Çikolata deyince aklınıza ne gelir? Çikolata deyince benim aklıma, on altı-on yedi yaşlarında, kumral, kahverengi gözlü, vişne kırmızısı alt dudağı hep ıslak, çarpık gülümsemeli, dizkapakları henüz evrimini tamamlayıp yuvarlaklaşmamış, otobüs duraklarında beni bekleyen ince bedenli bir genç kız gelir. Soluk soluğa birbirimize yaklaştığımızda, iç cebimden çıkardığım çikolatayı görünce gözleri parlar, alt dudağı çocukça daha çok ıslanırdı.

Sabah saat onda, pencereden bakınca hırsız caydıran siyah demir parmaklıkların ardında, güneşin parlattığı karşı evlerin açık sarı duvarlarını, pas kırmızısı kiremitleri, daha ileride durgun mat mavi denizi görüyordum. Ardında Sakız Adası koyu mavi, sisli mor uzun bir yatağandı. Deniz üstünde birkaç beyaz taka ağ çekiyordu. Küçük radyodan, Yunan müziği dinliyordum. Bu istasyon dingidi-dingidi Rembotiko çalmıyor. İtalyan-Fransız sevda şarkılarını okşayan Yunancaya çevrilmiş müziklere yer veriyordu. Akordeon, klarnet sololarına eşlik eden şarkıcılara ara sıra korolar da katılıyordu, yarı arya havası vererek.

Yalnız İtalyan ve Fransız ürünlerini giyen kuzenim olağanüstü seçicidir. Üç markadan başkasını pek göremem üstünde. Gucci, Cerruti ve Cacharel. Almanların en iyi giyim markalarına dudak büker, “Amele işi” derdi. Google’den baktım, çok çok pahalı. Gucci’nin tişörtü bile, beş-altı yüz Lira. Beni esnaf lokantalarında ağırlayan parasever kuzenime, birkaç kez sormuştum bu işin sırrını.  Hep geçiştirmişti her zaman yaptığı gibi. “Bu paltoyu kaça aldın” derim, “Akşam nerede içeceğiz, yeni bir yer açılmış” derdi.

Akşam Çeşme’deki yeni açılan balıkçıda içerken çözüldü.

“Kapanış saatlerine yakın çok pahalı küçük butiklere giderim, üstümdekileri izleyen tezgâhtarlar hemen anlarlardı nasıl bir müşteri olduğumu.”

Gerçekten de çok ince bedenli, uzun boylu, çekik Türkmen gözlü, soluk ve soğuk yüzlü oldukça yakışıklı, ilgi çekici bir erkekti. Tek eksiği saçlarıydı.  Keltoş başına, hep bir beden bol ve uzun paltosuna uygun bir bere ya da Cerruti marka balıksırtı kumaş bir köylü kasketi giyerek, esrarlı bir havaya bürünürdü. Sabırsızlıkla bekliyordum, satın almasının sırrını.

“Öyle butiklerde, genellikle genç ve güzel bir kadınla, yakışıklı bir erkek çalışır. Girer girmez ikisinden birini seçerim, iş veriyorsa kadını, kırıtıyorsa erkeği. Camlı dolaplara şöyle bir bakarım.

Şu üstümdeki koyu kül rengi kaşmir paltoyu anlatayım. Birkaç tanesini denedikten sonra, Leon filminde Fransız aktör Jean Reno’nun giydiği paltonun aynısını çok aradım, buldum. Cerruti üretmişti. Önceden hazırlayıp inceltip küçülttüğüm beş yüz lirayı ötekine çaktırmadan genç kadınının eline kaydırdım. İş çıkışı paltoyu Bağdat Caddesindeki bir kahveye getirirse bin beş yüz lira daha vereceğimi fısıldayıp oyalanmadan butikten çıktım. Akşam sekiz sularında genç kadın karşımda, paltonun kumaş torbası elinde oturuyordu. Bin beş yüz liraya, yedi bin liralık kaşmir Cerruti palto almıştım. Hemen kalkıp sahile, Kalamış’taki bir restorana gittik el ele.”

 

ÖZGEN ERGİN

GERCEKEDEBİYAT.COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)