Maksat Nur: Ülkelerimiz arasında edebiyat ilişkileri yeterli değil
Türkiye’de Alakarga yayınlarınca Şehrin Sahibi adlı romanı yayınlanmış Azerbaycan Türk'ü yazar Maksat Nur’la, hem kendisi hem romanı hem iki ülke edebiyatını konuştuk.
Azerbaycanlı yazar Maksat Nur’un Türkiye’de yayınlanmış romanı Şehrin Sahibi, Türk yazarlarına da yeni bir bakış açısı getirecek nitelikler taşıyor. Bürokratik devlet, toplum eleştirisinde alaylı ve eğlenceli bir dil, Gogolvari bir ironi, Platanov’u çağrıştıran bir başka kültür, yazarın özgün özellikleriyle başka bir boyuta yükseliyor. Alakarga yayınlarından İmdat Avşar’ın Azerbaycan Türkçesinden çevirdiği kitap bir solukta okunan kitap. Gerçekedebiyat.com olarak bu değerli yazarla kitabı hakkında sorular göndererek konuştuk. - Sayın Maksat Nur, kitabınıza geçmeden önce sizi tanımak istiyoruz. Gazetecilikten geliyorsunuz. Edebiyata ilginiz ve merakınız nasıl başladı? Yazarlık yeteneklerinizi kim keşfetti? 1968’de Azerbaycanın Kelbecer rayonunun Zülfüqarlı köyünde doğdum. 7-8 yaşlarımda babamın işi nedeniyle Mingeçevir şehrine göçtük. Çocukluğum ve yeniyetmeliğim bu şehirde geçti. Enternasyonal ve çağdaş kültürü olan küçük bir sovyet şehriydi o zaman. Mingeçevir 1948’de, Güney Kafkasda en büyük elektrik santrali yakınındaydı. 2. Dünya Savaşında esir alınmış alman mühendisler ve askerler tarafından inşa edilmişti. Hala orada Alman kabristanlığı denen bir yer var. Mingeçevirde Azerbaycan Türkçesinde ve Rusça orta okul eğitimi aldım. Daha sonra, orta okulun 9. sınıfında annemin ve babamın ısrarıyla doğduğum köye Zülfükarlıya döndüm. Baba annemin ve bir köylümüzle aile kurduğu için oraya dönmüş büyük ablamın nezaretinde yaşamak zorunda kaldım. Validelerim enternasyonal şehir muhitinin bana iyi gelmediğini, futbola, spora, müziğe fazla kafa koyduğumu düşünüyorlardı. Daha ötesi, şehir okullarındaki diğer çocuklarla grup halinde yaptığımız tehlikeli kavgalar da buna "iyi bir neden" oldu. Köye dönüşümü Sibirya'ya medeni bir sürgün gibi de düşünün. Dağların arası, sivil yaşamın olmadığı bir yer. Fakat iyi ki, öyle yaptılar. Baba annemin etkileri ile dilimi, köklerimi iyice öğrendim, Türk kültürüme, dede-babalarımın şerefli tarihine yaklaştım ve böyle söylemek caizse, aslında baba annemle bir yerde olmak sonunda beni yazar etti. Daha sonra Sovyet ordusunda 2 yıl askerlik yaptım. Ordudan sonraysa Bakü'ye yerleşip üniversitede gazetecilik eğitimi aldım, bu meslek eğitimine kısa bir süre Moskova'da devam ettim. Fakat üniversite eğitimimin 3. yılında Sovyetler Birliği dağıtıldı, Karabağ savaşı başladı, ben de hem eğitimimi sürdürdüm, hem de çeşitli gazeteler için savaş muhabirliği yaptım. Tüm savaş alanını geçtim, ölümle yüz yüze kaldım, kaza geçirdim, kurşun aldım. Nihayetinde savaşı kaybettik, ben de kendi mesleğime devam ettim. Edebiyata ilk ilgim orta okulda, tarih öğretmenim olan abimin yüzünden oldu. Evimizde iyi bir kütüphane vardı, hem Rusca, hem de Azerbaycan Türkçesinde... "Dünya Çocuk Edebiyatı" seriyasına takıldım. İlk 5. sınıfta bu seriden Jül Vernin "Kapitan Grantın Çocukları" romanını, Dostoyevskinin "Netoçka Nezvanovna"sını okudum, daha sonra pes etmedim, diğer kitaplara geçdim, Cek Londonun "Martin Eden"ini, Anar’ı, Ekrem Eylisli’ni, Rusca Moskova’da çıkan "İnostrannaya literatura" (Harici edebiyat) dergisindeki çağdaş dünya edebiyatından Rusçaya çevirileri okumaya başladım. Şehrin Sahibi, Maksat Nur, Alakarga y. Roman Fakat bir gün matematik öğretmenim beni abime şikayet etti ve abim bana edebiyat kitaplarına yaklaşmayı yasakladı. O bana söyledi ki, humanitar ilimlerle bir yere varamazsın, benim gibi maaşa bakan bir öğretmen olursun: kendi fikrince benim doktor olmamı istiyordu. Tabii ben matematiği, kimya, fizik, biyolojiyi seviyordum ve bu fen derslerini iyi okurdum, fakat abimin yasakları beni o kadar etkiledi ki, kendi öykülerimi yazmaya başladım. Hem de bu öyküleri matematik defterlerimin içine yazıp okuyor, sonra o sayfaları abim görmesin diye cırıp yakıyordum. Böylece, gizli yazmaktan bıktım, edebiyatı unutmaya çalıştım. Ama 9. sınıfta köyümüze dönerken doyunca edebiyat kitapları okuma azadlığı kazanmış oldum. İlk kez, o zaman fizik olimpiatında yarışmayı kazandım ve Enşteynin 3 kanununu canlandırarak okulda tiyatrolaştırdım. Bu esasta yazdığım iki perdeli piyes benim korkmadan yüze çıkardığım ilk eserim oldu. Fizik oğretmenim hayret etti - cansız, fizik düsturlarını nasıl canlandırabildin diye hep şimdi de soruyor. -Kaç kitabınız var? Azerbaycanda 2 kitabım basıldı. Azerbaycandan kenarda (dışında) ise 4 kitap. - Şehrin Sahibi adlı romanınızı ne zaman yazdınız? Sovyetler Birliği döneminde geçtiği belli olan romanı yazmaktaki amacınız neydi? 2007-2009 arasında yazdım. Bence Sovyetler Birliği dönemi tarihin en karanlık sayfalarından biridir. O karanlık sayfanın içinde biz de vardık. Hatıralarımız, iyi-kötü hayat koşullarımız o zamanlarda da geçti. Edebiyatın o karanlık sayfalara yaklaşması bile kolay değil. Özellikle Brejnev ve Gorbaçov dönemi çok ilginç, sihirli, karanlık, hem de tam bir birine ters olan dönemlerdir. Ben o dönemlerin her ikisini yaşadım. Biri durgunluklarla dolu, diğeri tamamen dinamik, değişken. Sizi kapalı, durgun ve sakin bir dünyadan hiç hayal etmediğiniz karmaşık, dinamik bir dünyaya atıyorlar, bir göz kırpımında sıcaktan soğuğa düşen adamlar gibi. Gece uyuyorsunuz, sabah kalkarken ülkenizin, vatandaşlığınızın, devletinizin kaybolduğunu fark ediyorsunuz. Ve her şey gözlerinizin karşısında dağılıyor. Peki, bu dağıntıların altında kalan insanların hayatını kim yazacak? Henüz, bu devir edebiyatın sorunu. Ben de "Şehrin sahibi" ile sadece oralara yaklaşmaya çalıştım. -Romanda şehrin en büyük bürokratı vali ve tiyatroda küçük bir memurun ilişkileri geriye dönüşlerle verilmiş. Sovyet dönemi hakkında birkaç noktayı açıkladınız ama net olarak ne düşünüyorsunuz? Evet, en küçük bir memur bile hayatının sahibi değildi. Fakat iyisi kötüsü ile birlikte dayanıklı kültür siyaseti, ideolojisi, belli bir sistemi vardı. Dışarıdan baksan, bildiğiniz Avrupa Birliğinin iptidai modeline benziyordu: 15 cumhuriyet arasında sınır yok, gümrük yok, büyük bir alanda istediğiniz yere gidebiliyorsunuz vs. Ama teknolojisi zayıf, soğuk savaş yarışması ülkeyi sömürmüş, manevi buhran kritik hadde çıkmış. Fakat burası eski Rus Çarlığının Komünist Partisi adı altında gizlenmiş bir modeliydi. Şovenist kafalar, KGB üzerinden yönetilen idarecilik sonunda kendi-kendisini mahvetti. Acılarını ise hala biz yaşıyoruz. -Şehrin Sahibi kaç dile çevrildi? Ödül aldı mı? Azerbaycan’da nasıl karşılandı? Şehrin Sahibi 6 dile çevrildi. 2011 yılında Milli Kitab ödülünü, 2012’de "Radio liberty"nin Genç romancı ödülünü kazandı. Bence Azerbaycanda iyi karşılandı. Daha sonra Ukrayna’da, Rusya’da yayınlandı, İran, Gürcistan, Türkiye'de basıldı. -Bugünkü Azerbaycan edebiyatını nasıl görüyorsunuz? Temel ayrışmalar tartışmalar nelerdir? Azerbaycan edebiyatının bin yıllık tarihi var. Bugünkü edebiyatımız da çok zengin, farklı, kreativ, dinamiktir. Patriarkxal ve sovyet tefekkürü ile çağdaş, industrial tefekkür arasında ciddi mübahiseler var. Fakat edebiyatımızın genel durumu tarih boyunca hiç bir zaman iyi olmadı, yakın zamanlarda da olmayacak diye düşünmek zorundayım. Bu edebiyat bilinç altı olarak sarayın yardımına doğru uzanık kalmış ellerini, gözlerini oradan koparmayınca iyi bir sisteme ulaşamayacağı kanaatindeyim. Dünyada edebiyat endüstrileşmiş, sanayileşmiş diyebiliriz: Bu iyi mi, kötü mü, o başka bir konu. Ama bizim bağımsız edebiyat adamlarının durumu, özellikle yazarlara değer ve para verecek yayınevlerinin gelişememesi çok feci. Sovyetler döneminde, özellikle 70-80. yıllarda Azerbaycan'da iyi bir kitap dağıtım şebekesi vardı, maalesef oligark memurlarımız bu sistemi tamamen mahvetti. Kitap okuyan, kitaba ulaşmak isteyen yeterince gençler, okurlar var, fakat yayınevlerinin harcamalarının çokluğu, tamamen çökmüş lojistik, kitap fiyatlarını artırıyor. Ekonomik ve lojistik riskleri olduğu için kütüphaneler ve kitap dükkanları açmak özel sektörü ilgilendirmiyor. Bu açıdan da temel tartışmalar için bağımsız platformlar oluşmuyor. Lokal arkadaşlık çevreleri, dedi-kodu var elbette. Bir de Azerbaycan'ın çok gelişmiş edebiyat eleştiri emareleri var, fakat onları yayınevlerinin etrafında toplamak imkansız - yine bilim ve düşünce adamlarına bağımsız bir şekilde para ödeye bilmek, değer vermek açısından. -Yazmakta olduğunuz başka kitaplarınız var mı? Evet, var. İlk söyleşim sizinle olduğu için ilk haber de sizde olacak bence. Bir kaç gün önce "Oliqarkın Alaçığı" adlı 3. kitabımı yayınevine gönderdim. Bu kitaba şimdiye dek yazdıklarımı ve son öykülerimi topladım. "Şehrin sahibi" romanı ve öykülerden oluşmuş 6 silsile de var bu kitapta. Ayrıca, "Tayfa dersi") romanımın redakte işlerini bitirmek üzereyim. Bu roman da Sovyetler döneminde doğmuş, hayatı, düzeni büsbütün berbat olsa da çarpışan, yılmayan genç bir oğlanla genç bir kızın aşk hikayesidir. -Türkiye'deki Türk edebiyatını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk edebiyatını çok seviyorum. Türk edebiyatı hem de benim edebiyatım demek. Fakat yeni çıkan Türk yazarların kitaplarına tam ulaşamıyorum. Son dönemler İmdat Avşar’ı, Ahmet Yıldız’ı, "Alakarga" yayınevi aracılığıyla Faruk Duman’ı, Hasan Özkılıç’ı, Arzu Bahar’ı seve-seve okudum. Bence orada - sizde bir edebi endüstri var, ama çağdaş Türk edebiyatında ilişkiler karmakarışık. Daha çok çeviri yapılıyor. Özellikle bizim 60-70’lerde okuduğumuz Rus edebiyatına bir hayranlık hissediyorum. Yayınevleriniz, telif ajanslarınız yabancı ellere geçmiş gibi gözüküyor. Azerbaycan’da gençler hep Türkiye’den kitap sipariş ediyorlar. Dizileri, filmleri seyrediyorlar. Çocuklar bile Türkçe çizgi filmleri seyrediyorlar. Hatta gençler çevirileri bile Türkiye Türkçesinde okurlar. Fakat burada iki yazar ismi baskın: Orhan Pamuk ve Elif Şafak. Burada, Azerbaycan'da dikkatimi çekebilecek, Türk kültürü, edebiyatı adına faydalı projeler yapılmadığı kanaatindeyim. Türkiye’yi tekçe siyasi, ekonomik alanda kardeş ülke, tikinti yapan, dizi satan ülke gibi değil, derin kültürlü, tiyatro, klasik müzik, sanat ve edebiyat ülkesi kibi tanımamız da çok önemli. -Azerbaycan Türkçesi ve Türkiye Türkçesi arasında bir birlik, bir konsey kurulmasını nasıl karşılarsınız? Bence, bu meselenin zamanı çoktan geçmiş bile, düşünüyorum. Siyasi konsey var, ama dil üzerinden bir çalışma yapılıyor mu, bilmiyorum. Belki sonunda konsey değil, insanlar kendi kendine yapacaklar bu işi. Zaten aynı dil konuşan insanlar en iyi konseylerdir. -Bugün çağdaş Azerbaycan edebiyatında öne çıkan yazar ve şairler kimlerdir? Adlarını yazabilir misiniz? Bana göre oldukça yetenekli yazarlar var. Dünyayı feth edebilecek çağdaş edebiyatımız var. Ama benim son yıllarda okuduğum yazarların adlarını şöyle sıralayabilirim: Sefer Alışarlı, Rafiq Tağı, Selim Babullaoğlu, Qismet, Rasim Karaca, Azad Karadereli, Hemit Herisçi, Elçin Hüseynbeyli, Veli Ekber, Mahir Mehti, Rauf Karaışık, Sehavet Sahil, Seymur Baycan, Şehiyar Del Gerani, Celil Cavanşir, Müşfik Han, Vuqar Elisoy, Ferit Hüseyn, Qan Turalı, Nicat Heşimzade, Serdar Amin, Kenan Hacı, Aysel Elizade, Oktay Hacımusalı, Bahtıyar Firuze, Mübariz Ceferli, Hediye Şefakat, Hayat Şami, Mübariz Ören, Günel Mövlut, İlqar Resul, Şerif Agayar, Perviz Cebrayıl, Ataqam, Keramet Büyükçöl, Nermin Kamal, İlham Eziz, Ayhan Ayvaz. Son zamanlardaysa hem yazar, hem de fikir adamı gibi Akşin Yenisey’in fikir ve edebiyat çabalarını çok iyi değerlendiriyorum. Bir de hala tesirinde kaldığım bir roman yazarımızı keşfettiğimi söyleyebilirim: Kurban Yakuboğlu’nun "Ben Yokum" romanı. -Türk devletleri arasında bir ortak dil kurumu kurulması hakkında ne dersiniz? Önce Türkiye-Azerbaycan dil birliğinin oluşturulmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Azerbaycan dili dediğimiz anlayışın eski adına 1936’da Stalin'in bizden aldığı Türk kimliğine dönüşünü istiyorum. Daha sonra Türk devletleriyle ortak dil kurumu kaçınılmaz. -Teşekkürler . Ben teşekkür ediyorum. Konuşmayı yapan: Ahmet Yıldız
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR