Günün ilk ışıkları, uzun minarelerin arasından geçer, yırtık tentelerin, eski çardakların, yüz yıllık hanların iri gölgelerini yere yıkardı. Güneş, adına “Bizim Sokak” dediğimiz Fincan Yokuşunu, kıyılara öbek öbek dökülmüş çöp yığınlarını, yıkık taş duvarları, saymakla bitmez dükkânları, deri atölyelerini, terzihaneleri, kundura tezgâhlarını, işportacı barınaklarını ve ortalıkta isteksizce dolaşan kedi köpeği böyle aydınlatırdı. Ama o parlak, sıcak ışıklar sokaktan hiç gitmeyen, gecenin bile yutamadığı pis kokuları silip atamazdı.

Yıllarca güzel bir görünümüyle karşılaşamadığım bu dar sokağı, bu sakat yokuşu Pervin'in her sabah aynı sevinç dolu bir yürekle nasıl yürüdüğüne hiç akıl erdiremezdim. Bizim küfürler savurarak adımladığımız pisliklerin arasından bir kelebek gibi, sanki kanat çırparcasına geçerdi. Gözleri günışığında zeytin taneleriymişçesine parlar, omuzlarına dökülen siyah saçları tel tel uçuşurdu yüreklerimize.
Sokağın başında önce gülümseyişi görünür, ardından o yapmacıksız sesiyle seslenişi duyulurdu:

“N'aber be abicim!”

Sarhoş Necip'in küçük oğlu her sabah alışmıştı. Gücünü yetirip bisiklet tekerlekli işportacı arabasını iki adım daha yokuş yukarı çıkartamazdı. Arabanın ardından dayanan ince kollarının kasları gerilir kopacak gibi olur, hızlı soluklara boğulurdu. Sözüm ona babası da yanında dikilirdi ya bir şeye yararı dokunmaz kimi ayakta duramaz yerlere yuvarlanır, kimi sesli böğürtülerle sokağın ortasına kusardı. Çocuk, ağlamaklı, şaşırır kalır, babasıyla mı uğraşsın arabayla mı bilemezdi. Pervin, tam çocuğun umutsuzluğa kapıldığı sırada yetişir, arabanın arkasından iter, nefes aldırırdı.

Musluklarından su aktığını hiç görmediğim mermer çeşmenin yalağı içine sanki yüzlerce kat yırtık giysilerle oturan dilenci kadından, pudra şekerli börek satan yaşlı Cebbar’a kadar sokakta o an bulunan herkes ondan bir gülücük koparırdı. Dükkân kepenklerini tangur tungur kaldırmaya çalışan erkenci çırakların cılız sesli ıslıklarını, açık saçık sözlerini, sataşmalarını duymazlıktan gelir, onların gün boyu neşeli kalmalarına neden olurdu.

Dün gibi anımsıyorum. Dışarıda sulu karın ara ara camlara vurduğu pis bir kış günüydü. Soğuk artık bıktırmış, yokuşta işportacı esnafının işi iyice bozulmuştu. Onların suratlarından düşenin bin parça olması bizim de neşemizi bozuyordu. Sırtında boğazlı kazak üstüne giydiği kolları iyice yıpranmış, önleri yakaları lekelenmiş bir erkek ceketi vardı Pervin'in. Paçaları çamurlanmış kadife pantolonu, ayağındaki lastik botları ve başına geçirdiği yün beresiyle onu irice bir kız çocuğu sanmıştık. Soğuktan kızarmış parmaklarının arasında sıktığı beyaz bir kâğıt parçasına ikide bir bakarak kapının önünde dikilip kalmıştı. Öğlendi. Bizim atölyedekiler ortadaki elektrik sobasının başına toplanmışlar, bir ellerinde yarımşar ekmek, öteki ellerinde kocaman çay bardakları karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Ağzı biraz boşalanın anlatmaya çalıştığı bir şeylerle de gürültülü bir söyleşinin içindeydiler. Çayımı yudumlayarak atölye kapısının camı ardından dışarısını gözlerken görmüştüm onu. Birisine sorup, hanın kocaman kapısı önünden içerlere doğru yürümüştü. Tam önümden geçerken bana baktığında soğuktan kızarmış yanaklarına, morarmaya başlamış dudaklarına karşın yine de gülümsemeye çalışmıştı.

Hemen karşımızdaki atölyenin camlı kapısından içeriye girmiş, Çiçekçi Nubar dediğimiz yaşlı Ermeni onu kolundan çekip iri kömür sobasının yanındaki sandalyeye oturtup bir şeyler sormuştu. Olduğum yerden görüyordum, sobanın sıcaklığında giderek rahatlıyor, ilk önceleri önüne eğdiği başını kaldırıp, çevresine bakınabiliyordu.

Yirmiye yakın genç kız çalışıyordu Çiçekçi Nubar'ın atölyesinde. Dört beş tahta masanın çevresine dağılmış bu kızlar, başka atölyelerde yapılıp getirilen cam bardakların, vazoların, şekerliklerin üzerlerine renk renk çiçek resimleri yapıyorlardı. Pervin'i ertesi gün orada yeniden görmüştük. Birisi eline iki satırlık bir yazı tutuşturup iş vermesi için Çiçekçi Nubar'a göndermiş, o da kızın eline bir süpürgeyle iki toz bezi uzatıp ortalığa dikmişti yeni temizlikçi diye.

Pervin'in görevi atölyenin içini süpürmek, masaların üstlerini silmek, sobaya kömür atmaktı ya, daha ilk günden elini sürmediği iş kalmamıştı. O kadar çalışma heveslisiydi ki Nubar'ın temizlik için istediklerini çabucak yapıp, öteki kızlara yardıma koşuyordu. Fırça yıkamaktan boya karıştırmaya, desen örneği çizmekten boyanmış bardakları karton kutulara doldurmaya kadar her şeyi daha önce bu gibi atölyelerde çalışmışçasına bir ustalıkla yapmaya çalışıyordu. Bu durum Nubar'ın gözünden kaçmadı. İki gün sonra kızı masalardan birinin ucuna oturtuverdi. Pervin hiç yadırgamadı. Bardakların, vazoların, kocaman şekerliklerin üstüne çiçek resimleri boyamak tam onun işiydi sanki. Atölyede daha ayını doldurmadan usta bir çiçekçi olup çıkmıştı.

Bizim atölyedekilerle yakın dostluğunun nasıl başladığını anlayamamıştık bile; aslında o denli sokulgan, cana yakın, konuşkandı ki kiminle isterse hemen dost oluveriyordu. Üzerinde elektrik motorlarını sardığım ya da başka cihazları tamir ettiğim küçük tezgâhım camın kenarındaydı. Ne zaman işten başımı kaldırıp baksam görürdüm onu. Sanki işten sıkıldığımı, bunaldığımı anlamış da beni avutmak istiyormuşçasına hemen gülümserdi. Günde yüz kere de bakışlarımız karşılaşsa, her kez, yine de o gülümseyiş içinde olurdu.
Öğlenleri elinde bir parça ekmekle kapıdan başını uzatır, ağzında çiğnediği lokmasını yutmasının ardından, siyah saçlarını savurarak seslenirdi içeriye:

“Aç şunun sesini biraz be güzel abicim!”

Elimde olmadan ben de hemen gülümser, tezgâhın üstünde kendi kendine çalan küçük teybin sesini sonuna kadar açardım. Bizim atölyenin değil nerdeyse tüm hanın içini dolduran arabesk bir şarkının ezgili müziğiyle ortalıkta kıpır kıpır dolaşır, içine helva ya da peynir tıkıştırılmış ekmeğini iri lokmalar ısırarak ve tadına vararak yerdi.

Dışarıda havanın çok kötü olduğu günler, öğlenleri atölyedeki elektrik sobasının başına toplanırdık. Herkes sobaya en yakın yeri kapabilmek hevesiyle elinin kirini, yağını bile temizlemeden ekmeğini eline aldığı gibi sobanın başına koşardı. Yaptığımız söyleşilere kendimizi öylesine kaptırırdık ki, işbaşı saatinin çoktan gelip geçtiğini patronun asık bir suratla başımıza dikilip, yüzlerimize ters ters baktığında anlardık ancak.

Günün birinde Pervin'in de aramıza katılmasıyla bu öğlen toplantılarımızın şekli değişivermişti. “Yakışıklı” diye çağırdığımız Metin, o açık saçık, çoğunlukla da uydurma aşk serüvenlerini artık ballandıra ballandıra anlatamıyor, yaşlı İrfan Usta, bol küfürlü söylenmeleriyle rahatlayamıyor, Uzun Necmi, hep bir yerlerde gizlediği playboy dergilerini önümüze atıp, gözlerimizi iri iri açtıramıyordu.

Pervin, konuşmaya başlayınca hepimiz susuyorduk. O, sanki bizi neşelendirmeye gelmişçesine bir gülümseyişle her birimizin gözlerinin içine ayrı ayrı bakarak anlatır da anlatırdı. Mahallede kadınların çeşme başında bir kova su için yaptıkları kavgalardan başlar, yedinci çocuğuna gebe komşu kadının karnındaki çocuğu düşürmek için giriştiği olmadık işlerden, satıcı çocukları sokaklarda deli gibi bağırarak kovalayan belediye komiserine kadar bir sürü ilginç şey anlatırdı. İki odalı gecekondularını, küçük bahçelerini, duvar boyunca büyüyen kasımpatılarını, çıkrığı bir tren düdüğü gibi öten su kuyusunu, mahallenin bütün erkek kedilerini kapıya toplayan dişi Tekir'i bir masal havası vererek anlatırdı ya, aylardır işsiz gezen babasından, ayaklarındaki ağrılı şişlerden bir türlü kurtulamayan, temizliğe gittiği evlerden bu yüzden artık pek çağrılmayan annesinden, durmadan okuldan kaçan erkek kardeşinden söz etmeye sıra gelince, neşeli gülüşünü nedenli bozmamaya çalışsa da biz onun içindeki üzüntüyü anlar, başlarımızı önümüze eğiverirdik.

Yokuştakilerin onu gerçekten fark etmesi ilkyaza doğru oldu sanırım. Pervin, o kış haftalıklarından para biriktirip sırtına giyecek bir palto ya da kaban alamadı. Kollarını iki kat kıvırdığı o eskimiş erkek ceketiyle aylarca gitti geldi. Umurunda değil görünürdü. Bizim atölyeye gelir, ayağından çıkardığı lastik botlarının altındaki deliklerden parmak oynatarak bizi güldürmeye çalışırdı. Kimi ağaçların dallarında tek tük ilkyaz çiçeklerinin açmaya başladığı günlerde bambaşka bir kız olarak geliverdi hana. Hepimiz de, bir kış miskinliğiyle kalın paltolarımızın, kuzu postlu kabanlarımızın, boyunlarımıza doladığımız kaşkollerimizin, kat kat giymeye çalıştığımız kazaklarımızın içindeydik daha. Oysa o, kıvrım kıvrım bir eteklik, kısa kollu bir tişört giymişti. Ayağında da bir çift yazlık ayakkabı vardı. Hep yün beresinin altında sakladığı saçlarını özenle tarayıp, omuzlarının üstüne salmıştı. O irice kız çocuğu gitmiş, yerine güzel bir genç kız gelmişti. Bu beklenmedik görüntü bizi öylesine şaşırtmıştı ki, o an ağzımızı açıp tek bir kelime bile söyleyememiştik.

O günden sonra bizim için artık başka bir Pervin vardı. Güzel bir duygu, tadına varılamayan bir gizdi... Hangimiz onun eteklerini ve uzun saçlarını savurarak yürüyüşünü seyredebilmek için sabah erkenden yollara düşmedik ki, akşamları iş çıkışlarında biraz olsun yanında yürüyebilmek için hangimiz köşe başlarında beklemedik ki. Ya onun bir gülümseyişiyle çocuklar gibi sevinmelerimiz, öğlenleri atölyede ona oturacak yer vermek için yaptığımız kavgalarımız, gizliden gizliye onun diri bedenini seyredişlerimiz...

Gün geçmez birisi çevresinde dolaşırdı. İşe gelip giderken ya da öğlenleri dışarıya hava almaya çıktığında peşinden koşan, onunla arkadaşlık etmek isteyen bu gençlerin kendine en güvenine, en yakışıklısına bile aldırmaz, hiç birinin kalbini kırmadan, gücendirmeden, tatlı bir gülümseyişle başından savardı. Çevresini görmezlikten gelir, her gün biraz daha ustalaşan ellerinde fırçasını oynatarak bardaklara çiçekler boyamasını sürdürürdü. En usta kızın yaptığını bile kolay beğenmeyen Nubar, elinde bir bardakla ortalığa düşer, beğenisini coşkuyla söyleyerek önüne gelene çiçekleri gösterirdi.

“Ah bu kız sanki çiçek boyamaya gelmiş dünyaya!”

Pervin'in bizim atölyenin kapısından içeriye adım attığını gördüğümde daha coşkuyla çarpmaya başlardı yüreğim. Duvarlardan birini nerdeyse bütünüyle kaplayacak, kenarları yer yer yırtılmış, sıvanın arasına iyice yerleşmiş nemle parça parça kabarmış bir duvar posterimiz vardı. Dağlar arasında küçük bir göl ve renk renk çiçekli bahçesiyle güzel bir ev... Karşısında durup düşler kurardı. “İşte, pencereden bakan şu genç kadın benim,” derdi. “Uykudan yeni uyandım. Gölün, ağaçların ve çiçeklerin nefis kokuları geliyor burnuma. Sevdiğim adam içerde uyuyor daha. Az sonra kalkacak. Önce bahçedeki havuzun başında kahvaltı edeceğiz, sonra el ele tutuşup göle yürüyeceğiz. Şu beyaz sandal bizi ağır ağır gölün ötelerine götürecek...” O anlatır biz anlaşılmaz bir duygunun burukluğunda dinlerdik. Sonra postere bakıp düş kurmayı bırakır, önümde durup ellerimin işleyişini seyretmeye koyulurdu. Benim coşkum daha da artar, başımı kaldırıp gözlerine bakamaz, acemileşen ellerimle bir iş beceremez olurdum. Bir gün, yüreğimi kabartan bu coşkuya kapılıp, önüme uzanan elini sıkıca tutuvermiştim. Şaşırdı. o, şaşkınlıkla gözlerimin içine bakarken, dudaklarındaki gülümseme de yavaşça yitiyordu. Sonra,
“Yapma be abicim!” demişti mırıldanırcasına “Sen de mi Yoksa?” Sesinin tonunda kızgınlıktan çok beklemediği bir davranışın yapılmasından duyduğu üzüntünün kırıklığı var gibiydi. Sıcacık, yumuşacık ve boya lekeleriyle dolu eli avucumun içinden çıkıp giderken, yaptığım davranıştan utanmış, çoktan başımı önüme eğmiştim. Kız bir daha benim yüzüme hiç bakmaz diye düşünüyordum. O, Nubar'ın atölyesine doğru koşarak giderken arkasından bu korkuyla bakmıştım. Oysa aradan on dakika bile geçmeden kapıdan içeriye başını uzatmıştı.

“Güzel abicim be, aç şu zımbırtının sesini biraz n'olur!”

Her sene, yazın sıcaklığını sırtımızda duymaya başladığımız günlerde kendimizi bir sevinç duygusunun da içinde bulurduk. Kışın dondurucu soğuğundan rüzgârından, insanı bezdiren yağmurundan çamurundan kurtulmakla, yaşam birden kolaylaşıverirdi sanki bizim için. Akşam iş çıkışlarında caddelerde salınarak gezinebilir, güzel kadınları, iyi giyimli genç kızları, mağaza vitrinlerini seyredebilir sonra bir birahanenin loş aydınlığında geleceğimiz üstüne tartışmalara girip, daha umutlu olabilirdik. Oysa bu kez kırık bir duygu, garip bir korkuyla karşılıyorduk ilk sıcakları.

Aslında bunu daha önce düşünmeliydik. Kuyumcu Necati gibi adamın, hemen burnunun dibindeki bir avı görmezlikten gelemeyeceğini, Pervin'i ne yapıp edip elde etmek isteyeceğini bilmeliydik. Biz bunun farkında oluncaya kadar o çoktan kancayı kıza takmıştı.

Oturduğum yerden yüreğimde bir buruntuyla, içimden küfürler savurarak izlerdim Kuyumcu Necati'nin Nubar'ın atölyesine gidişini. Ayda yılda bir kez uğradığı o atölyeden, son günlerde hiç çıkmaz olmuştu. İpek gömleğinin nerdeyse göbeğine kadar açık yakalarının arasından dışarıya doğru sallanan kocaman altın kolyesini göstererek kapıdan içeriye girer, kızların arasında havalı dolaşır, sonra altına bir sandalye çekip tam Pervin'in karşısına oturuverirdi. Gözlerini kızdan ayırtmadan bir şeyler anlatır da anlatır, öteki kızların çekingen gülüşmelerine kendi kalın sesli kahkahalarını da katardı. Nubar'ın getirttiği kahveyi ya da çayı anlattıklarının etkisini anlamak için Pervin'in yüzüne bakarak içerdi.

Hep aklımızdan geçiriyorduk ya, bu konuda hiç birimiz daha tek bir kelime bile söylememiştik. Yandaki kalıpçının bıçkın çırağı bir öğlen kelimelerin üstüne basarak yüzümüze çarpıverdi.

“Bu kart zampara kafayı iyice taktı kıza ha!”

İrfan Usta, tüm yorgunluğuyla yığılırcasına bir kenara oturmuş, hem soluklanmaya çalışıyor hem de elindeki yarım ekmeği ısırarak yiyiyordu. Birden oturduğu yerde belini doğrultup, çırağa öfkeyle baktı.

“Ne diyorsun sen be?!”

“Pervin” dedi bu kez çırak. İrfan Ustanın öfkeli bakışlarına pek aldırmamış görünüyordu. “Kuyumcu Necati alıştırıyor kızı...”
“Çokbilmişsin!” diye bağırdı İrfan Usta. Son lokmasını bir türlü yutamıyor, çiğneyip duruyordu ağzında. “Pervin gibi bir kızı biraz zor alıştırır o kendine. Pervin...”

“İyi be İrfan Amca, Necati de ondan kızın peşinde ya...” diyerek üstüne gitti İrfan Ustanın çırak. “Ne ittir o. Onun bu yokuşta kaç ana kuzusu kızın başını yaktığını bilmiyorsun sanki... Bana kalırsa, çok geçmeden atar kızı garsoniyerine.”

Her şey bu kadardı işte. Usumuzu günlerce kurcalayan korku geveze bir çırağın ağzından ortaya dökülüvermişti. O an atölyeyi saran suskunluk sonraki günlerde de sürdü. Altı canciğer arkadaştık, altı küskün insan olmuştuk. Suçlu Kuyumcu Necati değil de içimizden biriydi sanki.

Ya Pervin? En korktuğumuz şey başımıza gelir miydi acaba? Kızın öyle sessiz oturması, Kuyumcu Necati'nin yılışık asılmalarına pek karşı çıkmıyor görünmesi, artık tüm yokuşu tutan söylentileri duymazlıktan gelmesi... Kaç kez bir kenara çekip uyarayım dedim ama cesaret edemedim. Terslemesinden, sana ne demesinden, ondan da öte bizden kopup gitmesinden korktum. Hem neden olmasındı? Bir yanda Kuyumcu Necati'nin varlığı vardı, bir yanda Pervin'in yoksulluğu... Ne söylemeye hakkımız vardı kıza?”

Böyle şeyleri düşünmekten usandığım, bu usançtan kurtulmak için başımı işten kaldırmak istemediğim bir gündü. Bana yardım eden arkadaş bir ara koluyla dürtmüştü. Ne var gibilerden bakınca, başıyla dışarısını gösterdi. Kuyumcu Necati, Nubar ve Pervin koridorda konuşuyorlardı. Daha doğrusu bir Necati bir şeyler söylüyordu bir Nubar. Pervin de düşünceli bir gülümseyişle onları dinliyordu.
Yerimden kalkıp pencerenin önüne dikildim. Bu üçlü söyleşi garibime gitmiş, kendimi işe vererek unutmaya çalıştığım düşüncelerim yeniden gelip kafamın içine doluşmuşlardı. Az sonra Necati, bir yandan yılışık bir sırıtmayla konuşurken bir yandan da kızın kolundan tutup kendi atölyesine doğru çekti.  Pervin başını hafifçe önüne eğmiş, onun anlattıklarını dinler bir görünümle peşinden yürüyordu. Gittikçe öfkeyle dolan bakışlarımın önünden geçip, o küçük atölyenin camları süslü kapısından içeriye girdiler.

Elimde olmadan koridora fırladım. Yüreğim öylesine hızla çarpıyordu ki, sesini nerdeyse tüm han duyacaktı sanki. Hızlı solumalarla yumruklarımı sıktım. İçimden delice bir şeyler yapmak geçiyordu. Kuyumcu atölyesinin kapısını bir tekmeyle açmak, Pervin'i kolundan tutup dışarıya çıkarmak ve Necati'yle tüm hıncımı alana kadar boğuşmak gibi... Koridorun kirli karolarında iki adım ancak atmıştım ki, İrfan Ustanın nasırlı eli yapıştı koluma.

“Boş ver! Deli olma be, bize ne elin kızından. Bırak ne yaparsa yapsın...”

Başımı çevirip İrfan Ustanın yüzüne baktım. Sözleri başka, gözbebeklerinin ve dudaklarının hafifçe titreşmesinin anlamı başkaydı. Hiç sesimi çıkarmadan içeriye girip, yeniden tezgâhın başına oturdum. Atölyede herkes işini gücünü bırakıp başıma dikilmiş, ne söyleyeceklerini bilemeden sıkıntılı bir suskunlukla bana bakıyorlardı.

Kırılan bir camın şangırtısıyla sıçradık yerimizden. Aradan yarım saat ya geçmişti ya geçmemişti. Ne oluyor diye atölyenin kapısı önüne çıktığımızda Pervin, kuyumcu Necati'nin kocaman vitrin camını kırdığı ayakkabısını elinde sallayarak avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
“Adi heriiff! Ulan, iki bardak çayını içtik diye senin kapatman mı olacağım sandın ha? Biraz yüzüne güldükse seni abi bildiğimizdendi...”
Ben bu sözlerle yüreğimde tatlı bir serinliğin doyumunu yaşarken, Pervin, asılmış suratıyla öfkeli öfkeli önümden geçip Nubar'ın yanına gitti. Atölyenin içinde ne yapacağını bilemeden dolanıyor, arada bir Nubar'ın yüzüne bir şeyler bağırıyordu. Nubar'ın olayda bir parmağı olacak ki hiç sesini çıkarmadan dinliyordu. Onun bu suskunluğuyla Pervin daha da öfkelenmiş olacak ki masaların üstünden eline ne geçerse kaldırıp yerlere vurmaya başladı.

Birkaç dakika sonra sıvışıp giden Nubar'ın arkasından Pervin de sırtındaki iş önlüğünü çıkartıp, çantasını kaptığı gibi dışarıya çıktı. Biz koridordaydık. Kazanılmış bir savaşın verdiği mutlulukla durduğumuz yerde duramıyor, sevinçten ağzımız kulaklarımıza varıyordu. Pervin gelip tam karşımızda durdu. Coşkuyla boynuna atılıp onu öpücüklere boğabilir, ya da ellerimiz patlayıncaya kadar alkışlayabilir, bir şampiyon gibi omuzlarda taşıyabilirdik. Oysa onun bize bakışlarında şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir duygu vardı. Bir küçümseme, acıma karışmış bir tiksinti. Yüzümüze tükürürcesine,

“Yuh olsun size!” dedi. Gözlerinde birer damla yaş belirmişti. Ötekileri o an fark edemiyordum ama benim yüzümdeki sevinç donup kalmıştı birden. “İçinizden biri sanmıştım kendimi,” diye sürdürdü sözlerini. Sesi gittikçe kırılıyor, gözyaşları çoğalıyordu. “Bir arkadaşınız, bir kardeşiniz gibi... Ama insan arkadaşına kardeşine sahip çıkar, olan biteni karşıdan seyretmez böyle sizin gibi!”

Ondan duyduğumuz son sözlerdi bunlar. Hanın kapısından arkasına bile bakmadan çıkıp gittikten sonra onu bir daha Bizim Yokuş'ta gören olmadı.

Senelerce sonra bir gün Topkapı'da dolmuş bekleyen bir kadını ona çok benzettim. Güneş parıltısında zeytin taneleriymişçesine parlayan gözleri çekmişti beni. Bir kenarda durup uzun uzun seyrettim kadını. Çiçek desenli bir başörtüsü omuzlarına dökülen uzun siyah saçlarını sıkıca sarmıştı. Dizlerinin çok altlarına kadar uzanan etekliğinin iki yanlarına iki kız çocuğunun küçük elleri sıkıca yapışmıştı. Çocuklar birbirileriyle itişiyorlar, o da durmadan onlara dönüp paylıyordu. Yüzüne çok baktım ama o güzel gülüşünü göremedim. Sık sık sıkıntıyla dudaklarını büzüyor, çatılmaya alışmış kaşlarını daha da toplayarak duraktaki insanların omuzları arasından ilerlere bakarak, binebileceği bir dolmuş bulmaya çalışıyordu.

Yapamadım. Yanına gidip de sen Pervin misin diye soramadım. Yüreğimi yıllarca yaralayan bir suçluluk duygusuyla başımı önüme eğip oradan kaçarcasına uzaklaştım.

Hüseyin Akyüz
gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)