşkün sahibi, Anadolu’dan İstanbul’a gelen ancak kırk elli sene içerisinde yüzü Batı’ya dönük ve geleneksel diyebileceğimiz Türkiye burjuvazisine dâhil olan Demirler ailesi ve bu aileye adeta musallat olup hem kendi hayatını hem de ailenin geleceğini uçuruma sürükleyen genç avukat Uğur Bakıcı’nın hikâyesidir eserde anlatılan.
Amca İsmail Bey ve küçük kız Ezgi, bir sinir ve kas hastalığı olan CMT’den mustariptir ve bu, ilerledikçe ayaklarında ve bacaklarında şekil bozukluğuna sebep ve yürümelerine engel olan rahatsızlıktan kaynaklı, günlük yaşamlarında ve insan ilişkilerinde sorunlar yaşamaktadırlar. Nitekim İsmail Bey, köşkün bahçesi içerisinde, diğerlerinden ayrı yaşamak istediği için yaptırdığı binada hayatını viski ve puro içerek geçirmektedir ve yeğeni Ezgi de neredeyse yıllardır onunla birlikte kalmaktadır.ELEŞTİRİ
Bu ilkesizlik, Uğur’un, karnında çocuğunu taşıyan karısı Ezgi’nin koynundan çıkıp cinsel tutkunun etkisiyle Öykü’ye boyun eğmesine ve aylarca onunla sevişip kendini tatmin etmesine kadar varacaktır. Özetle Uğur kaybetmiştir; onurunu ve kısa zamanda edindiği gücünü.
Alper Erdik
YORUMLAR