1933 yılında Polonya'da doğan Kosinski Nazilerin gelişiyle ailesiyle birlikte evinden ayrıldı. Daha sonra ailesinden ayrı düşüp Doğu Avrupa'da hayatta kalmak için çırpındı.

Köylerde çalışarak çocuk olmanın kayıtsızlığı yerine altı yaşında mücadelenin zorbalığını öğrendi.

Dokuz yaşında konuşma yetisini yitirdi ve ancak beş yıl sonra geçirdiği bir kayak kazası sonucu yeniden konuşabildi.

Savaş sonunda Polonya'da ailesiyle buluştu ve Stalin rejiminin üniversitesinde okumasına rağmen Marksizmi lanetledi.

Bu yıllarda toplumun ve devletin baskıcı gerçeği ile içindeki 'kendi' olma ihtiyacı taban tabana zıt güçler haline gelmişler, Kosinski'yi parçalamaktaydılar.

Kosinski önce, keskin doğruların üniformalı ve silahlı birlikler tarafından dikte edildiği, ölüme yaşam sevgisinden daha yakın olan fanatik bir 'tek adamın' liderliğinde, renkli armaları ve bilinçaltını esir eden sembolleriyle ruhları dağlayan Nazi rejiminden kaçtı.

Yıllar sonra, bu sefer, keskin doğrularını üniformalı ve silahlı birliklerin kovulduğu, baskıya tapan fanatik bir 'tek adam'ın bireyselliği yok eden mekanik örgütlenmesinin içinde hapis buldu kendini. Stalin ve yükselen özgünlük karşıtı anlayış öğrencilik yıllarında da öğretmenlik yıllarında da Doğu Bloku'nun soğuk topraklarında peşini bırakmadı.

Kosinski sahte bir davet belgesiyle 1957 yılında New York'a kaçtı.

Jerry Kosinski

Çocukken bozkırların uçsuz bucaksız yalnızlığında kuruyan ruhu Amerikan sokaklarında kayboldu. İrili ufaklı  işlerin gündelik yıpranmışlığında giderek halktan biri oldu.

Kosinski parçası olduğu topluluktan bu kez çok daha kesin biçimde soğudu.

Doğduğu topraklarda toplum, örgütlenerek devlet aracılığıyla onu eziyor ve insan yaşamının doğal akışını zedeliyordu. Amerika'da ise toplum, bireyleri birbirine kırdırarak rekabet hezeyanının ateşiyle mühürlüyordu içten geldiği gibi huzurla var olmayı.

1969 yılında yazdığı ikinci romanı Adımlar'da her sayfada farklı bir karakter oluyordu anlatıcı, aynen Kosinski'nin Amerika'ya geldiği ilk yıllardaki çeşitlenmesi gibi...

Taksi şoförü Kosinski... Kamyon şoförü Kosinski... Bekçi Kosinski... Fotoğrafçı Kosinski...

Polonya'da, Varşova Bilimler Akademisi'nde öğretim üyeliği yapmış olan Kosinski, Amerika’da yer seviyesine inip çöplerin içinde sıradanlığı araştırıyordu...

Sistemleşmiş tekdüzeliğin puslu güvenliğiyle insanların içindeki yaşam heyecanını çalan totaliter rejimler nasıl bir yasak hamurundan oluşuyordu? Sokakta dikkat etmeden geçtiğimiz hangi yüzler yarının işkencecileri, katilleri, yasakçıları, fanatikleri oluyorlardı?

Kosinski insanların arasından akıp geçiyor, çocukluğundan beri kaçtığı "doğru benim söylediğimdir" zulmünün kaynağını; biraraya geldiklerinde en acımasızı yaşatan bireylerin zihinlerindeki merhamet, nedamet, istenç, paylaşım katmanlarının nerede, ne zaman, nasıl bu kadar yıprandığını bulmaya uğraşıyordu...

Hep aynı vakalardı karşılaştıkları... İnsan doğasının özgür, sınırsız ve ruhani içeriğini çürüten kurumların, yaşam biçimlerinin, kabullerin, kuralların ikiyüzlü, sert, sinsi ve dogmatik yapısına uyum sağlamak için inanılmaz ödünler veren insanlar... Kendi istediğini yapmamak için sürekli didinen; içinden gelen 'ses'e inanmamak için başkalarının sözlerine sıkı sıkıya sarılan, başkalarının sözleriyle kardeşlerini öldüren insanlar... Kendinden vazgeçmek gerektiğini haykıran düzenlerin en büyük taraftarı olmak için yarışan insanlar.

Kosinski'nin nereye baksa içlerindeki boşluğu gördüğü insanlar... İçlerindeki saptırılmış güvenlik duygusu, çığırından çıkmış yaşamak dürtüsü, ölçüsünü kaybetmiş elde etme arzusuyla yüzlerini her gün yeniden özenle tasarlayan insanlar... Kosinski'nin korkuyla kaçtığı okuyucuları...

1967 yılında yazdığı, Fransa'da en iyi yabancı roman ödülünü alan, Kosinski'nin ismini kitlelere ezberleten, farklılığı ve kalabalıkların tekil varoluşların üzerindeki insafsız yıkıcılığını anlatan Boyalı Kuş romanına hayran kalan insanlar....

Teke tek oturduğunuzda daha bir uysal, birarada üzerinize geldiklerinde merhametsiz ve yok edici, geniş olanaklar bulduklarında var olmanızı yasaklamaktan çekinmeyecek insanlar....

Kosinski ilk iki kitabını yazmış, sokaklardaki araştırmalarına ara vermiş, Pittsburglu bir çelik zengininin dul eşi Mary Weir ile evlenmiş, dünyanın dört bir yanındaki evlerinde, lüksün ve zenginliğin krallığında yaşamaya başlamıştı.

Bu sefer fakirlikten, sıradanlıktan, anonimlikten kaçıyordu...

Hayatının ilk dönemlerindeki ana temalar, zenginlik, başarı, ün gibi yenileriyle yer değiştirmişti.

Hayat, Kosinski'ye madalyonun öbür yüzüne bakma şansı sunuyordu simdi... Bir yazarın asla tek bir kalıba sıkışmaması gerektiğini bilen Kosinski, on yıl boyunca büyük iş adamlarının ve tanınır ama görünmez bir azınlığın parçası olarak yaşadı.

Kosinski hep gezdi. Kosinski hep kaçtı... Kosinski hep yalanlar söyledi, tanınmaya başladıkça kılık değiştirip sokağa çıktığı günler de arttı...

Kaçmaya acıyla bağlıydı. Bu, kendinden asla emin olamayanların, güvenlik ihtiyacı en fazla olanların içinde boğulduğu çukura düşmüş, hâlâ altı yaşında sıkışıp kalmıştı.

Tüm kitaplarında, gördüklerinden daha korkuncunu hayal etti o, yaşamda var olan zulümleri büyüteçle göstererek sokaktaki yaşamı zihinsel bir şiddet oyunu haline getirdi... Diğer niceleri gibi kendi korkusunu, incinmişliğini, giderek dozunu artırdığı acımasızlık ve şiddet krizleriyle okuyucularının, içlerindeki en karanlık niyetlerini gördüğü insan kardeşlerinin dünyasına akıttı...

Ve Kosinski kendinden kaçtı... Korkusunun ve hayatının sorumluluğunu almaktansa, bu korkunun esiri olarak, zihinleri güçlü ve şiddetli imgelerle doldurdu, hepsi de zarar vermek, paylaşamamak, anlaşamamak üzerine olan...

Madalyonun sadece tek tarafını gösterdi, üstelik korktukça daha da korkuttu...

İnsanlar ve sistemler nasıl onun farklılığını damgalayıp karaladılarsa, kendisinin de onlara aynı şekilde cevap vererek, bu tek kutuplu fanatik dünya algısının bir parçası olduğunun farkına vardı mı Kosinski?

Korkuttuğu insanların onun kadar korkmuş olduklarının bilincinde miydi yoksa içindeki iflah olmaz güvenlik arzusu bunu görmesini engelliyor muydu?

Kendinden kaçtığını zannederken kendini aşırı önemseyenlerin radikal çarelerine başvuruyordu ve hepimiz gibi bencilliğine bir kılıf yaratıyordu..

Kimileri Kosinski'inin kaçtığını görmediler, onu kutladılar... Bu Kosinski için daha da yabancılaştırıcıydı aslında..

İnsanların korkunç olduğunu söyledi ama bunun tersi de olabileceklerini söylemedi...

Korktuğumuzu söyledi ama nasıl cesur olabileceğimizi söylemedi...

Bencilliği anlattı ama paylaşmaktan bahsetmedi...

Korkusunu benimsedi ama onu küçümseyemedi...

Kosinski hep kaçtı... Önceleri hayatın çizdiği bir yoldu bu ama sonra Kosinski'nin seçimi haline eldi... Bu, onu insanlardan uzaklaştırdığı kadar kendinden uzaklaştırdı....

JERRY KOSİNSKİ'NİN İNTİHARI

Hepimiz korkuyoruz... Çoğumuz kaçıyoruz...Çok azımız zaaflarını güç gibi göstermekle uğraşmıyor... Çok azımız, kendisiyle yüzleşip hayatının koşullarını değiştiriyor...

İnsanlık içinde bir avuç kardeşimiz ise kendisiyle yüzleşip kendisini değiştirmekle, kendi tercihlerinin korkudan değil sevgiden, zaaftan değil erdemden kaynaklanmasıyla, zayıflığın içindeki gerçek güce, gerçek bütünlüğe ulaşmakla uğraşıyor....

Kosinski, 3 Mayıs 1991 günü başına plastik bir torba geçirip intihar ettiğinde hayatı boyunca kaçtığı, saldırganlığın. şiddetin ve korkunun bir simgesi oldu âdeta...

Ölmek de yaşamak gibi huzur çağrıştırmıyordu onda....

Boyalı Kuş, kargalar parçalayamadan parçalamıştı kendini... Oysa belki de zannettiği kadar korkunç değildi kargalar ve belki de hepsi birer boyalı kuş olmaya öykünüyor, kendilerine değer verecek başka kuşlar arıyorlardı...

 

BOYALI KUŞ'TAN BİR PARÇA

Almanlar’ın inanılmaz başarısının nedenlerini anlıyordum. Çok eski çağlarda bile, Almanlar'ın savaş tohumları ekmekten zevk aldıklarını, köy papazı köylülere anlatmamış mıydı? Çift sürmekten hoşlanmazlardı; hasatı bekleyemezlerdi, öteki kabilelere saldırıp onların ürünlerini yağmalamayı yeğ tutarlardı hep. İblisler daha o zamandan Almanlar’ı anlamış, onlarla pazarlık yapmış, uyuşmuşlardı anlaşılan: Alman ulusunun bu denli becerikli, bu denli değerli kişiler yetiştirişinin nedenini, burada aramak gerekirdi. Bir sanat halini almış yok etme yöntemlerini, büyük bir başarıyla işte bu yüzden hemen herkese kabul ettirmişlerdi.

Başarı, bir kısır döngüsüydü. Ne kadar kötülük yaparsan o kadar güçlenirdin. Ne kadar güçlenirsen o kadar kötülük yapabilirdin..

Almanları’ı kimse durduramazdı. Yenilemezlerdi, işlerini gerçek ustalıkla görüyorlardı. Diğer ülkelere nefret tohumlan saçıyor, koca koca ulusları yok edebiliyorlardı.

Özer Aykan
Gerçek Edebiyat

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)