Meclis Parkında Özkıyım / Günay Güner
Ağabey, inanın konuşamıyorum; ağzım dilim tutuldu. Olaydan sonraki yaklaşık bir ay kendimde değildim. Yalnız ben mi anam, kardeşlerim, mahvolduk… Bundan böyle bize her sevinç uzak. Kardeşim Tuncay Samalı’nın cenazesini alır almaz, kapıyı, pencereyi kapamadan, Çorum’a, köyümüze döndük; oranın toprağına verdik. Mutlu olamadığı, kötülüğünü, acımasızlığını kanıksayamadığı, bu yüzden daha on dokuz yaşında canına kıydığı bu kentin toprağına vermedik.
Gazeteci olarak yalnızca sen aradın bizi buldun bu Çorumlarda. Çok sağ olasın. Başka gazeteci görmedik; korktular herhalde. Uçuk, kaçık, sade suya tirit konular varken ne gerek var Tuncay’ın gidişini yazmaya.
Evet ağabey, Tuncay on dokuz yaşındaydı. Kısa zaman önce Çorum’dan gelmiştik ailecek. Akdere Mutlu Mahallesinde bir gecekondu tutmuştuk; iki odalı, küçük pencereli… Seksen lira kira verirdik; ona göre tahmin edersin. Mahallenin adı da bizimle alay eder gibi; mutlu! Geçim sıkıntısı, hemen hiçbir gereksinimin karşılanamadığı koşullarda nasıl mutlu olunabilirse…
Gelir gelmez inşaatları soruşturmuştum; belki geliri daha iyice olabilir diyerek. Gez dolaş yok. İnşaat işi yok. Herkes bir yerleri parsellemiş; kırıp giremiyorsun. Güneydoğudan gelen müteahhit bile çalıştıracağı adamlarını beraberinde getiriyor. Kaldı ki inşaat bir yana, iş aramak için ulaşım parası bile sorun; iki buçuk, üç lira… Günde birkaç yere görüşmeye gitsen on beş yirmi lira. Gün içinde bir şey yemeyi düşünmeyiz zaten; çoktan unuttuk. İyi günümüzdeysek, yarım ekmeğe bir parça helva bizi ayak tutardı. Son zamanımda bir fırında iş bulmuştum.
Ağabey, köyde ekip biçecek durumumuz kalmamıştı; tohumdu, ilaçtı, gübreydi…alacak gücümüz, satsak kazancımız yoktu. Bir umut dediydik; düştük yollara büyük kente… Nereden bilirdik gözümüzün ışığını, kardeşim Tuncay’ı bunalıma sokacağımızı…
Anlatırken bile yeniden bir titremedir alıyor beni. Köyümüzün, dolayısıyla ailemizin yapısı biraz ayrıdır ağabey. Öyle insan onurunu her an paspas edecek bir yaşamı kanıksayacak, her kötülüğe alışacak bir yapıda değiliz. Diploma anlamında değil ama ağabey, genel anlamda okuyan bir köyden geliyorduk. Kimi kır insanı yürümeye başlarken silahşorluğu, keskin nişancılığı öğrenir; bizim köyde yürümeye başlarken peyke altında, kehribar bıyıklı, tespihli, ağır konuşan adamlardan meseller dinlersin. Biraz daha büyüdüğünce cenk kitapları okursun; çerçilerden alınmış. Kendine yettiğinde romanlar, öyküler…elinden düşmemeye başlar. Bu iyi miydi, kötü müydü, Tuncay’dan sonra kuşkuya düşmedim dersem yalan olur.
Tuncay da çok okurdu ağabey. Fakir Baykurtlar, Yaşar Kemaller, Orhan Kemaller, Aziz Nesinler, Nâzım Hikmetler…sandığında geldi bu kente. “Bu kente, bu kente” deyip durduğuma bakma, Ankara da hak etmiyor bunu. Cumhuriyetin başkentinde nasıl olabildi, bu acı nasıl yaşanabildi hâlâ inanamıyorum… Tuncay’ı son kez, çalıştığım fırına gelip elli simit aldığında gördüm. Nasıl olduydu bilmem, biraz ara verebilmiştim yoğun fırın çalışmama; bir bardak çay içirdim, içim kaynadı, gözlerinden öptüm, uğurlarmış gibi…kusura bakma ağabey, gözyaşlarımı tutamadım…şimdi düzelirim…simit tezgâhına koyup sarıp uzaklaştı…meğer o tezgâhın, o ekmeğini kazandığı tezgâhın üzerinde göçecekmiş kalıcı yurduna. Bunu tasarladı mı tasarlamadı mı hiç bilmiyorum. Anlayabildiğim, sezebildiğim bir durum olmamıştı; konuşmuyor değildikse de sabahın dördünde yollara düşenler ne değin görüşebilir, dertleşebilirler…
Güz zamanıydı. Bir de milenyum derlerdi; ilk yılı binin… “Milli Egemenlik” Parkı, Meclis’in bahçesi… Adımın Seyyit olduğu kadar biliyorum ki o parkı bilerek seçti ve karşı eylemini simgeleştirdi. Erken çok erken olgunlaştı Tuncay.
Çoğu kişi bunu iyilik diye, övülecek bir durum diye düşünür. Ne yazık ki öylesine düşünemiyor insan; giden kardeşse… Olgun olmasaydı; çocukluğunu, yeniyetmeliğini yaramazlıklarla, şımarıkça yaşasaydı da bu kötülük başımıza gelmeseydi.
Günay Güner
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR