Kavakların Gölgesi – Mehmet Ercan
Çapo’yla tarlalarımız yan yanaydı. Yıllardır bu konuda Çapo’yla aramızda hiçbir sorun yaşanmamıştı. Onun çok ters bir adam olduğunu söylemişlerse de o güne kadar kendisinden hiçbir kötülük görmemiştim. Ta ki tarlamın etrafına kavak fidanları dikene kadar. Yıllardır kuru, düz, boş arazimizde yaz geldiğinde, altında serinleyecek bir gölge bulamazdık. Ben de bunun için hem tarlamın boş yanlarını değerlendirmeyi, hem de yaz geldiğinde gölgesinde dinlenecek bir serinlik bulmayı düşündüm. Bunun için gerekli yerlere dilekçe vererek, iki yüz kavak fidanı almayı başardım. Büyük bir emek ve çaba harcayarak, gerektiği derinlikte çukurlar açtım, onları özenle yerine diktim. Kavak fidanları, iki yıl içinde yağan yağmurların etkisiyle, iyice boylanmışlardı. Köyümüzün tarihinde ilk defa bir değişiklik yapmıştım. Bu durum köylüler arasında büyük tartışmalara neden oldu, kimi köylüler bana hak verirken, kimileri ise tersini savunuyorlardı. Bu tartışmalar Çapo’nun Almanya’dan gelmesiyle değişik bir yola girdi. Çapo köye gelir gelmez, olanları öğrendi; tarlasını görmeye gitti… Gördüklerin-den memnun olacağına, soluğu savcılıkta aldı. Gerekçesi çok komikti. Şikâyet dilekçesinde, kavak ağaçlarımın gölgesinin kendi tarlasının sınırına tecavüz ettiğini belirtti.. Savcı bile böyle bir gerekçeye anlam vermedi ve Çapo’ya, “Böyle bir suçlama olamaz ” dedi… Çapo’ya bunu bir türlü anlatamadı. Savcı: “Peki bu kavaklar o adamın tarlasının sınırları içinde mi?” diye sordu. Çapo: “Evet efendim.” Savcı: “Bu konuda yapabileceğim bir şey yok” dediyse de, Çapo davasında ısrarını sürdürdü. Savcı yapabileceği bir şeyi olmadığından, dava dilekçesini imzaladı. Dava günü, daha sonra bize bildirilecekti. Bu olay, köyde duyulur duyulmaz, herkesin ağzına sakız olduk. Kimi evirip çeviriyor, balon haline getirip patlatıyor; kimi köylülerse uzatarak sündürdükçe sündürüyordu. Çapo’nun yüzünden milletin ağzına düştüm. Kahvede, bakkalda, yolda, belde kim beni görse bu olayın nasıl olduğunu soruyor; ben de ister istemez soruları yanıtlamak zorunda kalıyordum. Sonunda öyle bir hâl aldı ki evden çıkmaz oldum. Herkes şaka yollu, “Seni tecavüzcü seni… ” diyordu bana. “ Gider Çapo’nun tarlasına, ağaçlarının gölgesiyle tecavüz edersin ha!” diyorlardı. “Sen bilmiyor musun Çapo’nun kim olduğunu?... Çapo’nun babası Şaban Ağa’nın, bir hâkimi böyle davalardan dolayı, kalp krizi geçirterek öbür dünyaya gönderdiğini…Hâkimin birini ise yarı yoldan, doktorların yardımıyla azrailin elinden zor kurtardıklarını duymadın mı? ” diyorlardı. Yüzüme baka baka kıs kıs gülüyorlardı. Ben Çapo’nun kim olduğunu anlamıştım anlamasına ya, kendimi şimdi ondan bir türlü kurtaramıyordum. Görünüşte kurtulmam da pek mümkün görün-müyordu. Dava günü geldiğinde, hepimiz mahkemenin kapısında hazır ve nazır şekilde bekledik. Çapo iki yüz milyon vererek bir avukat tutmuştu. Bizi mahkeme salonuna aldıklarında, bu davanın tek celsede biteceğini sanıyordum. Mahkeme salonundan çıkarken, bu davanın çabuk sona ermeyeceğine inan-maya başladım. Çapo, mahkemede kendisini öyle bir savundu ki gören de benim (ayıptır söylemesi) sanki karısına, kızına tecavüz ettiğimi sanırdı. O zaman nasıl bir hasımla karşı karşıya olduğumu anlamaya başladım. Dönüşü olmayan bir yola girmiştim ve artık dönmek mümkün görünmüyordu. Hâkim bile bu davaya şaşırmıştı. Gene de avukatın isteğiyle, gereken incelemenin ve keşfin yapılması için davayı ileri bir tarihe atmaktan başka yol bulmamıştı. Hâkim, belki de hayatında ilk defa böyle bir dava görüyordu. Kendisi için unutamayacağı bir deneyim olacağından adım gibi emindim. Çapo, sakız gibi hem bana, hem de mahkemeye yapışmıştı. Ne ben, ne de mahkeme kendimizi Çapo’dan kurtaramıyorduk. İnsanın çaresizliğine tanık olmuş-umdur, fakat bir hâkimin bu kadar çaresizliğine hiç tanık olmamıştım. Hâkim, Çapo’nun kim olduğunu çok iyi anlamıştı ama yapabileceği bir şey yoktu. Kanuna uymak zorundaydı. Mahkeme tarafından gereken keşif yapıldı, davanın ikinci duruşmasında bulunmak üzere adliye koridorunda hazır bekledik. Bu duruşmada, her şeyin bite-ceğini umuyorduk. Gene beklediğim karar çıkmadı. Çapo, bu sefer mahkemeden kavaklarımın kesilmesini istiyordu… Çapo’nun avukatı da bu isteğe uyulmasını talep ediyordu. Hâkimin bile bu talebe canının sı-kıldığı görülüyordu. Sonunda hâkim dayanamayıp: “Niye ağaçlarını kesecekmiş kardeşim!... Adamcağız kendi tarlasına kavak dikmiş sana ne!” demek zorunda kaldı. Çapo, hâkimin kendisine çıkışmasına çok sinirlenmişti. Hâkime tarafsızlık ilkesini çiğnediğini hatırlatarak, reddi hâkim isteğinde bulundu. Bu üzerine, hâkim kıpkırmızı kesildi. Kızmamak, haykırmamak için kendi-sini zor tutuyordu. Sonunda, reddi hâkim isteğinin reddine karar verdi. Mahkemeyi bir ay sonraya atarak duruşmaya son verdi. Çapo, bunun üzerine neye uğradığını şaşırdı, kendisini adliye koridoruna attı. Telaşlı telaşlı bu durumu avukatıyla tartıştı. O gün bütün köy bizim duruşmayı ve Çapo’nun reddi hâkim isteğini konuştu. Gene dillerde türkü, ellerde desmal ( *) olmuştuk. Böylece hayatımın en büyük deneyimini yaşamış oluyordum. Ne deneyim… Dostlara keder, düşmana şenlik bir deneydi. Derken efendim, sonunda Çapo’nun izni dolduğu için Almanya’ya döndü. Mahkeme işine artık sadece avukatı bakacaktı. Çapo’nun gitmesi beni öylesine sevindirmişti ki ölmüş rahmetli dedem, mezarından kalkıp gelse, bu kadar sevinmezdim. Kalkıp bu gidişin şerefine alelacele, bizim anlı şanlı ve de gamlı çil horozun kanına girdim. Sonunda olanlar, bizim garip çil horozun başına patladı. O akşam, hem çil horozun etinin bende yarattığı rehavet hem de Çapo’nun gitmesinden dolayı duyduğum sevinçten olmalı ki hanımla halvet olmanın keyfini çıkardım. Deliksiz bir uyku çektim. Artık keyfime diyecek yoktu. Çapo’suz iki yıl geçirecektim. Ne büyük bir mutluluktu yarabbi. Düşünmesi bile insana mutluluk veriyordu. Sabah olunca bir güzel yıkandım. En güzel elbisemi giyerek, kahvehaneye gittim. Kahveye bir girişim vardı ki sormayın. Gören beni bu köyün on bin dönümlük toprak ağası sanırdı. Ufak tefek sataşmalara aldırmadan, gelen kahvemi höpürdete höpürdete içtim. Sonra bizim kır eşeği semerleyip sevgili kavaklarımı görmeye gittim. Kavaklar da inadına, düşmanı çatlatırcasına büyüdükçe büyümüşlerdi. Gidip gölgelerine oturdum. Heybemde getirdiğim öteberiyi çıkarıp afiyetle yedim. Fakat davamız sürüyordu. Üçüncü duruşmaya gittiğimde, davaya devam kararı verilince çok şaşırdım. Sonra mı?... Sonra davaya bir daha katılmadım. Çapo iki yıl sonra Almanya’dan tekrar döndü. Çapo’nun dönüşüyle eski yaramız yeniden deşildi. Davanın iki yıl geçmesine rağmen bitmediğini öğrenince şoke oldum. Çapo bu durumu öğrenince ilk iş olarak avukatını azletti. Yeni bir avukat tuttu. Yeni avukata da beş yüz milyon ödedi. Yeni avukat, davayı sona erdirdi erdirmesine ama, mahkeme Çapo’nun haksız olduğuna karar verdi. Davanın sonucunu öğrenen Çapo, kudurmuş deli danalar gibi tepindi. Önüne geleni itti, haksızlığa uğradığını avukatına söyledi. Yeni avukatıysa onu sakinleştirmeye çalıştı. Avukat dava sonucuna itiraz haklarının olduğunu söyle-di. Çapo’ya. “Daha bu işin temyiz yolu var.” dedi. Çapo ise avukatından ne ge-rekiyorsa yapmasını istedi. “ O ağaçların kesilmesini istiyorum o kadar! ” diye bağırdı. Avukatsa elinden geleni yapacağını söyledi. Ben davanın duruşmalarına gelip gitmekten usanmıştım. Oysa Çapo kaza-namayacağı bir davaya milyonlar harcamaya çekinmiyordu. Çapo çok tuhaf bir adamdı. O da gelip bula bula benim gibi garibi bulmuştu. Nedendir bilinmez, Çapo’nun bu seferki izni çok kısa sürdü. Almanya’ya döndü. İki yıl sürecek huzurlu bir yaşama yeniden başlayacaktım. Artık davayı tamamen unutmuştum. Ağaçlarımla ilgileniyordum. Ağaçlarımsa serpildikçe serpilmişlerdi. Eğer hasadını sağ salim kaldırıp satabilirsem; elime yüklü bir para geçecekti. Aradan dört koca yıl geçmiş; Çapo gene izne geldi. Bu arada Çapo’nun tuttuğu avukat, sizlere ömür öbür dünyalık olmuştu. Bürosu kapanmış, dava dosyaları çoktan ateşin alevden dişleri arasında küle dönmüşlerdi. Küle dönen dosyalar arasında, Çapo’nun dosyası da vardı. Bunu duyunca, bu işin artık kesin olarak sona ereceğine inanmaya başlamıştım. “Dosya kül olduğuna göre, Çapo ne yapabilirdi ki? ”diyordum kendi kendime. Gene yanılmışım. Çapo izne gelir gelmez, gene bana bir çalım atmış, gidip yeni bir avukat daha tuttu. Yeni avukat adliye arşivinden Çapo’nun dosyasını bulup çıkarmayı başardı. Rahmetlik olan eski avukatı, dosyayı temyize göndermiş; fakat ömrü yetmediğinden Yargıtay aşamasını izleyememişti. Sonunda Çapo ve avukat, bü-yük çaba harcayarak Yargıtay arşivinde unutulmuş olan dosyayı çıkardılar. Dos-yanın incelenmesi sağladı, dava Yargıtay’da karara bağlandı. Yargıtay’ın kararı da, Çapo’nun aleyhineydi. Bu sonucu öğrenen Çapo, kafası kesilmiş tavuklar gibi çırpındı. Deli danalar gibi tepindi… Türkiye’de adaletin olmadığını, bu yüzden devamlı batılı ülkeler tarafından, insan haklarını çiğnemekle suçlandığını söyledi. Kendi hak-kının yendiğini tekrarlayıp