Kanaryadaki kafes
Karikatür sanatçısı Mustafa Bilgin bu pazar yazısını öykü karikatür kardeşliğine ayırdı. 14 Şubat Dünya Öykü Günü nedeniyle değerli öykü yazarımız Cemil Kavukçu'nun güzel bir öyküsünü sütununa taşıdı.
“Yaşamayı bilen her yerde yaşar” Bu özlü söz İlhan Selçuk’a aittir. Kitap varsa her yerde yaşamak güzeldir, hele edebiyat varsa bir cezaevi hücresi motel odası olabilir. Bilinir ki bir karikatürcüde; çizim yeteneği, mizah duygusu, gözlem gücü kadar, okuma sevgisi de olmalıdır. Okumayı seven hapis tehditlerine pabuç bırakmaz, yeter ki elinde kitapları olsun okuyacak. Tespih taneleri yerine kitap sayfaları akar parmaklarda ki o duvarlar vız gelir o zaman. Yukarıdaki karikatürümü mizah-karikatür dostu, bilge yazar İlhan Selçuk’a ve kitabı, edebiyatı yaşamın vazgeçilmez bir parçası yapan herkese armağan ediyorum… Cemil Kavukçu ismini duymayan var mı? Kendisi karikatürcü değil… Fakat bir karikatürcüde olması gereken bütün özellikleri bünyesinde toplamış bir öykü ustası… Çizim yeteneği var… Mizah duygusu var… Gözlem gücü var… Bu satırları okuyan sevgili dostlarım, bu özel günde; 14 Şubat Dünya Öykü Gününde kendinize bir iyilik yapın, tadı damağınızda kalacağından emin olduğum aşağıdaki Cemil Kavukçu öyküsünü de okuyun: Amca İhsan’ın gözleri yine yok; zaten hiç olmadı ki, ama belki çocukluğunda, kimsenin doğru dürüst anımsamadığı Kur’an kursuna gittiği yıllarda vardı da çoktan unutuldu. O yılları kendi de anımsamıyor şimdi. İlkokulu bitirdiğinde babası göndermişti. İlçeye beş kilometre uzaklıkta bir köyde yatılı okuyacaktı. Hiç istememesine, yalvarıp yakarmasına, ağlayıp sızlamasına karşın söz geçirememişti babasına. Belleğini biraz zorlasa belki köydeki baskı dolu o günleri, ağza konmayacak iğrenç yemekleri (kocaman elli, kocaman ayaklı, ablak yüzlü köylü çocukları nasıl da kapış kapış yerlerdi o berbat şeyleri), soğuk kış sabahları daha gün ışımadan namaza kaldırılıp buz gibi sularda aptes almalarını, bir-bir buçuk saat kendi ayak sesinden ve kendi soluğundan korkarak karanlık köy yolundan ilçeye kaçmalarını, teyzesinin evinin samanlığında gecelemelerini, babasının onu dut ağacına bağlayıp kayışla dövmelerini, sonra köye geri götürüldüğünde falakaya yatırılmalarını, sonra yine kaçmalarını anımsayabilir; ama hepsi silindi gitti. Kimseye kinlenmeden yavaş yavaş yitirdi belleğini. Gözlerinin rengini kendi bile bilmiyor. Çünkü gözleri hep kapalı. Yani tam kapalı değil de, görebileceği kadar aralanmış; o da binbir güçlükle. Şimdi de Vız ile bir ‘bekçi feneri’ hazırlayıp ateşlediler. Oysa erken. Yani ‘bekçi feneri’ için erken, çünkü beş sigara patlatılıyor ve sarıldığı zaman bir el feneri kadar büyük oluyor ve karanlıkta bir nefes çekildiğinde bir el feneri kadar ışık saçıyor. Vız, ikili saralım, demişti ya da hiç olmazsa üçlü. Ama Amca İhsan beşlide ısrarlı, çünkü bugün önemli işleri var. Kanaryalar için kafes yapacaklar ve kanaryalara yakışır bir kafes yapabilmeleri için (ama sulu, ama kuru) süslenmeleri gerek. Erken de olsa işin selameti açısından ‘fener’ patlatmak kaçınılmaz. Keser, çekiç, testere, çıtalar ve çiviler hazır. Önce tabanı yapacaklar, sonra tavanı yapacaklar, sonra tabanı yere koyacaklar ve Amca İhsan dört köşesine dört çıta çıta çakarak iskeleti kuracak, sonra kanaryaların çıkamayacağı, ama hava alıp dışarısını rahatça görebilecekleri (ötmeleri de buna bağlı) aralıklarla çıtalar çakacaklar. İşe başlamadan önce Vız derin bir nefes çekiyor ‘bekçi feneri’nden, ateş bir parlayıp bir azalıyor, sonra da Amca İhsan alıyor feneri; derin bir nefes de ondan. Kafesin tabanı için dört parmak genişliğindeki ince tahtaları kesmeleri gerek, ama Vız yine siyah köpeği anımsıyor ve sırtını ardiyenin duvarına yaslayarak oturuyor. Oturmuyor da, sırtını duvara yaslayıp ayaklarını ileri doğru uzatarak yavaşça yere kayıyor. Başına o şişe düşmeseydi, diyor, yani o bira şişesini o yana değil de bu yana atsaydım da siyah köpeğin başına gelmeseydi, şimdi bu durumda olur muydu? Amca İhsan da Vız’ın karşısına oturup sırtını duvara yaslıyor. Olsun, diyor gülerek, ölmedi ya, sen ona bak! Keşke ölseydi, diyor Vız, onca köpek geldi geçti elimden, ama böylesini hiç görmedim. Al karşına konuş, anlat, ama ne anlatırsan anlat; bir dinleyişi vardı aga, aynı insan! Hani birini dinlerken bir şeye şaşar da başını hafifçe öne eğer, gözlerini açarsın ya, o da öyleydi. Başını eğip şaşar, ardından ‘bu kadarı da olmaz’ der gibi yukarı kaldırır, gözlerini bir kısar, bir açardı. Ama o gün bira şişesini o yana değil de bu yana atsaydım… Kaza oldu be moruk, isteyerek atmadın ki! İsteyerek atmadım tabii, ama mesela bu yana atabilirdim şişeyi ya da tam arkama. Olsun, ölmedi ya… Hem tavukçu Kamil çok memnun köpekten, toz kondurmuyor. Ben olsam bir dakika tutmazdım. Ne gelene havlıyor, ne gidene; çiftlikteki bütün tavukları götür, gözünü bile aralayıp bakmaz. Amca İhsan başını iyice geriye atmış (çünkü Vız’ı başka türlü görebilmesi olanaksız), uyuşmaya başlamanın bitkin gülüşüyle gülerek; ya tilkiler! diyor. Hayret be aga, diyor Vız, bir kilometre ötesinde tilki olsa canavar kesiliyor. Tam bir tilki uzmanı oldu. Belki anası ya da anasının anası tilkiydi, diyor Amca İhsan. Olabilir, kulaklarını dikince aynı tilkiye benziyordu. Yok yok, diyor Amca İhsan, o şişe yüzünden. O şişe yüzünden tabii, diyor Vız, beyni sarsıldı. Bir tur daha dolaşıyor ‘bekçi feneri’ ve Amca İhsan kollarından güç alarak doğruluyor. İşimiz çok, diyor, hem çok, hem de önemli. Önce testereyi bulmak lazım. Vız da kalkıyor ve birlikte testereyi arıyorlar. Testere yok, diyor Amca İhsan. Testere olmazsa olmaz, diyor Vız. Ama ben gördüydüm, diyor Amca İhsan. Ben de gördüydüm, diyor Vız. Testereyi nerede görmüş olabileceklerini anımsamak için yine oturuyorlar ve fenerden birer nefes çekiyorlar. Amca İhsan hiç anımsamıyor o günleri; oysa geceleri nasıl da korkardı teyzesinin samanlığında. Yiyemediği yemeğine aç kurtlar gibi bakan kocaman elli, kocaman ayaklı, ablak yüzlü köylü çocuklarını da anımsamıyor. Otuz iki farzı sayamadığı ve Ayet’el-Kürsi’yi ezbere okuyamadığı için yanağında patlayan tokatları da unutmuş. Ya dut ağacını? Ya babasını? Ya garajları, sabahçı kahvelerini, yanında cigara patlatan Eko’yu; her şeyin bir aspirini olduğunu söyleyen, hiç bilmediği bir cenneti önüne seriveren Eko’yu? Hepsini unutmuş, hepsini; testereyi nereye koyduğunu bile anımsamıyor. Kafesi biraz geniş tutalım, diyor Vız, kanaryalar rahat rahat dolaşabilsinler, içleri daralmasın, güzel ötsünler. O zaman üç karışa üç karış taban yapalım, diyor Amca İhsan. Yok, diyor Vız, beş karışa beş karış taban yapalım, üç karışa üç karış tavan yapalım, kafes üste doğru daralsın. Bence üç karışa üç karış taban yapalım, diyor Amca İhsan beş karışa beş karış tavan yapalım, üste doğru genişlesin. Ama önce testerenin nerede olduğunu hatırlayalım. Ona dedim ki, diyor Vız, güzellikle dedim ki, beni dinle, dedim. O, kulaklarını dikmiş belirsiz bir yere bakıyor, abuk sabuk da havlıyordu. Ben istiyordum ki, bana baksın, gözlerime insan gibi baksın ve beni dinlesin. Yalnızdım. Sıkılıyordum. Dert anlatmayacaktım; ağlamayacaktım; abuk sabuk da olsa birşeyler konuşmak istiyordum. Güzellikle söyledim, hem de kaç kere söyledim, yalanım varsa taş olayım. Ama o hep uzaklara bakıyordu. Ben de dayanamadım, bira şişesini kaptığım gibi… Anladı, kaçmak istedi. Kaçamadı. Çıkardığı o acayip ses değil de, birkaç adım sonra dönüp bakışı mahvetti beni. Tarihte böyle bakış yoktur aga. Ama hak etmiş. Hak etti ibne. Boş ver, zaten tilki soyuydu, diyor Amca İhsan, Tavukçu Kamil hayrını görsün. He he, diye onaylıyor Vız, hayrını görsün. Ama testereyi nereye koyduğunu bir türlü anımsayamıyor Amca İhsan. Zaten hiçbir şey anımsamıyor. Nereye koyduğunu anımsasa bile gidip bulamaz, çünkü gözleri yok. Bence, diyor Vız, kafes işini yarına bıraksak. Bence de, diyor Amca İhsan, salim kafayla testereyi de buluruz. Son nefeslerini de çekip ‘bekçi feneri’ni bitiriyorlar. Şimdi bak, diyor Vız, şişeyi o yana değil de bu yana atsaydım; hadi bırak o yanı da, arkama doğru atsaydım da köpeğin başına gelmeseydi. Amca İhsan’ın yüzünde hep o gülüş; kazaydı moruk, diyor, boşver. Kazaydı, kazaydı, diyor Vız da. Hiç önemli değil diyor Vız, testereyi bulduk ya, gerisi hiç önemli değil. He ya, diyor Amca İhsan, kıkır kıkır gülerek, bulduk ya! Tahtaları Amca İhsan karışla ölçüyor, Vız da testereyle kesiyor. Yaptıkları işi önemsiyorlar; Kanaryalar rahat etmeli, bu nedenle de kafes mümkün olduğunca geniş tutulmalı. Uf! Diyor Vız ve dolu dolu sövüyor. Ne oldu? Parmağıma vurdum. Çivinin başını hedefledim, ama çekiç parmağıma doğru kaydı. Ver şu çekici. Çekici alıyor, sonra çivi alıyor, gözkapaklarını ne kadar aralamaya çalışsa da olmuyor. Yok yok, diyor Vız, en iyisi çekici sen yine bana ver. Vereyim vermesine de, diyor Amca İhsan, önce biraz dinlenelim. Dinlenelim de, diyor Vız, ‘bekçi feneri’ sarmayalım, çünkü erken; ikili, bilemedin üçlü patlatalım. Olmaz, diyor Amca İhsan, bugün önemli işimiz var, kanaryalar için kafes yapacağız. Bence, diyor Vız, kafes biraz büyük oldu. Bence de, diyor Amca İhsan. Nasıl olsa ortada kanarya manarya yok, diyor Vız, istersen işi güvercine çevirelim. Güvercin daha iyi olur, diyor Amca İhsan. Ya da Tavukçu Kamil’in çiftliğinden birkaç tavuk araklayalım, nasıl olsa siyah köpek bekliyor kapıda, hem biz de tilki değiliz, hiç havlamaz. Hep o şişeden, diyor Amca İhsan. Aslında, diyor Vız, kafes tam bize göre olmuş, bak ikimiz de sığdık içine. Doğru ya, diyor Amca İhsan, en iyisi hiçbir şey almayalım, biz oturalım içinde. Cemil Kavukçu Mustafa BilginKANARYADAKİ KAFES
‘Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak’ öykü kitabından…
Can Yayınları
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR