Rahat uyuyun, ey talihsiz kurbanlar, dualarımız sizinle olsun.

Tiflis'te "Kardeş katliamı! "

12 Kasım 1918 tarihli gazete başlığını okuyordum. O dehşet dolu günlerden sonra altı yedi ay geçmesine rağmen, olaylar dün olmuş gibi geliyordu bana. Bir taraftan makaleyi okuyor, diğer taraftan benden yazı istemiş muhabir arkadaşımın acı verici anıları hakkında düşünüyordum. Olay hakkında düşünmediğim tek bir gün, saat, dakika var mıydı bilmiyorum. Yine gönlüme bir hüzün çöktü; sandalyeye yaslanıp o acı anılara döndüm.

O kuyu, Tanrım, o kuyu hafızamdan gitmeyecek...

Bizler dokuz kişiydik. Beşimiz şehirli, dördümüz köylü idik. Arabayla gidiyorduk, yolda Ermeni kızıl askerler bizi tutuklayıp Karakola götürdüler.

Sonra bir su kuyusuna benzeyen petrol kuyusu önünde durdular. Biz beş şehirliyi kurşunlayıp kuyuya attılar. Köylülerin başına ne geldi bilmiyorduk, ama kurşun sesleri hâlâ duyuluyordu.

Yaralanmıştım, üzerimdeki dört cesetle birlikte kuyunun dibindeydim. Cesetler soğuyunca üzerimde ağırlaştı, kimin sağ kimin ölü olduğunu anlayamıyordum. Delirmiş gibi hızlı hareket ederek vücudumu cesetlerin yükünden kurtarmaya çalıştım. Ben zorla kıpırdamaya çalıştıkça yan tarafımdaki sıcaklıktan anladım ki, yaramdan daha çok kan akıyordu, vücudumun yukarı kısmını kurtarmayı başarsam da, ayaklarım cesetlerin altında kaldı. Cebimden mendilimi çıkarıp yaramın üzerine bastım. Sıcak sıvı vücudumdan aktıkça, beni hoş, sakin bir rahatlık hissi sardı. Mendili yarama daha sıkı bastım. Başıma gelen olayın şokundan galiba bayılıp kalmıştım.

Uyandığımda nefesimin yetmediğini ve ayaklarımın üzerindeki cesetlerin ağırlığıyla ayağımın acıdığını hissettim. "Ya Rabbim, bu ne dehşet verici durumdur, yeryüzünde cehennem azabı denilen şey varsa, bu olmalı", diyerek umutsuzluğa kapıldım. Son gücümü toplayıp hareket etmeye çalıştım, hareket de ne, üstümdeki dört cesedi üzerime dökülmüş kilolarca demir parçalarının ağırlığı gibi hissediyordum. Hiç kıpırdayamadım.

Bir an yukarıya doğru seslenmek, bağırmak, yardım dilemek istedim, ama orada kimin olacağını kesin bilmediğim için vazgeçtim. Hâlâ bizimkilerin sesini duyamıyordum. Ya üzerime yine ceset atarlarsa? Bu düşüncenin yarattığı huzursuzluk boğazımda düğüm oldu.

Yaram acıyordu, sağ kalabilmem için çok dikkatli davranmalıydım, ya da bu halde geberip gitmeliydim. Ayaklarımı usulca kıpırdatmaya çalıştım. Ölenlerin kanı pantolonumu ıslatmıştı.

O günlerde şehirde başlamış korkunç olaylardan biz de kurtulamadık. Neden çıkmıştık sokağa? Keşke Salim ve Balabey Merdanovları ikna edebilseydim. Aksi halde burada üzerimde ceset olmazdılar. Aileleri ne yapıyor şimdi? Ya Rabbim? Belki de telaşla arıyorlardır. Ah... Lanet olası Ermeniler! Aşağılık vahşiler!

Yok, yok, bizler adam olmayacağız! 1905 yılı olayları bile bizi uyandıramadı. Sanki anlaşılmaz bir kuvvet bizi uyuşturmuş ve hâlâ uyuyoruz! Bu gidişle yıllarca uzun uzun uyuyacağız galiba! Ölenlere rahmet, kalanlara ibret diliyoruz, ama ibret olmuyor. Sanki olayların "sonsuz geri dönüşüne" bilinçsizce mahküm olmuşuz.

Ermeniler'in Bolşevik bayrağı altında Müslümanları katlettiğini duymuştukaslında. Bunu umursamamıştık, hatta Ermenilerin ev ev gezerek, aydınları toplayıp gizli yerlere götürdüklerine de inanmamıştık. Bu büyüklükte vahşet beklemiyorduk. Çok yanlış! Beklememiz gerekirdi!

Sıkıntılı düşüncelerle üzüldüm, gözlerim doldu. Kendime geldiğimde kuyuya gelen ışığın azaldığını gördüm. Galiba karanlığın kendi örtüsünü yeryüzüne çektiği saatlerdi. Güneşin herkese cömertçe dağıttığı ve bana ayrılmış küçük şafağın son nefesini yaşıyordum. Aksi gibi bu kez evden çıktığımda kibrit de almamıştım, üstelik sigaram da yoktu. Öyle kızdım ki, kendime. Aniden aklıma ölü arkadaşlarımın ceplerine bakmak fikri geldi. Zor da olsa kıpırdayıp oturduğum yerde doğrulmaya başladım. Balabeyin cebinden kibrit buldum, hazine bulmuş mutlu insanlar gibi gözlerim ışıdı. Kendimi zorlayıp diğer cebe de ulaşmaya çalıştım, ama boşuna. Ayaklarımı cesetlerin yükünden kurtarmak kolay değildi. Cesetleri kıpırdattığımda kan kokusu kuyuya dağılıyordu. Bu, kusmama sebep oldu ve kustum. Sonra da kendi kusmuğumdan midem bulandı. İğrendim.

Bilmem hangi romanda okumuştum, "kötü kokular ilk seferde insana hoş gelmiyor, ama iki dakika sonra alışıyorsun, çünkü koku sana da siner ve sen de aynı koktuğun için alışırsın. Ama yalnızca kuşlar bu havaya alışamadıkları için ölüyorlar". Belki de kuş olup burada bir ağa takılsaydım, şimdiye kadar ölmüştüm. Evet, insanoğlu herşeye alışıyor!

Ya Rabbim, bu nasıl bir cezadır bana. Hz. Yusuf kuyuya atıldığında bu azabı çekmedi. Şu söylediğime bak, deli oluyorum herhalde; yine ayaklarımı kurtarmaya çalıştım. Hz. Yusuf aklıma gelmişken, dört ay önce vefat etmiş büyükannemi hatırladım. Ölmeden önce herkesle vedalaşmak istemişti. Benimle konuştuktan sonra elime siyah ipli, kırmızı kadife kılıflı, küçük Kuran kitabı tutturmuştu. Ben de hoşuna gitsin diye boynuma takıp büyükannemin alnından öpmüştüm. Elimi göğsüme götürdüm, gömleğimin düğmesini açıp, boynumda asılı o küçük madalyonu çıkardım, burnuma yaklaştırıp gül kokusunu ciğerlerime çektim. Bu beni biraz sakinleştirdi, koklamaya devam ettim. Sonra kokusu gider diye yine gömleğimin içine koydum. Sonra da kendi hareketimle dalga geçtim, sanki sonsuza dek burada kalacaktım.

Çok kötü susamıştım, midemdekileri çıkardıktan sonra boğazım kurumuştu. Zamanın geçmesiyle susuzluğumun artacağını iyi biliyordum. Artık son çare Allaha dua etmekte, yalvarmaktaydı. Geceydi, bağırsam kimseler duymayacaktı. Bu halde kestirmişim. Sabah olmasını kuyuya zorla gelip yetişen güneş şafaklarından anladım. Şiddetli baş ağrısı duyuyordum. Ayaklarım da sanki yoktu, kopmuştular. Bu  halime o kadar acıdım ki, hemen o anda ölmek istedim.

Ama biraz sonra Ermeni canilerinin yaptıkları vahşetleri hatırladım, öfkeden gözlerimde şimşekler çaktı. Bu öfke o kadar şiddetliydi ki, içimden gelen anlaşılmaz bir güçle sağ ayağımı çekip cesetlerin altından çıkarmayı başardım. Ama sadece sağ ayağımı. Bir kaç dakika sonra dizden bükülmüş sağ ayağımdaki kanın hareket etmesiyle geçici sevinç yaşadım. Yan tarafımdaki yaramı kontrol ettim, Allahtan daha kanamıyordu. Yorgunluktan gözlerim kapandı. Bu halde ne kadar kaldım, bilemedim.

Başımı kaldırdığımda yukarıdan kara bir gölgenin aşağı sallandığını gördüm. Kendi adamlarımızın olduğu geldi aklıma, var kuvvetimi toplayıp seslendim:

"Yardım edin!"

Gölge bir kaç saniye durdu, sonra yukarıya doğru kalkmaya başladı. Galiba kokunun etkisinden aşağıya inmeyi anlamsız buldular. Beni burada bırakıp gidecekleri düşüncesi o kadar sarstı ki, son gücümü toplayıp tüm varlığımla yeniden bağırdım:

"Yardım edin! Kurtarın beni!"

Bir kaç dakika sonra gölgenin yeniden aşağı sallandığını gördüm. Sonraki olayları hatırlamıyorum, galiba kuvvetli bağırmadan bilincimi kaybetmiştim. Daha sonra hastane ve uzun süreli tedaviler başladı. Ama iyileşmemin en büyük sebeplerinden biri Cumhuriyetimizin kurulması oldu. Bastonlarıma yaslanarak hastanenin penceresinden Bakü'ye baktıkca yüreğim kıpır kıpır oluyordu. Artık özgürdük...

Ceylan Mumoğlu

GERCEKEDEBİYAT.COM

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)