durdu. “Bunun için Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde devamlı suçlu bulunuyor” dedi. Çapo’nun son avukatı çok uyanık birisiydi. Çapo’yu iyi tahlil etmişti. Müvekkilinin paralı olduğunu bildiğinden, “Bu davayı kazanmak istiyorsan, kesenin ağzını açacaksın” demiş. Çapo: “Yeter ki bana bir yol göster, sana istediğin parayı veririm” der heyecanla. Bunun üzerine avukatı : “Bu davayı Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğim. Oradan bir sonuç almazsam, AİHM’e götürürüm. Yalnız bu davayı savunabilmem için beş bin Mark isterim ” demiş. Çapo düşünmeden bu teklifi kabul etmiş. Bunları duyduğumda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. İnanmamıştım ama doğruydu. “Allah insanları Çapo gibilerinin hışmından korusun ” demekten başka bir şey diyemedim. Sonunda bizim “Kavak Davasına” Avrupa yolları gözükmeye başladı. Köyde bunu duyan herkes, Çapo’nun evine gidip “Geçmiş olsun.” dediler. Çapo, “ O kavakları mutlaka söktüreceğim, göreceksiniz ” diyordu konukla-rına. Köylülerden bir kısmı: “Bırak artık bu işin arkasını, bütün mahkemeleri kaybettin. Boşuna uğraşıyorsun. Yeter masraf etme. Paralarına yazık ediyorsun. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu davayı kabul etmez. Avukatın seni kandırı-yor, gel vazgeç bu inattan gardaşlık” dediler, bunu bir türlü Çapo’ya kabul ettire-mediler. Çapo, “Dediğim dedik, çaldığım düdük” dercesine bildiğini tekrarlamaya devam ediyordu. Her şehrin, her ilçenin, her köyün bir özelliği vardır. Örneğin, Ankara keçisiyle, Van kedisiyle, Mengen aşçısıyla, Akşehir Nasrettin Hoca’sıyla nasıl ünlüyse; bizim köy de Çapo’suyla ünlüydü. En azından şimdilik dünyaca tanın-mamış olsa da yakında herkesin tanıyacağına adım gibi emindim. Belki de o zaman, Çapo’nun evi müze haline getirilirdi. Köylülerimiz, “Rahmetlinin sağken değerini bilemedik, bari şimdi evini ziyaret ederek, kendisine saygılarımızı suna-lım ” diyebilirlerdi. Şimdilik köyümüzün adını rezil rüsva etmekten başka bir şey yapmıyordu. Çünkü, bu dava durumu, civar köylerce duyulmuş; köyümüzün kah-vehanesi bu köylerden gelenlerle dolmuştu. Sizin anlayacağınız bizim “Kavak Da-vası” Kahveci Uso’ya yaramıştı. Duyduğuma göre günde sekiz yüz ile bin bardak çay satıyormuş. Boşuna dememişler, “ Kimi eker, kimi biçer ” diye. Ben davanın cefasını çekerken, Uso parsasını topluyordu. Ne yaparsın ki, bu yuvarlak kıçlı dünyanın işleri böyledir. Neyse gene lafı uzatmadan, hikâyemi anlatmaya devam edeyim… Bizim “Kavak Davası” sonunda AİHM’e gitti. Köylülerin ricası da bir işe yaramamıştı. Çapo, yine bildiğini yapmıştı. Gelelim benim kavakların durumuna… Kavaklar, aradan geçen on yıldan fazla bir zaman sonra, artık kesilme aşamasına geldiler. Bu arada hemen belirteyim: Çapo, AİHM işini yoluna koyduktan sonra, Almanya’ya geri döndü. Artık kavaklarımı rahatlıkla kesip satabilirdim. Talihsizlik o sene yakama yapışmış, bir türlü beni bırakmadı. Önce sevgili eşim ağır bir şekilde hastalandı. Ardından o iyileşti, bu sefer de üzerinize afiyet ben hastalandım. Derken o sene kesim sezonunu kaçırdım. Ertesi sene bir kereste tüccarıyla anlaşarak, kavakların hepsini kestirdim. Elime beklediğimden fazla para geçti. Artık durumum düzeldi, keyfim yerine geldi. Görünüşe bakılırsa, şimdilik her şey yolunda görünüyordu. Yazın gelmesiyle birlikte, Avrupa’da çalışan bütün işçiler gibi, Çapo’da yıllık izne geldi. Onun gelişinden rahatsız olmam için bir neden yoktu. O gün, kahvede arkadaşlarla okey oynuyordum. Çapo’nun hışımla kahveye girdiğini görünce, kalbim küt küt atmaya başladı. Korktuğum başıma gelmişti. Çapo, hızla bana doğru geliyordu. Öfkeli bir boğa gibi burun delikleri açılıp kapanıyordu. Yüzünden düşen bin parçaydı. Yanıma gelip öfkeyle bağırdı: “Neden kavaklarını kestin korkak adam!” dedi. “Tabi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin seni mahkûm edeceğini anladın, onun için alelacele kestin değil mi?... Fakat ne yaparsan yap, benden kurtulamazsın!” Bu durumu gören köylüler, aramıza girerek kavga çıkmasını önlediler. Kav-ga edemeyeceğimi anlayan Çapo, tehditvari el kol hareketleri yaparak kahveden çıkıp gitti. Davamızın üzerinden yıllar geçtiği halde Çapo’dan bir türlü kurtulamıyor-dum. Onu dövmem de hiçbir işe yaramazdı. Çünkü, onlarca yıl sürecek yeni bir davaya neden olurdum. Kendimi eski davadan kurtarmamışken, yeni bir davayı kaldıracak durumda değildim. Köyümüzde herkes Çapo’dan uzak durmaya çalışırdı. Ondan korktukları için değil, ona bulaşmamak için bunu yaparlardı. Çünkü Çapo’ya selam veren borçlu çıkardı. Hani bir atasözü sözü: “Körle yatan şaşı kalkar ” der ya… Bu söz bile Ça-po için az sayılırdı. Çünkü, Çapo’yla yatan mahkemede kalkardı. Bunu, hiçbir köy-lü istemezdi. Çapo’yla aramızda geçen bu olaydan sonra, köyümüz tekdüze yaşamına döndü. Erkekler koyun, kuzu işleriyle uğraşırken, kadınlar sümüklü çocuklarının haşarılıklarının üstesinden gelmeye çalışıyorlardı. Kahvehanemiz sabah doluyor, öğleyin yemek molası verdikten sonra akşam tekrar tıklım tıklım oluyordu. O gün, köylülerimizden Ramo’nun ineği eve dönmemiş, bunun üzerine Ra-mo ve kardeşleri, atlarına atlayıp ineği aramaya gitmişlerdi. Döndüklerinde yüzleri sirke küpüne dönmüştü. Çünkü aç kurtlar, Ramo’nun sevgili ineğinin işini çoktan bitirmişlerdi Ramo’ya ineğini tanıması için, kafasından başka bir şey bırakmamış-lardı. Zaten Ramo bu kelleyi, atının terkisine alarak köye dönmüştü. Ramo’nun cinleri üzerindeydi. Kendisine geçmiş olsun demeye gelen köylü-lere, “Kurtlardan mutlaka bunun hesabını soracağım, ineğimin intikamını onlardan alacağım. Onlara Ramo’nun kim olduğunu göstereceğim ” diyordu. Ramo nereden bulduysa siyanür zehri bulmuştu. Bu zehri inekten geriye kalan kemiklere dökmüş, ertesi gün ineğin kemiklerinin yanında; iki kurt, üç tilki ruhlarını siyanüre teslim etmişlerdi. Böylece Ramo dediğini yapmış, kurtlardan intikamını almıştı. Ölü hayvanları at arabasına bindirmiş, köye getirmişti. Zafer kazanmış bir komutan edasıyla köyün içinde dolaştırıyordu. Ramo’nun olayından sonra, köyümüzdeki en büyük şamata, iki gün sonra yaşanacaktı. Çapo’nun avukatı kendisini aramış, köye geleceğini haber vermişti. Bu haber kısa süre içinde köyde rüzgâr hızıyla yayıldı, köyde duymayan kalmamış-dı. Avukat, öğleyin saat on ikiye doğru köye geldi. Köylüler onu kahvehaneye buyur ettiler, avukat da bu teklifi kırmayıp kendisine ikram ettiği demli çayı içmeyi kabul etti. Çapo’nun, avukatın kahvede olduğundan haberi yoktu. Birini gönderip Çapo’yu çağırttılar. Çapo giden haberciden önce kahvehaneye damladı. Çapo’nun bu çabukluğu, kahvehanede bulunan herkesi şaşırttı. Bu arada kahvehanede masalar birleştirildi, herkes avukatın ağzından çıkacak sözlere kilitlendi. Okey oyunu hastaları bile, oyunlarını yarıda keserek avukatın bulunduğu kalabalığa katıldılar. O an, köyümüz için tarihi bir andı. Avukat AİHM’e giden “Kavak Davası”nın sonucunu açıklayacaktı. Herkes pürdikkat kesilmiş, avukatın konuşmasını bekliyordu. Avukat, nedense konuşmak istemiyor görünüyordu. En son Çapo dayanamayıp avukata patladı: “Konuş be adam!... Benim kalbime mi indireceksin!... Konuş ne diyeceksen de! Yoksa düşüp bayılacağım!” Avukat, büyük bir sıkıntı içindeydi. Konuşmaya nasıl başlayacağını, bir türlü kestiremiyordu. Sonra ağır ağır ayağa kalktı. Çapo’dan yana dönerek: “Maalesef Çapo Ağa, mahkeme, davamızı reddetti.” dedi. Çapo beyninden vurulmuşa döndü. Dili tutulmuş, bir türlü konuşamıyordu. Kanadı koparılmış kuşlar gibi çırpınıyor, bilinçsizce yeri eşeleyen atlar gibi ayağını yere vuruyordu. Çapo’dan ses soluk çıkmadığını gören köylülerden biri, Çapo’nun yüzüne okkalı bir şamar aşk etti. Bunun üzerine Çapo’nun dili çözüldü. Dilinin çözülmesiyle Çapo’nun küfür bombardımanı da başlamış oldu. Avru-pa İnsan Hakları Mahkemesi’ne demediğini bırakmadı, Avrupalıların ne dinsizliğini bıraktı, ne de kafirliğini. Bu küfür bombardımanı on dakika kadar sürdü. Çapo’nun biraz sakinleştiği bir sırada, köyümüzde Yırtık Mızo olarak bilinen Mustafa Çapraz, Çapo’nun yanına gitti, elini Çapo’nun omzuna koydu. Çapo bu duruma şaşırdı. Çünkü, Çapo’nun Yırtık Mızo’yla herhangi bir samimiyeti yoktu. Mızo, köylülere dönerek, o bilinen kısa ve özlü nutuklarından birini çekmeye başladı: “Sevgili köylü kardeşlerim!” dedi. “Bildiğiniz gibi canımız, ciğerimiz Ça-po Ağamız, Avrupa İnsan Hakları Mahkeme’since, büyük bir haksızlığa uğramış bulunmaktadır. Benim kendisine ve avukatına bir önerim var, davayı Lahey Adalet Divanı’na götürmelerini öneriyorum. Sizler bu önerime ne diyorsunuz? ” Kahvehanede kahkaha tufanı koptu. Herkes katıla katıla güldü. üştüğü komik durumu gören Çapo, çıldırmış gibiydi. Kahvedekilere,Yırtık Mızo’ya ağzına ne geliyorsa söyledi. Ne ki Çapo, kahvedekilere küfür ettikçe, köylülerin kahkahaları daha da arttı. Bu kahkahalara en son Çapo’nun avukatı da katıldı. Çapo’nun artık yapabileceği bir şey yoktu. Öfkeyle ayaklarını yere vura vura, kahvehaneden çıkıp gitti. (Kadınhanı Cezaevi / 1999) (*): Mendil. Mehmet Ercan
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR