Sorunlu komşu baş ağrıtır. Irak ve Suriye’nin kendilerine bir yol çizememeleri çok derin çelişkilere dayanıyor. Esasen tarihte olmayan, sınırları 1918’de savaş ganimetinin paylaşımı çerçevesinde cetvelle çizilmiş suni ülkeler. Bu yazıyı 18 yıl önce kaleme almışım. Henüz iki ülke de işgale uğramamıştı ama istikballeri parlak görünmüyordu. İşte bir bakalım, neler demişiz bir görelim. (Şimdiki eklemelerim parantez içerisindedir, başka hiçbir değişiklik yapmadım.)

Baas. Arapça diriliş anlamına geliyor. 1940’lı yıllarda Şam’da, savaş içerisinde kurulan bir parti. Amacı tüm Arapları birleştirmek. Zaten Ortodoks Hıristiyan Mişel Eflak ile Sünni Müslüman Selahattin El Bitar tarafından kurulmuş. İlk kongresini 1947 yılında yapmış. 1953 yılında Ekrem El Havrani’nin Arap Sosyalist Partisi ile birleşerek Arap Sosyalist Baas Partisi adını almış. Amacı tüm Arap dünyasını önce özgürlüğe sonra da sosyalizme ulaştırmak. Arapları birleştirip Selahaddin-i Eyyübi’nin dönemindeki parlak çağı ihya etmeyi düşlüyor.

Baas 2002: Adı kalmış yadigar. Orjinal fikirler bulanıp unutulmuş, herkes kendi yoluna gitmiştir. Uzun ve hazin bir hikaye. Tekrar başa alalım ve nereden nereye demeden hikayeyi toparlamaya çalışalım. (Baas 2020: iki ülke de milyonlarca kayıp verdi, işgale uğradı, tarihin en acımasız bombardımanlarında kentleri yerle bir oldu ve bütünlükleri tehlikede.)

BAAS'IN TEMELLERİ NASIL ATILDI?

1941 yılının başlarındayız. Almanlar (işte, bir Orta doğu hikayesine daha sızdılar) Yunanistan’ı almışlar, hava kuvvetlerini Girit’e ve Rodos’a yerleştirmişler. İngilizler telaşta. Türkiye endişeli. Panzer birlikleri Trakya sınırlarında ve onları durduracak silahlar çok eksik. Üstelik bir de güneyden kuşatılıyor. Suriye’de Fransız Levant (Doğu Akdeniz) güçleri komutanı General Dentz 100 adet Alman ve 20 adet İtalyan uçağına üs sağlamış. Vichy hükümeti Dentz’e mütareke mucibince mihver güçleri için hazırlanmış olan silah ve cephaneyi Irak’a göndermesini istiyor. Nisan ayında Irak’ta İngilizlere karşı isyan başlatan Raşid Ali, Führer’den yardım istemiştir ve emir yüksek yerden gelmektedir. Beyrut, Bağdat ve Tahran yolu üzerinden Berlin’e geçmiş olan Kudüs müftüsü Hacı Emin El Hüseyni İngilizlere karşı mücadeleyi yükseltmek amacıyla bu yardım için aracılık etmektedir. İngilizler bir yandan Yunanistan’dan çekilirken aldıkları yaraları sarmaya çalışırken diğer yandan da Mısır’ı savunuyorlar. Şimdi bir de Irak mihver saflarına geçerse Abadan petrolleri elden gidebilir. Suriye ve Irak’ı her ne pahasına olursa olsun ele geçirmek zorundalar. İngilizler sayı azlığına rağmen Filistin’den kuzeye hücuma geçiyorlar. Fransızlar ile altı hafta süren çok kanlı savaşlar yapılıyor, Suriye ile Lübnan müttefiklerin eline geçiyor. Tam bu günlerde Şam’da bir grup Arab, Bağdat’ta bulunan Raşid Ali’yi desteklemek için bir komite kuruyorlar.

İşte Baas’ın temelleri bu oluşuma dayanıyor.

