Kuzey’in soğuğunda sürgünü yaşamış bir yazar: Demir Özlü / Tamer Çağlayan
Okumaya yaklaşık kırk kişi katıldı. Bana göre daha fazla katılım olmalıydı. Oysa Demir Özlü‘nün sayılarla hiç bir zaman sorunu olmadı. Son yıllardaki okumalarda şuna dikkat ettim: Katılanların büyük çoğunluğu genç.
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın Onun için bir portre denemesi yazmak isteseydim ya da yazmaya çalışabilseydim, yazacağım ilk cümle belki de “dünya tatlısı bir insan“ olacaktı. Hem karşılıklı konuşmamızda, hem de okuma toplantısından sonra birlikte olduğumuz yemekte, hep şuna dikkat ettim: İstanbul’da artık yok olmaya mahkum insanların belki de son kuşağını temsil ediyor Demir Özlü. Cümleleri tasarlayarak güzel konuşması, insana dostluk veren bakışı hep bir yerde buluşuyor. Yıllardan beri kitaplarını okuduğum bir yazarla tanışmak beni mutlu etti. Kadife sesli insan! Gözlerindeki pırıltılarda kendi dünyasını taşıyor. Bu dünya, kitaplarındaki satır aralarına yansıyor. Taner’le birlikte Arkadaş Derneği’ne geldiğimizde, tanışmak için elimizi sıkarken gösterdiği tebessümü hiç bir zaman unutmayacağım. Sert, kibirli, yazar olduğu için böbürlenen bir insan bekliyordum, yanıldım. Demir Özlü’nün o dostça tebessümü, onun nasıl bir insan olduğunu belli etti. El sıkışlar ve ağızdan çıkacak ilk söz bana göre her zaman önemlidir. Kırıcı olmamaya özen gösteren bir huyu var. Yemekteyken de söyledi, "Ben“ dedi, “insanlara kızmam, kin gütmem, kırıcı olmam." Belki de bir insan için en gerekli olan şeyler, bu sözlerde yatıyor. Taner’le benim ikiz oluşumuz karşısında sevindi. “Karım da“ dedi, “ikiz çocuklarımızın olmasını hep istemiştir.“ İkiz olmak ne güzel! Öyle ki, ne benim ne de Taner’in, o gün aynı renklerdeki giysileri giyeceğimizden haberimiz vardı. Ya şuna ne demeli? İkimiz de aynı anda Demir Özlü’nün Bir Yaz Mevsimi Romansı kitabını okuyormuşuz… İkizlik, gizli bir yoldaşlık demektir. Güçlü bir dayanışması var. Bu ayrı bir yazının konusu olabilir mi, pek bilemiyorum. Bir ara kendisine imzalatmak için kitaplarını çantadan çıkardım. Son yıllarda yayınlanan külliyatının tümü bende vardı. Birisi hariç, Ne Mutlu Ulysses Gibi’yi Taner’e verdim. Kitaplarını toplu görünce sevindi. “Sürgünde 10 Yıl’ı görünce, “Bu kitap piyasada yok, nereden buldunuz?“ dedi. “Ankara’dan Remzi İnanç göndermişti“ dedim. Daha sonra orada bulunan şair Süha Tuğtepe’yle birlikte Remzi abi üzerine konuştular. Süha abi, “Remzi abinin kütüphanesinde değerli kitaplar var“ dedi. Katılıyorum. Benim de görme ve inceleme şansına eriştiğim bu kütüphanede çok değerli kitaplar bulunuyor. Demir Özlü’nün asıl mutluluğu ise, Remzi ağabeyin Taner’le birlikte yolladığı ilk kitabı Bunaltı’nın yıllar sonra yapılan ikinci tıpkı basımını görmesiyle oldu. Sonra dikkat ettim. Demir Özlü’nün bir sürgün olarak ülkesinin dışında geçirdiği yılları anlattığı bu kitabı Sürgünde 10 Yıl, onun okuduğum ilk kitabı olmuş. Eğer piyasada bulunursa, bu yazarı tanımak için birebir bir eser. Demek o kitapta anlattıkları ilgimi çekmiş olmalı ki, onun yeni çıkan kitaplarını da izlemeye başlamışım. Bu bundan sonra da devam edecek, sonu yok. Bu kitaptaki dizgi hatalarından bahsettim. “Dizgi hatalarından başka, bazı bölümlerde de ciddi yazım hataları yapılmış“ dedi. Simavi Yayınları’nın yayınladığı ve gezi denemelerinden oluşan Ne Mutlu Ulysses Gibi de de dizgi hataları vardı. Kitaplarını imzalarken, Süha Tuğtepe’yle olan ortak dostlarından söz etmeye başladılar. Bunlar genellikle benim de isimlerini duyduğum ve kütüphanemde kitapları bulunan şairlerdi: Edip Cansever, Metin Eloğlu, Kemal Özer, Turgut Uyar ve Cemal Süreya. Demir Özlü, Cemal Süreya’nın oğlu Memo’nun kafasına av tüfeğini sıkarak intihar ettiğini söyledi. Beyni dağılmış. Cemal Süreya için Süha Tuğtepe, “Son aylarda hep içiyordu abi“ dedi. Taner, son on beş günde Cemal Süreya’nın içki içtiğini, onunla ilgili yeni yayınlanan kitabı kaynak vererek söyledi. Son günlerini en iyi anlatan yazarın da Muzaffer Buyrukçu olduğunu düşünüyorum. Berlin Güncesi’ni imzalarken, bu kitabın çok hoşuma gittiğini, üç dört saat içinde okuyup bitirdiğimi söyledim. Teşekkür ettikten sonra, Berlin’e hangi amaçla gittiğini anlattı. Kanallar’ı imzalarken, "Üzerinde hiç tartışma yapılmayan kitabımdır. Oysa ben bu kitabı yazmadan önce üç buçuk yıl süren bir araştırma yaptım" dedi. İstanbul Büyüsü’nü imzalarken, bu kitapta yer alan "Alp Oteli" isimli öyküyü çok beğendiğimi söyledim. “O öyküyü Melih Cevdet Anday da beğenmişti" dedi. Sonra, bir zamanlar karısı Ulla’yla birlikte otellerde yaşamak zorunda kalışlarını anlattı. Can Yayınları’nın yayınladığı kitaplarının ne kadar basıldığını bile bilmiyor. “Erdal Öz ne kadar telif hakkı verirse, onu kabul ediyorum, ne kadar basıldığını bile sormuyorum“ diyor. Bu ne demektir? Yayıncıyla yazarın arasında oluşan gizli bir anlaşma, belki de hiç bir zaman bozulmayacak olan karşılıklı güvendir. Ne mutlu onlara… Kitapların kapaklarında yer alan resimleri kendisi seçiyormuş. Bir kitabın kapağının çok iyi olmasına dikkat ediyorum. Kapaktan başka sırt baskısı ve sayfa düzenleri diğer önem verdiğim hususlar. Belki de en önemlisi dizgi hatası olmayan bir kitabı okurken duyduğum mutluluk. Cemal Süreya’nın 99-Yüz kitabına baktım, Demir Özlü'nün portresini buldum. Onun için şöyle yazmış: “Yanılmaktan korkmayan, onu göze alan bir düşünce Demir Özlü’nün düşüncesi. Önemi, bizim için yararı daha çok burdan geliyor." Onat Kutlar’ın kitabında da var. Şöyle yazmış onunla ilgili yazının bir yerinde: "Demir Özlü ile hemen hemen yaşıtız. O benden sadece iki ay büyük. Ve 1950’li yıllardan beri de arkadaşız. Aynı yıllarda yazı ile uğraşmaya başladık. Üniversite'de de aynı yıllarda okuduk. Paris’e aynı yıllarda gittik. Sonra da sık sık görüştük. Gerçi o, on dört yıldır Stockholm’e yerleşti. Ama bu uzun sürgün yıllarında bile İstanbul’la, Türkiye ile ilişkisini hiç kesmedi.“ Onat Kutlar’ın Gündemdeki Sanatçı kitabı neden gereken ilgiyi göremedi? Güzel bir baskı yapılmasına, iyi bir kağıt kullanılmasına rağmen o kitap sadece birinci baskıda kaldı. İki, üç baskı yapabilirdi. Onat’ın cenazesinde bulunan insanlar almış olsaydı bu kitabı, kaç baskı yapardı acaba? Onat Kutlar da unutuldu gitti. Geriye sadece fotoğraflardaki o sıcak gülüşüyle, kitapları kaldı. Yazarların kaderidir bu. 1950 kuşağı yazarlarının başında geliyor Demir Özlü. Bu kuşağın diğer önemli temsilcileri arasında olanları saymak gerekirse, aklıma ilk gelenler şu isimler oluyor: Erdal Öz, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Adnan Özyalçıner, Ergin Günce ve daha isimlerini yazamadığım diğer yazarlar. Erdal Öz yayıncılık yapıyor ve Can Yayınları’nın sahibi. Güzel kitaplar yayınlıyor. Yayınladığı kitaplar arasında kendi kuşağının temsilcisi arkadaşlarının kitapları da bulunuyor. En başta Demir Özlü ve Onat Kutlar. Ergin Günce bir uçak kazasında, Onat Kutlar ise bir pastaneye konan bombanın patlaması sonucunda kaldırıldığı hastanede yaşamlarını yitirdiler. Hilmi Yavuz şiir, öykü ve roman, Ülkü Tamer şiir ve çeviri, Adnan Özyalçıner ise öykü çalışmalarına devam ediyorlar. Okumanın yapılacağı salona Ayhan’ın kullandığı otomobille giderken, İsveç’teki trafik kurallarından bahsetti. İsveç’te en çok kullanılan ulaştırma araçlarının trenler ve otobüsler olduğunu ve bir çok örnek anlattıktan sonra, “Onlar bu işi çözmüşler“ dedi. Ayhan yeni bir park cezası ödemek zorunda kalacağından bahsederken, “Stockholm’da da park yeri sorunu var“ dedi Demir Özlü. İstanbul öyle değil, sokak araları -eğer boşsa- park yapılmayı bekleyen yerlerle dolu. Sonra kendisine, 1950’li yıllardan bu yana Stockholm’da yaşayan fotoğraf sanatçısı Lütfi Özkök’ü sordum. “Yaşlandı artık“ dedi ve Ayhan’a, Taner’e ve bana Lütfü Özkök’ü ve karısı Anne Marie’yi anlatmaya koyuldu. Ne kadar şanslıyız, otomobilde bizden başka kimse yok. Anı kitaplarına meraklı birisi olarak, Özkök’ün anılarını yazıp yazmadığını sordum. “Onun anılarını yazacak kadar Türkçesi kuvvetli değil. Yazarsa çok güzel konuştuğu Fransızcayla yazabilir ve birisi de yazdıklarını Türkçeye çevirebilir“ dedi. Yeter ki yazsın, Türkçeye çevirecek birisi mutlaka bulunur. Şiir yazmaya devam edip etmediğini de sordum Demir Özlü’ye, “Yazıyor, ama artık ölümü beklemeye başladı“ dedi. İçim cız etti. Dünyanın belli başlı yazarlarının portre fotoğraflarını çekmiş olan usta bir fotoğrafçı, aynı zamanda şair birisi ölümü bekliyor demek… Şairlerin kaderi mi bu? Heykeltraş İlhan Koman’ı da sordum. “Bir teknesi vardı, onun içinde yaşardı. O tekneye beni de davet etmişti. Sonra öldü“ dedi. Okumaya yaklaşık kırk kişi katıldı. Bana göre daha fazla katılım olmalıydı. Oysa Demir Özlü‘nün sayılarla hiç bir zaman sorunu olmadı. Son yıllardaki okumalarda şuna dikkat ettim: Katılanların büyük çoğunluğu genç. Bunların çoğu da genç kızlardan oluşuyor. Birisi kitap alacaktı, parası yokmuş. Banka kartıyla otomattan para çekip geldi, kitaplarını aldı. Kitaba karşı yavaş yavaş bir sevgi oluşuyor. Yeni yayınlanan kitabından sadece iki adet satılması karşısında şaşırdım. Kısa olarak yaşamını anlattı. Üniversiteyi bitirdikten sonra Fransa‘ya gider. Gitmesine önayak nedenlerden birisi de, o zamanlar ilgisini çekmiş olan Fransız edebiyatıdır. Paris’te gençlik arkadaşlarından Ferit Edgü’yle karşılaşır. Ferit Edgü ileride Demir Özlü’nün kitaplarını da yayınlayacaktır. Daha sonra İstanbul’da on beş yıl avukatlık yaparak geçimini sağlar. Edebiyatla uğraşmayı bırakmaz. İstanbul edebiyat çevresindeki yazarların çoğunu tanıdığını söylüyor. 1979’da Türkiye’deki siyasal ve toplumsal kargaşalardan umutsuzluğa düşerek, karısının ülkesi olan Stockholm’a gider. 1979 ve 1989 yılları arasında Türkiye’ye hiç gelemez. 10 Kasım 1986’da “yurttaşlıktan“ atılır. Sürgün olarak yaşadığı zamanlarda yarım gün hukuk müşavirliği yapar. Daha sona ise serbest yazar olarak yaşamını sürdürmeye karar verir. İlk kitabını 21 yaşında yazar, iki yıl sonra yayınlanır: Bunaltı. Lisedeyken roman yazmaya girişir, yazamaz. Lisedeki hocalarından birisi de Behçet Necatigil. Onunla övünüyor. Roman okumaya devam eder ve kendi kendine şunu söyler: "Ancak 39 yaşında roman yazabilirim, benim yapım bu." Otuz dokuz yaşına geldiğinde masasının başına oturur ve on beş gün içinde ilk romanını yazar. Bir gezintiye çıkar, döndükten sonra düzeltmelerini yapar. İsveç’teyken daha çok yazmaya başlar. Hem boş zamanı çoktur, hem de yurdundan uzak olmasının kendisini yazarlığa daha çok sevkettiğini düşünür. Yazdığı metinler üzerinde tekrar tekrar çalışır. Gününün büyük bir bölümünü edebiyata ayırır. Peki, sürgün yıllarında yaşadığı İsveç’in ona bir armağanı olmadı mı? Oldu. İsveç’in çok sert olan mevsiminin neden olduğu sinüzit hastalığı. Okuma sırasında bol bol su içmek zorunda kaldı. Yemekteyken yeni yayınlanacak kitabı olup olmadığını sordum. Gülerek, “Üzerinde çalıştığım bir kitap var“ dedi, Paris Güncesi… Paris’te kaldığı yıllarda tutmuş olduğu günlüklerden oluşuyormuş.“Ne zaman okuyacağız?“ dedim. Sonbahardaki kitap fuarına yetişip yetişmeyeceğini sordum. “Biraz daha sürer. Bazı şeyleri olduğu gibi yazamıyorsunuz ülkemizde“ dedikten sonra ekledi: “Ama bu ilgini dikkate alacağım.“ Son söz: Kuzeyin soğukluğunda sürgünü yaşamış olan yazar Demir Özlü’yle tanışmaktan büyük bir mutluluk duydum. (Demir Özlü'yle ilgili bu yazı daha önce Avrupa’da ve Türkiye’de Yazın Dergisi, Nisan 1996 tarihli 70. sayısında yayınlanmıştır.) Tamer Çağlayan
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın
Aynı mahallede kocayacaksın;
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
-Kostantinos Kavafis, Kent, 1910-
Gerçek Edebiyat
YORUMLAR