Kenzao İşigoro ve Yaşayan Ölülerin Tabutu / Bedriye Korkankorkmaz
Yazın sıcağından çok neminin insanı bunalttığı Mersin’de kışa inat hava bugün çok güzel. Ben de elimde bir fincan kahve ile balkondaki masamda yerimi alıyorum. Benim gibi birçok insan da havanın tadını çıkarmak için balkonda.
Bir yandan olağanüstü havayı ciğerime çekiyorum diğer yandan da karşımda duran apartmanlara bakıyorum. Bir an bu apartmanları, insan üreten ve ürettiği insanları da öğüten birer fabrikaya benzetiyorum. Fabrikalar insan değil iplik, sigara, kap kaçak vs. üretiyor. Apartman dairelerinin her birini insan üreten ve ürettiği insanları da tüketen birer fabrikaya benzetmemin nedeni Darlington Malikânesi’nin ünlü kâhyası Mr. Stevens.
O’nun hayatı Kazuo İşiguro’nun Günden Kalanlar’ının sayfalarından çıkıp İngiltere’den esen bir rüzgârın esintisi gibi yüzümü okşuyor acılar içinde çığlık ata ata.
Mr. Stevens’a sormak istiyorum, "Görünen bir dünyanın içinde kendini görünmeyen bir varlığa çevirmek nasıl bir duygu diye?”
Hayatın konuşma dili davranıştır. Gençliğimizde şık bir elbise gibi üstümüzde taşıdığımız yalnızlığın acımasızlığıyla, kâhya gibi kendimize güvenimizi yitirdiğimiz yaşlılığımızda yüzleşiyoruz. Her gerçek kendi gerçekçiliği içinde değerlidir. Bu yüzden her tür yaşanmışlık olgunluk evresini tamamladıktan sonra hayatımızdaki gerçek karşılığına kavuşuyor. Güneşe kucağını açan yazar Kazuo İşiguro’nun Günden Kalanlar eserinin okuyucuyu bu denli derinden sarmasının sırrına da bu bakış açısıyla yaklaşıyorum.
İnsan hayatına biçim veren kavramlara yüklediği anlam her insanın hayatı kavrayış biçimine göre değişiyor.
İKİSİ DE İYİ NİYETLİ DÜRÜST SAMİMİ
Kâhya Stevens’la birlikte ben de altı günlük ömrümün keşkelerine doğru yolculuğa çıkıyorum. İçindeki yangınla konuşmaya benziyor insanın keşkelerine yaptığı yolculuk…
Beni unutulmayan acılar, özlemler, dile getirilmeyen duygular, ihanetler, hastalıklar, yoksunluklar, yoksulluklar gibi insana dair bu türden yaşanmışlıklar derinden sarsıyor. Tarif edilmeyen içsel bir çıplaklıkla yaklaşıyorum eserdeki üç baskın karakter olan Lordun, Kâhyanın ve Bayan Kenton’ın hatalarının hayatlarına dayattığı acımasızlığa.
Üçü de hatalarının bedelini aynı onur, aynı gurur, aynı yalnızlıkla taşıyor. Bu üç baskın karakter içinde kişilik olarak Bayan Kenton’ı ayrı bir yere oturtmak gerekiyor. Lord ile Kâhya’nın kişiliklerinin benzer yanları çok. İkisi de ölü bir dünyayı yani aristokrasiyi temsil ediyor. İkisi de beyefendi. İkisi de hayatın gerçeklerinden bihaber sadece malikânenin duvarları arasında kendilerini bir varlık olarak güvende hissediyorlar. İkisi de iyi niyetli, dürüst ve samimi. Lord idealine tutkuyla bağlı. Buna karşın uşağının trajedisi efendisinin ideallerine, kendini uşak yapan ilkelere aynı tutkuyla bağlı olması.
İngiliz lord bir Nazi yanlısı olarak, II. Dünya Savaşı’nın başlamasında başrolde oynamıştır. Ülkesinde vatan haini olarak suçlanmış ve onurunu kurtarmak için hakkında Nazi yanlısı olduğunu yazan gazeteye karşı açtığı davayı da kaybettiği için alnındaki vatan haini damgasıyla yalnızlığa terk edilmiş bir halde hayat serüvenini noktalıyor.
Bayan Kenton’sa sezgileri gelişmiş; duyarlı, duygulu, çalışanlarına karşı nazik, işinin ehli tam bir hanımefendi. Güzel müdirenin insanlar arasında yapılan din, dil ve ırk gibi ilkel ayrımlara da tahammülü yok. İyi bir gözlemci olduğu için dışarıdaki yalnızlık canavarının onu da yutmasından korkuyor. Bu korkusu yüksek ilkelerinin karşısında onu korkak biri yapıyor. Bu asil kadının yüreği insan sevgisiyle dolu.
Ve hayali, âşık olduğu Stevens’la evlenip kök salmak istiyor hayata. İşteki başarının insanı bir ömür boyu teselli etmeyeceğini biliyor. Onun şansızlığı aşkı da tıpkı çalışma odasında duran vazodaki bir demet kır çiçeği gibi dikkatini dağıtacağı düşüncesiyle mesleki başarısının önünde engel olarak algılayan Stevens’a âşık olması. Kâhya ile müdire kişilik olarak her yönden birbirlerinin zıttı. Kâhya, Lord’un hizmetine/kişiliğine kendisini koşulsuz adayan; emrinde çalışanlarına katı disiplin uygulayan; kayıtsız koşulsuz doğru/yanlışı sadece efendisinin bileceğine inanan; kendisini vakar hissetmesinin ölçütünü ise efendisinin toplum içindeki asil statüsüne bağlayan biri. Özgüveni tam, çünkü efendisinin yüksek menfaatlerine yaptığı hizmetin kalitesinden emin. Ödülü de efendisinin memnuniyetini ifade eden sözcükleridir. Bu ödül sayesinde bir erkek olduğunu ve her erkek gibi onun da aşka, sevgiye, dostluğa ihtiyacı olduğu gerçeğini görmezden gelme gücünü kendinde bulur.
Yanıtını bulmakta zorlandığım soruları kendime sormayı seviyorum. Sık sık soruyorum kendi kendime “hayat mı yaşadıklarımıza yoksa yaşadıklarımız mı hayata meydan okuyor?” diye. Malikânede o dönemde yaşayanlar şimdiki zaman kipinde yaşadıklarımızın siyah beyaz fotoğrafı.
O fotoğrafların çekildiği tarih insana dair bu türden gerçekleri değiştirmiş olsaydı Kâhya Stevens’ın yaşanmamış hayatının yasını hep birlikte tutmazdık. Eserin kurgusu da sondan başlangıca doğru bir yolculukla başlıyor. Malikânenin yeni Amerikalı efendisi kâhya Stevens’ı İngiltere’nin Batı kıyılarına doğru sürecek altı günlük bir yolculuğa çıkmaya razı ediyor. Okuyucu da kâhya gibi bir yandan kendi ruhuna yaptığı yolculuk sayesinde kendi çıkmazıyla yüzleşiyor; diğer yandan da malikânede o dönemde yaşanan çarpık siyasi olaylara tanıklık ediyor. Geziyi kâhya için önemli kılan yirmi yıl önce işine ve gururuna düşkünlüğünden dolayı aşkına sırtını döndüğü için başkasıyla evlenip malikâneden ayrılan, ancak eşiyle anlaşamadığı için ayrı yaşayan müdire Bayan Kenton’ı ziyaret etme olanağını görmesidir. Müdireye kendisine yazdığı mektuptan yola çıkarak eski görevine dönmesini teklif edecek. Onuruna düşkün Kâhya Stevens’ın aşkını ilan ediş biçimi de yaşamı kadar ilginç.
Yaşadığımız her olayın bizi başkalaştırdığı gerçeğine Stevens gibi biz de sırtımızı dönüyoruz. İnsanı en çok sevdikleri incitiyor. Sevgin kadar incitiyor sevdiğin insan seni.
Kâhya da anıların, vefasızlığımızdan dolayı gerçek dostlarımız gibi bizi terk ettiği gerçeğine yabancıdır. Yirmi yıl sonra buluştuğu kâhyanın eski görevine dönme teklifini reddeden Bayan Kenton’ın Stevens’a söylediği şu sözleri zamanın ve aşkın bizi bıraktığımız gibi karşılamayacağının kanıtı olarak alıntılıyorum: “Örneğin, sizinle yaşanmış olabilecek bir yaşamı düşünmeye başlıyorum Bay Stevens. Galiba ufak tefek, önemsiz bir şeylere kızarak çekip gittiğim zamanlar da bunlar işte. Ama her gidişimde çok geçmeden anlıyorum ki asıl yerim eşimin yanı. Ne de olsa, zamanı geriye döndüremezsiniz artık. İnsan oturup böyle olmasaydı nasıl olurdu diye ömür boyu kafa yoramaz. Çoğu insan kadar iyi, hatta belki daha da iyi şeylere sahip olduğunu fark edip şükretmeli.”