Savaş rüzgarları Orta Doğu’yu kasıp kavurarak geçtikten sonra Baas, 1948’de Ürdün, 1949’da Lübnan ve 1951 yılında Irak’da şubeler kuran bir parti olarak hızla gelişiyor. 1950’ler ve 60’lar ihtilalciliğin her ülkede şiddetle moda olduğu yıllar. Ortaokullarda bile politika tartışılıyor. Baasçılığın gelişmesi için uygun bir ortam var. Biraz da Türk İttihatçılığına benziyor. Tüm Araplar birleşecek ve birbirlerinin (sayısal) toplamından daha büyük bir güce kavuşacaklar.

 

Baas düşüncesinin fikir babası Mişel Eflak. Eflak 1989'da Paris'te sürgünde hayal kırıklığıyla öldü 

Mişel Eflak 1953 yılında şunları söylüyor: “Arap Birliği bir ideal, bir modeldir. Önce hürriyet sonra sosyalizme ulaşılacak.” Sovyetlerden yardım alacaklar, İsrail ve destekçilerini bölgeden kovup tüm Arap topraklarını geri alacaklar. Baasçılığın en kuvvetli olduğu ülke Suriye’nin Türk topraklarında bile gözü var. On yıllar boyunca İskenderun’u, Lübnan’ı ve daha nereleri sözde “Büyük Suriye” içinde gösteren haritalar basıyorlar.

İşte burada çelişkileri ortaya çıkıyor: Hem Arap birliği hem de diğer Arap topraklarını da almak isteyen Büyük Suriye.

Bir başka çelişkisi daha var. Sosyalist ama ateizme karşı. Eflak, Baas’ın milliyetçi bir akım olup her dinden ve mezhepten tüm Araplara seslenmekte olduğunu ve inanç özgürlüğünü kabul ettiklerini ifade ediyor; ancak İslamiyetin Arap milliyetçi düşüncesinin oluşması ve gelişmesinde büyük pay sahibi olduğunu da ilave ediyor. Ve yine aynı çelişkiye dönüyor: Hem milliyetçi, hem sosyalist. (Ne var ki, günümüzde bu artık bir çelişki olarak kabul edilmiyor, sosyalistlerin milliyetçi oldukları artık biliniyor, ama 1950’lerde ve 60’larda bu gizlenmeye çalışılırdı.) Ancak bu başta Rusya olmak üzere o dönemin tüm “sosyalist” ülkelerinde var olan çok esaslı bir çelişki. Nitekim sosyalizm bunun ağırlığına dayanamıyor. Reel politika uğruna dünyanın dört bir yanında “ilerici” diye destekledikleri diktatörlüklerden de kimseye hayır gelmiyor. Hepsi günü gelince Ruslara sırtını dönmekte bir an tereddüt etmeyecektir. (Tabii, ancak Rusya desteğiyle ayakta durabilen Esad’ı gözden kaçımıyoruz.)

Ancak o dönemde  bir başka durum daha var Baascıları Sovyetlerin kucağına atan. Yüz milyon Arap iki buçuk milyon Yahudi’den sürekli dayak yiyor. Bu pan-Arap milliyetçisi bir akım için kolaylıkla izah edilecek bir durum değil. Ve yenilgiye uğrayan rejimler de ayakta kalamaz. Darbeler birbirini kovalıyor.

1948 İsrail savaşının hemen ertesinde, Mart 1949 tarihinde Albay Hüsnü Zaim Suriye’de başkanlığı ve meclisi lağvettiğini söylüyor. İki yıl sonra Ürdün kralı Abdulah öldürülüyor, ancak oğlu tahtta kalmayı başarıyor. Ve Mısırlı subaylar da 1952 yılında operet kralı gibi duran Kral Faruk’u düşürüyorlar. Faruk bir süre sonra İtalya’da oburluktan ölecektir.

Hüsnü Zaim 1948 yenilgisini hemen izleyen günlerde Baas hareketinin teorisyeni ve kurucusu Mişel Eflak’ı danışma için makamına çağırtacaktır. İdealist bir karışım olan pan-Arapçılık ile sosyal adaletçilik Suriye’nin huzursuz küçük burjuvazisi arasında sempati yaratmıştır. Zaim, Eflak’ın desteğini alarak toplumdaki kaynaşmayı azaltmayı planlamaktadır. Ne var ki Eflak bu konuda biraz tereddüt gösterince Zaim tarafından tutuklanır ve rejimi desteklediğini belirten bildiriyi imzalayıncaya kadar her gün işkenceye tabi tutulur. Kendini son derece aşağılanmış hisseden Eflak, serbest kalınca Brezilya’ya giderek gönüllü sürgün hayatı yaşamaya başlar.

Baas ile ilgili ilk perdeyi bu sahnede kapatalım. Ama ikinci perde çok daha karmaşık ve inanılmaz entrikalarla doludur. Burada sözünü ettiğimiz her entrika aslında düzinelerce entrikadan çıkmış olan bir sonuçtur.

Kral Faruk

BAAS ENTRİKALARI

Eflak Brezilya’dan Arap dünyasını izlemektedir. 1956 yılında Nasır, Süveyş Kanalı’nı millileştirir. İmparatorluk dönemini henüz bunu hazmedecek kadar unutmamış olan İngiltere ve Fransa’nın hücumuna uğrar. Bunu fırsat bilen Sovyetler de Orta Doğu’ya girerler ve Arap ülkelerinde etkinlikleri artar. Kendisine sosyalist demekle birlikte İslam ve Hıristiyan dinlerine büyük önem veren Eflak, 1957 yılında Mısır’a gider ve Nasır ile konuşarak Suriye’nin komünistlerin eline geçmesini önlemek için yardım ister. Süveyş başarısı üzerine Arap dünyasının yıldızı haline gelmiş olan Nasır daha büyük hedefler peşindedir. Baasçıları kullanarak Suriye ile birleşmek ve iki ülkenin birden lideri olma fikri canlanır. Kim bilir, belki de ileride bu güçle tüm Arap dünyasını yönetebilir. Hem Nasır’ın Arap sosyalizmi fikirleri de Eflak’ın söylediklerinden çok farklı değildir.

Bu arada Suriye hükümeti de Baasçıların artan gücünden rahatsızdır. 1958 yılında Suriye ile Mısır bir araya gelerek Birleşik Arap Cumhuriyeti adını alırlar. (Bu isim de Mısır’a buradan yadigar kalmıştır).

Ancak birleşme gerçekleştikten sonra Nasır artık ihtiyaç duymadığı Baascılara sırtını döner. Bu şekilde kullanılmış olmak partide sert tartışmalara ve bölünmeye yol açar. Eflak ve Bitar, Baas partisinin liderleri olarak kalmayı başarırlar ama Salih Cedid adındaki bir Baasçı kendi grubuyla ayrılır.

Bu ayrılık ileride Hafız Esad’ı iktidara gelmesine vesile olacaktır.

Bu arada Nasır, Suriye’ye adamlarını göndererek bu ülkeyi kendi Arap sosyalizmi anlayışına göre yeniden örgütlemek ister. Suriyeliler yine huzursuz olurlar. Altta kalmak istememektedirler. Giderek Nasır’dan şikayetçi olurlar ve 1961 yılında ortaklıktan çekilerek Mısırlıları geri gönderirler.

Komplolar hızlanır. Şimdi Suriye’de gücü azımsanmayacak bir Nasırcı parti de vardır. Ayrıca Nasır Baascıların yardımı olmadan Suriye’de etkin olamayacağını da anlamıştır. Böylece 1963 yılında Suriye’de Baascılar ve Nasırcılar bir darbe düzenleyerek iktidara gelirler. Eflak ve Bitar iktidara gelir gelmez kendilerine bu şansı vermiş olan Nasırcı partiyi ortadan kaldırırlar.

Herkes birbirini kullanmış, ama Eflak ve Bitar sonunda iktidara gelmişlerdir.

Ne var ki, o yıllarda Arap ülkelerinde iktidarda kalmak, iktidara gelmekten çok daha zordur. Baascılar askerlere dayanmadan iktidarda kalamayacaklarını anlarlar ve önemli mevkileri onlarla paylaşırlar.

Suriye tekrar bir askeri diktatörlük görünümü alır. Ancak şimdi Suriye’de başka bir çelişki ön plana çıkmaya başlar. Uzun yıllar çoğunluktaki Sünnilere diş bilemiş olan azınlıktaki Şii’ler bir süre önce Baascılardan ayrılmış olan Cedit’in partisinde toplanarak koalisyona ortak olmuşlardır.

Ekonomik ve politik başarısızlıklar birbirini kovaladıkça Sünnilerin prestiji düşer. Sonra 1966 yılında Cedit, Şii subaylarla birlikte Eflak ve Bitar’ı hükümetten atarlar. Kişiler değişmiş, durum değişmemiştir. Cedit de iktidarda kalmak için Şii subaylara dayanmak zorundadır. Şam yine Baascı sloganlarla çınlamaktadır: “Kollektif liderlik”, “Halkın Diktatörlüğü” ve “Kutsal vazifemiz: Yahudilere ölüm!”

HAFIZ ESAD'IN SAHNEYE ÇIKIŞI

 Ama 1967 yılında Araplar İsrail karşısında tekrar yenilgiye uğrarlar. Rejimin yegane destekçileri nüfusun çok azını oluşturan Şiilerdir. Ve her şey yine altüst olmaktadır. Şiiler de kendi aralarında bölünmüşlerdir.

1963 yılındaki Baascı darbenin bir amacı da komünistlerin güçlenmesini önlemekti. Ancak giderek yalnızlaşan Suriye yönetimi Sovyetlerle kapsamlı bir ilişkiye girerek silahlanmasını bu ülkeye emanet etmişti. 1966 darbesinde Eflak’ın Sovyetlerle ilişkiye karşı ikircikli tutumunun payı vardı. Yalnız kalan, ancak 1967 savaşında prestijini yitiren Cedit’in günleri sayılıydı ama yine de 1970 yılında Ürdün’de iç savaş çıkaran Filistinlileri desteklemekten geri durmadı. Bu sırada Cedit’in savunma bakanı Hafız Esad adında bir havacı subaydı. Söz konusu görevde iken Cedit’in Filistinlilere yardım için Ürdün’ü bombalama isteğini geri çevirdi. Bu nedenle bir kriz çıkınca da Cedit’ı alaşağı ederek iktidara oturdu.

O gün bu gündür Suriye’de Esad ailesi iktidardan inmiyor ve gerektiğinde de çok kanlı bir şekilde muhalefeti bastırıyor.

Suriye’de bunlar olurken Eflak’ı merak edenler olabilir. 1966 darbesiyle ona tekrar sürgün yolları görünmüştü. Bu kez bir başka Arap ülkesine, Irak’a gitti. Burada da darbeler birbirini izliyor ve Baascılık ortada dolaşıyordu. 1958 yılında Abdülkerim Kasım bir darbe yaparak cumhuriyet ilan etmiş, ancak 1963 Şubat’ında bir Baas darbesiyle iktidardan uzaklaştırılmış, fakat Baascılar da aynı yılın sonlarında başka bir darbe ile devrilmişlerdi.

1968 yılında Baascılar tekrar iktidara döndüler. Bir süre Suriye’deki “kardeşleri” ile federal temelde ilişkiler öngördüklerini söylediler. Ama bunlar kısa sürede unutuldu. İdeolojik ayrılıklar ise –şayet mantıklı bir temelde var olduysa- kısa sürede liderler arasında kişisel çatışmaya dönüştü.

Bu dönem Sovyetlerin Orta Doğu’da birçok yere girdikleri bir dönemdi ve dünyanın neresinde olursa olsun kendilerine üs veren diktatörlükleri “ilerici rejim” olarak nitelemekte beis görmüyorlardı.

Nitekim 1973 yılında Baas ile Irak Komünist partisi arasında sözde “ilerici ulusal cephe” oluşturuldu. Tabii komünistler her yerde olduğu gibi burada da birkaç yıl sonra baskıya maruz kalmaktan kurtulamadılar.

Bu anti komünizm dalgası içerisinde Saddam 1979 yılında rejimin bir numaralı adamı oldu. Ertesi yıl da İran’a savaş açtı. Humeyni ve Saddam’ın birbirlerini kafir olarak nitelemeleri Suriye’nin Şii diktatörlüğü tarafından hoş karşılanmadı.

O da Arap topraklarını büyüterek güç ve prestij sağlamak istedi ama halkına sadece acı ve katliam getirdi. Suriye’deki Şii diktatörlüğünün aksine Irak Baas rejimi Sünnilere dayanmakta ve Şiiler üzerinde baskı sürdürmekte(ydi). Ayrıca kuzeydeki Kürtlerle de sürekli bir çatışma içerisinde olmuştu.

Irak Başbakanı Abdülkerim Kasım

Böylece Arap birliği sloganıyla ortaya çıkan Baas Partisi Şam ve Bağdat arasında, veya Şiiler ile Sünniler arasındaki çekişmelere kurban edildi. Rejimin her iki ülkede de mezhep temelli diktatörlüklere dönüşmesi Baascılığın başka ülkelerde yayılmasını engelledi.

Baascılığın en büyük talihsizliği Suriye ve Irak gibi henüz uluslaşamamış ülkelerde öne çıkması olmuştur. Halkın yurttaş haline gelmediği ve/veya dış etkiye fazlasıyla açık olan ülkelerde etnik ve mezhep temelli çatışmalar yıkıcı bir karakter almaktadır. Ve henüz halkın yurttaş haline gelmediği Suriye ve Irak bu durumlarına bakmadan pan-Arapçılık yapıp, bir de yayılma savaşlarına girişince son derece sıkıntı çekmeye başladılar. Suriye Lübnan’da on binlerce asker bulundurmanın getirdiği yükün yanı sıra Golan tepeleri ve su kaynakları nedeniyle İsrail ile sürekli çatışma içerisinde yaşadı. Ayrıca PKK’yı destekleyerek Türkiye ile ilişkilerini bozmaktan da çekinmedi.

Irak ise İran’dan sonra Kuveyt’i işgal ederek kendisini yeni bir cendereye soktu.

Nasıl oluyorsa % 99.9 gibi tam diktatoryal bir oy yüzdesiyle iktidara gelmiş bulunan Hafız Esad ise, Başkan Bush’un hatırını kıramayıp (zaten terörist devlet ilan edilmişti) Irak’a karşı koalisyona katıldı.

Kardeş partiler şimdi birbirlerine daha kırgındı. Irak şimdi kuzeyden ve güneyden parçalanma tehlikesi içerisinde(ydi) ve Körfez Savaşı’ndan beri uçaklarını bu toprakları üzerinde uçuramıyor(du).

Bu arada Saddam 1988 yılında Halepçe’de kimyasal silahlarla 5000 yurttaşını öldürmekten çekinmedi.

Hafız da 1982 yılında Sünni muhaliflerin ayaklanmasına karşı tank ve toplarla ateş açmış ve yine 5.000’den fazla kişiyi öldürtmüştü.

Bu rejimler birer polis devleti olarak ve askeri güce dayanarak yaşamak zorunda(ydı).

BAAS'IN KURUCULARININ AKIBETİ

Bu arada Baas’ın kurucuları için yine sürgün yolları görünmüştü. Baas iktidarı tarafından gıyabında idama mahkum edilen ama birkaç ay sonra bu cezası kaldırılan Mişel Eflak 1989 yılında Paris’te öldü.

Selahatin El Bitar ise 1963 ile 1966 arasında dört kez başbakanlık yapmış olduğu Suriye’de devrilip, hapsedilip, serbest bırakılıp, ülkeden kaçınca önce Lübnan’a sığındı, sonra Paris’e gitti. Partisinden çıkartıldı ve Temmuz 1980’de öldürüldü.

Bu iki adamın hikayesi Baas’ın hazin hikayesinin birer özeti gibidir.

Irak ve Suriye’ye gelince, bu ülkelerdeki darbelerin son derece karmaşık olan tarihçesi bize bu bölgelerin istikrara kavuşmak için yeni badirelerden geçmek zorunda olduklarını söylüyor. (Nitekim geçtiler ve halen geçiyorlar, üstelik düzinelerce ülkeyi de bu kaosa sürüklüyorlar. Kaosun sonu 2020 yılında hâlâ görünmüyor.)

Mehmet Tanju Akad
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)