Hayatında yaptığı tek hatayı düzeltmek için bunca yolu kat eden yenik Stevens’ın yüreği paramparça oluyor. Pişmanlığın sızısı ideallerini yerle bir ediyor içinde. Ne hatanın ne de zamanın adaleti değişmiyor. Kaçırdığın hayatının fırsatını yakalamak için zamanı geri getirme ayrıcalığına kim sahip ki kâhya sahip olsun. Bu güçlü adalet ölüm gibidir, önünde boyun eğmeyen tek canlı yoktur. Onuruna benim gibi düşkün insanların yenik zamanlarında yüzlerindeki gülümseme toprağa düşen cemre gibidir.
Yüzünde buruk gülümsemesiyle âşık olduğu tek kadına şunları söylüyor kâhya: “…Aslında eşiniz ile sizin mutsuzluğunuzun nedeninin bu tür düşünceler olduğu aklıma gelseydi, inanın rahat yüzü görmezdim. Bayan Benn, halinizden hoşnut olmak için yeterli nedeniniz var. Bay Benn emekli olacak, eh torunlar da yolda, önünüzde son derece mutlu yıllar bulunduğunu söylemek cesaretini kendimde buluyorum. Hak ettiğiniz mutlulukla aranıza daha fazla saçma düşüncelerin girmesine izin vermemelisiniz gerçekte.”
Yazar eserinde sadece asillerin gösterişli dünyalarının ne tür zavallılıkları içinde barındırdığı gerçeğine açıklık getirmiyor, Bayan Kenton örneğinde olduğu gibi idealler ile aşka da farklı bir bakış açısı getiriyor. İnsan hayatında olana mı; yoksa Stevens gibi yüreğinde olan kişiye mi âşık olmalı?
Evet, asillerin malikânelerinde düzenledikleri partilerde baş uşaklarının becerilerini birbirlerine karşı gösteriş yarışına çevirmeleri onların pespaye zavallılıklarının yakını yapıyor bizi.
İnsanın içinde bulunduğu ortam, kişiliğini oluşturmakla kalmıyor idealini de belirliyor. İdealist kâhyanın mesleğine yüklediği anlam bir anda o mesleği bir idole dönüştürüyor. Malikânede babasının kâhya yardımcısı Bayan Kenton’ın da müdire olarak çalıştığı yıllarda Mr. Stevens çevresine çelikten öyle bir ağ örüyor ki, babası öldüğünde işinin gerekleri neyi gerektiriyorsa onu yapıyor tıpkı babası gibi. Okuyucu onun babasının ölümünden dolayı içinde kopan fırtınanın esintisini ne yüzünde ne de yüreğinde hissediyor.
Bir insanın olağanüstü kontrollü oluşunun, onu etten kemikten yapılan bir canlı olmaktan çıkarıp Stevens gibi çelikten bir robot haline nasıl dönüştürdüğüne tanık oluyoruz. Bu bir bakıma bir insanın kontrolsüz olarak kendisine sürekli “evet” demesi ile kontrollü olarak kendisine sürekli “hayır” demesi arasında fark olmadığının çarpıcı bir örneğidir de.
Eserin sinema filmini de izledim. Filmde bu krateri usta oyuncu Anthony Hopkins canlandırıyor. Nasıl ki, Lordun acı sonu baş uşağının acıdığı bir insan yaptıysa onu; onun da Bayan Kenton karşısındaki bir anlık zaafı okuyucu gözünde kâhyayı insan yapıyor. Hayatın değil; insanların boyun eğdiği güç yaşanmışlık/ yaşanmamışlık ile ölümdür. Yaşanmışlık ile ölümün ne adaletine ne de adaletsizliğinin hikmetine eremediğimiz için sorguluyoruz bu tür kavramlara yüklediğimiz anlamları.
Günden Kalanlar’da ne aşk ne savaş ne acı ne de yalnızlık baskın öğe olarak verilmiş. Okuyucu payına düşeni almakta özgür. Günün sonunda herkes kendi hayatına Kâhya Stevens ise yeni Amerikalı efendisinin hayatına dâhil olmak üzere malikâneye geri dönüyor. Kâhya Stevens’ın değişen efendilerinin bile değiştiremeyeceği tek gerçek yaşayan ölülerin tabutunun yaşanmamışlık olduğu gerçeğidir.
İşte Kazuo İşiguro’nun Günden Kalanlar’ı bizi bu türden içten içe kuşatan gerçeklerin yakını yapıyor.
Bedriye Korkankorkmaz
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR